Sansürlü yaşam ve tragedyalar

Sansürlü yaşam ve tragedyalar

Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.

Mustafa Kemal Atatürk

Doğum ile ölüm arasındaki zaman, her canlıya, her insana ve faniye göre değişir. Değişmeyen gerçek ise, her doğumun mutlaka ölümle sonuçlanmış ve sonuçlanacak olmasıdır. Hayatı iki yandan kuşatan bu iki uç, hangi dille söylersek söyleyelim, bize rağmen ve bizim dışımızdaki doğal, kaçınılmaz başlangıç ve sonu işaretler. Yazgı, kader, takdir-i ilahi ya da canlının biyolojik dönüşümü… ne dersek diyelim, sonuç böyledir.

Doğum ve ölüm arasındaki uzun ya da kısa, anlık veya ömürlük zaman, süreç olarak yaşam, toplam olarak hayattır. Yaşanmış toplam, tüm içeriğiyle hayat adını alır. Her hayat bir hikâye barındırır; iyi-kötü, acı-tatlı, mutlu-mutsuz… bir yığın olumlu ve olumsuz anların toplamıdır. Bu fenomen, başlarken ya da bittikten sonra, hayat; sürerken de yaşam demek olur.

Ben süreç olarak yaşam üzerinde duracağım.

Doğum, ölüm ve ikisi arasında geçen her türlü olgu ve olaylar, yaşam gerçekliğinin ödünsüz içeriklerini oluşturur. Doğadaki yaşam, herhangi bir ahlaki, dini ya da törel kurala bağlı olmadan akar; iyi-kötü, mutlu- mutsuz veya olumlu-olumsuz kategoriler ve sınırlamalar yoktur. Doğa kendi bildiği gibi yaşar. İnsan olmasa, hiçbir varlığın müdahalesi olmadan ne ise öyle var olmaya devam eder. Yasaları kendi içindedir ve mekaniktir. Evren koskoca bir makine gibi çalışır. Kuralları, bu sistemin içinde saklıdır. Bu kuralları bulup çıkarmak ve sistemleştirmek ise, bilimin işidir.

İnsan bu doğanın bir parçası imiş gibi görünse de, canlılar içinde ona en yabancı ve en uzak olan varlıktır. Ne doğa ile bütünleşebiliyor ne de ona rağmen yaşamını sürdürebiliyor. Bu ikilem insanı, doğa karşısında farklı tutumlar almaya itiyor. Kartezyen felsefe, modern bilimin ilk adımı olarak, doğayı insanın egemenliğine veren ve bilgiyi, doğaya egemen olmanın aracına dönüştüren bir dönüm noktası oldu. Bilgi, doğaya egemenlik kurmayı sağlayan bir güçtü ve doğa, kendi mekanik yasalarını, insanın pozitif yasaları lehinde değiştirmeye zorlandı. İnsan kendi yaşam koşullarını ve yasalarını o gün bu gündür doğaya, bilginin ve bilimin gücünü kullanarak dikte ediyor.

O halde insan yaşamı doğa yaşamından farklı olduğu kadar, ona aykırı bir süreç olmaktadır. Toplumsal yaşam koşulları ve yasaları, hukuk ve ahlakın kâh iş birliği kâh çatışması ile oluşturulmaktadır. İnsan, kendi yarattığı hukuk ve ahlakı, yaşam sürecinde sözüm ona insan toplumu lehinde kullanmaya programlamakla birlikte, kendi aleyhine de kullanabilmektedir.

Hukuk ve ahlak ilkelerini kendi leh ya da aleyhinde kullanması, insan yaşamının kendi içinde bir oto-sansürle sürüp gittiği gerçeğini değiştirmemektedir. Neden? Lehte ya da aleyhte olsun, hukuki ve ahlaki yasalar, “iyi-kötü”, “haram-helal”, “doğru-yanlış”, “yasal-yasadışı” kategori çiftlerince tartılıyor; hükme bağlanıyor. Başka bir deyişle, insan yaşamı, doğa yaşamından kökten farklı olarak kendi sansürünü kendisi üretiyor. Bu oto-sansür, bütün toplumlarda vardır. Boyutları, sınırları ve etkileri farklı olsa da, hatta hangi din, mezhep veya milletten olursa olsun, bütün insanların yaşamı kendi kendini sansürleme doğasına sahiptir.

Felsefe ve bilim bir toplumda zayıfsa bu sansür, zamanla, fiili durumdan genel yargı ve inanç hükümlerine evrilir. Yaşamın içindeki fiili sansürü önlemenin, sansürsüz bir toplumsal yaşamı uygulamaya geçirmenin örneği insanlık tarihinde rastlanan bir olgu değildir. Ancak toplumlar kendi ilke ve kurallarını, yaşam süreci içinde kendileri çiğnemek için fırsat kollayabilirler. Her toplum bunu yapabilir. Ya da, iyi olanı, teorik olarak kabul etmekle birlikte, kötü olanı uygulamayı tercih etmeye doğru eğilimi olabilir.

Şöyle düşünelim: bir ahlak ve kültür varlığı olmak koşuluyla toplumsal yaşama kabul edilmemize rağmen, salt biyolojik bir varlık olarak, vahşi hayvanlar gibi birbirimizi öldürmeyi, mal-mülk ne varsa çapullamayı, istediğimiz kişiye istediğimizi yapmayı isteyebiliriz. En olmadık safsataları, hurafeleri, yalanları, hırsızlık, haksızlık ve düzenbazlıkları, yarattığımız ahlak ve hukuk kurallarını delerek uygulamaya koyulabiliriz. Kimselere düşünce, ifade, istediği gibi yaşama ve davranma özgürlüğü vermemeyi dileriz. Fırsat bulunca, gücü ele geçirince bunlardan bir kısmını ya da tümünü, yaşamın gerçeği imiş gibi uygulayabiliriz. Hatta üzerinde bu uygulamayı yaptığımız insanları, bu kutsal görevin neferleri, seçkin denekleri olduklarına bile inandırabiliriz. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Ve hala da örnekler çoğalarak karşımıza çıkmaktadır.

Peki, mademki bütün insan topluluklarında aşağı yukarı böyle bir yaşam süreci geçerlidir, o halde, toplumlar arasındaki ilerleme-gerileme süreçleri nasıl yönetilmektedir?

Kendinden sansürlü yaşam, felsefe ve onun dalı olan sanatla dengelenir. Felsefe, yaşamdaki fiili sansürleri, sanat diline tercüme ederek, yaşamın sağlamasını yapar; fiili sansürlerin denetlenmesini sağlar. Yaşamın sansürlenen köşe ve bucakları, kurgulanan bir sahnede yeniden gözden geçirilir. Sanat, akıp giden yaşamın en kritik kesitlerini felsefenin yardımıyla, büyüteç altına alır. Yaşam bedenimize benzer; bedenimizde milyarlarca bakteri veya mikrop barınır, biz farkına varmadan bunlarla hatta bunlar sayesinde yaşar, gideriz. Ama eğer, herhangi bir hastalığa yakalanırsak ya da hücrelerimizden bir kısmı aşırı oranda büyüyüp ur halini alırsa, doktor, bedenimizin bir parçasın veya bu mikroplardan bir kısmını incelemeye alır. Sağlımızı tehdit ettiği sonucuna varırsa, çeşitli tıbbi tedaviler uygular ve bedensel varlığımızın doğasını denetim altına almamıza yardımcı olur. İşte yaşamımız böyledir. Kendi haline bırakıldığında, iyi ya da kötü herhangi bir yaşam kesiti, zamanla fiili durumdan yasa düzeyine çıkar. Örneğin, bekâret ve namus dişil kavramlara dönüşür. Kan davası, mertlik sayılır. Türk büyüklerine sövüp saymak, düşünce özgürlüğü hatta kahramanlık bilinir. Ahlak ve namusun yegâne ölçüsü, salt bir kısım semboller ve ritüellere indirgenir. Güç ve baskı, haklılığın, meşruluğun temel koşulu olur. İnsanın en temel hak ve özgürlükleri, “lütfedilen” bir nimet olur. Bilgi ve hakikat, araştırmanın değil, teslim olmanın ödülü sayılır. Hurafelerle insanı ve yaşamını pranga altına almak, koruma ve himaye anlamına gelir. Erkek-kadın, kendi bedenini tanıma hakkından vazgeçirilip namus ve yasalılığın tüm faturasını ödemenin kutsal yükümlülük olduğuna inandırılır. Kadına baskı ve cinayete kurban gitmesi, ona değer verilmesi olarak yorumlanır. Kadına bedenini tanıması yasaklanırken, bedenini harcamak yaşamın normal akışı gibi görülür. Görev ve sorumluklar, lütuf ve inayete sayılır. Bir kadının saçının teli kendine bile haram kılınırken, asıl haramlar helale dönüştürülür; yaşam buna göre eğilir, bükülür.

Yapılanı yıkmak, yapılamayacak olanı yapmayı taahhüt etmek, ilahi ve peygamberane bir vaad bilinir. Kullardan her ne kötülük gelirse, Allah’tan bilinir. En ufak bir iyilik, zadegânların, en büyük zulümler Yaratan’ın takdiri sayılır. Suyu ırmağın altından içtiğin halde, başından içenin suyunu bulandırdığına inandırılırsın. Hem sömürülür, hem de mahkûm edilirsin.

Bunlar fiilen her toplumda ve her toplumsal yaşamda rastlanılan ama teorik olarak hiçbir toplumda kabul görmeyen yaşam gerçekleridir. Teorik ret, bir yönüyle olumlu bir şeydir. Ancak başka bir yönden ise son derece olumsuz sonuçlar doğurur. Nasıl mı? Bütün bu olup bitenler, teorik olarak reddedildiği için, yok hükmünde sayılır. Başka türlü dersem, hem yapıp hem olumlamak ya da hem yapıp hem de ‘yapmadım’, ‘yapılmamalı’ demektir. Yapılan bu kötülükler, teorik retten dolayı merdiven altına iner. Felsefe kültürünün yokluğunu veya zayıflığını hissedince, birer dogmaya, inanca ve hatta yasaya dönüşürler. İşte fiili durum kuramsal bir bağlayıcı yargıya dönüştükten sonra artık o toplumun sansürlü yaşamı, dogma ve hurafelerden oluşan yanlış hükümler üzerine kurulur. Toplum buna alışır. Yaşamın bundan başka türlü olmayacağına inandırılmıştır. İyi ile kötü yer değiştirmiştir. Ülkenin kurucusuna, kurduğu kurumun tepesinden lanet okumak, dua ve niyazın mekanını lanetin aracı yapmak, en kutsalı en kötü kelimelerle kirletmek sanki yaşamın doğal akışının gereği imişçesine normal görülmeye başlar. Taciz, tecavüz ve ırzcılık insana ve onuruna saldırı olmaktan çıkar; kutsal mekânlarda kutsal kişiler tarafından icra edilen “ilahi bir badeleme”ye dönüşür. Eylem, kuram olmuştur. Eylemi engellemek, kuramı engellemekten daha kolaydır. Ama kuram, yani inanç ilkesi veya imanın gereği olan bir eylem, eylemin dışında kalanları düşmanlaştırır.

Oysa sansürlü yaşamın sağlaması yapılmalıdır. Sokrates’in dediği gibi, yaşamın hesabı verilmelidir. “Biz böyle yaşamalıyız”, “böyle yaşarız”, “Lantledikse ne oldu; geçti, gitti işte”, “eskiye fazla takılmamak lazım”, “zaten kutsal kitabımızda geçen geçmiştir demiyor mu” tarzındaki yargılar, hesabı verilmek istenmeyen bir sansürlü yaşamın tezahürleridir. Yaşam böyle değildir. En kritik anları, kesitleri ve bölümleri yeniden büyüteç altına alınarak dersler çıkarılmalıdır. Yanlış ya da doğru giden şeyler nedir, görülmeli, işitilmelidir.

Şimdi bu söylediklerimi Tragedyalara bakarak değerlendirelim.

TRAGEDYA YAŞAMIN NERESİNDEDİR?

Tragos keçi; oidia da ezgi anlamına geliyor. Yunancada Tragedya, ‘Keçi Ezgisi’ demek oluyor. Aiskhylos (İ.Ö. 525-456), Sophokles (İ.Ö. 495-406) ve Euripides (Ö.İ. 480-406) Yunan Tragedyalarının en önemli isimleridir. Bu gün Antik Çağ’dan elimize ulaşan toplam 33 tragedya vardır. 17. Yüzyılda Fransız Racine (1639-1699) ve Corneille (1606-1684) tragedyaları bunların modern çağdaki devamı sayılabilir ama ben sadece ilk üç tragedya üzerinden konuyu geliştireceğim.

Yunan Tragedyalarıyla ilgili akademik ayrıntıları içeren yayınlarımın içeriğini burada okuyucuyu sıkmamak için söz konusu etmeyeceğim. Sadece temel özelliklerini, sansürlü yaşam bağlamında anarak karşılaştırmalar yapacağım.

İlk üç Tragedyada kahramanların başına gelen acı, üzücü olaylar ve felaketler anlatılır. Ahlaki normlar ve yasalar bu oyunların hemen hepsinde belirleyicidir. Bu oyunlar yaşamın aynasıdır; gerçek yaşamda fiilen ya da sözel olarak sansürlenen, hasıraltı edilen bütün olgu ve olaylar tragedyalarda sansürsüz sahnelenir. Cinayetler, aldatmalar, taciz, tecavüz, ihanet ve düzenbazlıklar tüm çıplaklığıyla görünür kılınır. Burada da sansür vardır; ama olayın kendisi değil, şekli ve detayları izleyiciye gösterilmez. Örneğin cinayet olgusu ve yaşamsal bir gerçeklik oluşu, sahnelenir ancak cinayetin işlenişi temsil edilmez.

Yaşam olumlu-olumsuz, iyi-kötü demeden tüm yönleriyle sahneye aktarılınca, izleyiciler, gerçek yaşamda ya abartılan ya da yok sayılan olgulara tanıklık ederler. Adeta yaşadıkları bu kesitleri tekrarlarlar. Kendilerini denetleme fırsatı bulurlar. Bu adeta, çektiğimiz bir konuşma videomuzu kaydedip izlememize ve hangi dakikada başarılı hangi dakikada başarısız konuşma yaptığımızı gözlemlemek gibidir. Bu yüzden tragedyalar yaşamın bir sağlamasıdır. Sansürlü yaşam tüm çıplaklığıyla oyunlarda göz önüne getirilir.

İkincisi, tragedyalar görsel ve işitsel öğeleri öne çıkarırlar. Sahne dekoru-gerçi sonraki çağlarda gelişmiştir-oyuncuların ve koronun performansları, görüntü ve ses vurgusu, yaşamı görsel ve işitsel olarak yeniden dinleme olanağı sunar. Bizim yaşamla en önemli bağımızı görme ve işitme oluşturur. Tragedya bu noktayı daha dikkat çekici hale getirir. Görme, sansürlü yaşamın sakladıklarını, adeta kamera sistemine kayıtlı görüntüleri daha amaçlı bir şekilde incelememize benzer. İşitme de öyledir. Yaşam kendi seyrinde sürüp giderken görme ve işitmeye değer bulduğumuz şeylerin sayısı çok fazla değildir. Çoğunu çeşitli nedenlerle sansürleriz. Görmek ve işitmek istemediklerimiz, görüp işitip geçtiklerimiz ya da gördüğümüz ve işittiğimizi sandıklarımız, tragedyalarda çok farklı bir ses ve görüntü olarak karşımıza çıkar.

Tiyatro ve sinema öyle değil midir?

Normal yaşamda görüp duyduğumuz, bakıp geçtiğimiz yüzlerce “önemsiz” olaylardan herhangi biri, sağlam bir senaryo ile oyun ya da film olarak karşımıza çıktığında, çok farklı tepkiler geliştiririz.

İşte bu görsel ve işitsel tiyatronun, sinemanın atası tragedyalardır. Görünür ve işitilir kılmak, insanın kendisini, bedenini, güç ya da zaafını bilip keşfetmesine; doğa ve insanlarla ilişki kurmanın kurallarını anlamasına yol açar. Aristoteles, en sağlam bilgi kaynaklarının başında görme gelir der. Felsefe görme ve işitmeyi zorunlu sayar. Çünkü bilgi ve anlamanın temel koşulu bu duyulardır. Bunlardan biri yoksa o insan yarımdır. Var ama kullanamıyorsa ya da kullanmasına izin verilmiyorsa, yarımdan daha kötü durumda demektir. Felsefe kültürü bir toplumda zayıf ise, görme ve işitme kullanılmadığı gibi, kullanan, suçlanabilir. “Bazen görmeyeceksin; kör olacaksın”; “bazen duymayacaksın; sağır olacaksın”. “Orasını burasını göstermek”, “istenmeyen şeyleri duymak”, “kulak misafiri olmak”, “hırsızlama bakmak”….dikkat ederseniz görmek ve işitmek, baştan kısıtlanır. Erkeği ya da kadını, bırakın evreni veya çevresini tanımak, kendi bedenini bile görmeyi ve işitmeyi yasaklayıcı bu tür “eylemden çıkan dogmalar”la sansüre maruz bıraktığımızda, görmeden duymadan nice kötülükler yapılmasına neden olmaktayız. Oysa bu dogmalaşmış sansür saplantısı, bizi görmekten ve işitmekten alıkoyması bir yana, üstümüze vazife olmayan şeylere bakmak ve dinlemek gibi kötü alışkanlıkların gelenekleşmesine yol açmaktadır. Dedikodu yapmak-dinlemek, kimin ne yaptığını-hırsızlama-izlemeye duyulan karşı konulmaz arzu, başkalarının özel yaşamlarını kendininkinden daha çok merak etmek ve benzeri…

Üçüncüsü, Tragedya, sayfalarını atlayarak okuduğumuz yaşam kitabını, atladığımız sayfalar yanında okuduklarımızı da tekrarlamaya zorlar. Yaşamda bazı şeyleri kendince sansürleyebiliriz ama Tragedya, görme ve işitme ile sansürlü alan bırakmadan o yaşamla bizi yeniden yüzleştirir.

Tragedya tiyatronun atasıdır. Tiyatro üzerinde durmayacağım. Başka bir yazıda konuşabiliriz. Görme ve işitmeye açılan alanın genişliği, bir toplumun düşünme ve eyleme özgürlüğünün boyutlarını belirler. Sanat bu alan ve bu boyut ölçüsünde serpilip gelişebilir. Bu nedenle sanat, özgürlükten beslenir.

Mustafa Kemal Atatürk, sanatın önemini kavrayan ve Türk milleti için onun ne denli hayati bir mesele olduğunu fark eden ender devlet adamlarından biridir. Onun Müzik, bale, tiyatro, heykeltıraşlık, mimari, resim gibi sanatın tüm dallarıyla ilgilendiğini biliyoruz. Sanatı “güzelliğin ifadesi” olarak tanımlayan Atatürk, görme ve işitmenin sanat dallarına uyarlanarak nasıl somutlandığını bir sanatçı derinliğiyle şöyle tanımlar: “Güzelliğin anlatımı sözle olursa şiir, ezgi ile olursa müzik, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimari olur.”

Sansürlü reel yaşam, görme ve işitmeyi temel alan sanatın tüm dallarında yeniden yorumlanır; yaşamın içinde hapsolan insan varlığını, sanatla kurgulanan yaşam penceresinden yeniden görür ve işitir. . Eksiğini, fazlasını, abartısını ya da ihmalini görme ve işitmesine sunar. Bu noktadan sonraki yaşamında neyi, nasıl ve niçin yapması gerektiğini; yaşamı yönetmenin insanca kurallarını öğrenir; ruhunda duyar. Sözsel olarak ahlak ve hukukla baskı altına aldığı halde yine bunları kullanarak pratikteki kötülüklerini meşrulaştırma, sonra da dogmalaştırma süreçlerine kapılmaktan kurtulur. Sanat anılan tüm dallarıyla insan yaşamının dökümünü, hesabını ve sınırlarını belirler. Atatürk’ün dediği gibi, “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz; itiraf etmeli ki, o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”

Sözü doğuda ruhu Avrupa’da yaşayanlar, çağdaşlıkta Avrupa’yı aşmayı hedef gösteren Atatürk’e karşı çıkarken, kimliklerini sansürlerler.

Dikkat edilirse tüm bunlar görme ve işitmeyle doğrudan ilgilidir. Dış dünya ile bağımızı kurarak çeşitli sanat dallarını yaratabildiğimiz görme ve işitme sansürlenirse, aklı işletebileceğimiz hiçbir alan olmayacaktır. Aklın işletilmesi, duyuların etkin çalışmasına ve çalışma alanının genişliğine bağlıdır.

Tragedyalar bunu sağlamıştır. Sanat-hayat, hayat-sanat bu oyunlarla sürekli diyalektik bir ilişki içinde var olmuştur. Tragedyalardan tiyatroya, sinemaya ve bu gün bin bir çeşit görsel ve işitsel araçlara kadar, yaşamımızı defalarca yinelemekteyiz. Videolarda, filmlerde, gelişen görsel ve işitsel diğer pek çok teknik alanda, yaşamımızı baştan sona izleme olanağına sahibiz. İzledikçe yaşamı nerede, nasıl ve hangi gerekçe ile sansürleyip sansürlemediğimize daha kolay tanıklık edebiliyoruz. Ölümler, doğumlar, acılar, sevinçler bizde ya da başkasında olsun, bilişim teknolojisinin post-tragedya araçlarıyla hem de defalarca yineleniyor, izleniyor.

Ama tüm bunlara rağmen, hala görme ve işitmeye koyduğumuz ambargo katlanıyor, bu kısıt akla, bilgiye, bilime ve eleştiri kültürüne sıçrıyor. Sanat ve tüm dalları birden, kör ve sağır kalıyor. Sanatın kör ve sağır kaldığı bir yerde, hakikatler sürekli sansürlenip “ahlakın ve hukuk”un dışına itilecektir.

Cumhuriyet kültürünü ve Atatürk’ün büyüklüğünü anlatabilmek için, Türk halkının gözünün ve kulağının damarlarını açacak Türk Tragedyaları yaratmamız kaçınılmazdır.

Yoksa gerçek yaşamda sansürledikleri hilafeti, gerçek dışı sözlerle dogmalaştırarak iman esası haline getirebilirler. Görme ve işitmeye kapattıkları insani, vicdani ve tarihsel gerçeklikleri, dogmalaştırdıkları gerçek dışı sözlerle, tüm yaşamı karartabilirler.

Örneği uzakta değildir.

Fetö ve Fetö tıynetindeki her görüş, gurup ve klik, Türk milletinin yaşamını hedef almıştır almaktadır; gözleri kör, kulakları sağır ederek yaşamı tamamen sansürlemeye çalışmaktadırlar.

Kurban Bayramınız kutlarım.

.