Şartlanmanın sınırı

Yavuz Alogan yazdı...

Şartlanmanın sınırı

İktidara geldikten sonra Devlet’i ele geçirmek için darbe benzeri girişimlerde bulunan siyasî partiler elbette vardır. Bunlar özellikle baskı aygıtlarını, medya organlarını ve iktidarı denetleyen anayasal kurumları ele geçirmek isterler. Fakat bunu iktidarlarının ilk evresinde yaparlar, olağanüstü hâl ilan edip kendi saflarını ve Devlet aygıtını hızlı bir tasfiyeden geçirirler, ardından ideolojik hegemonya kurarlar.

Mesela Nazi Partisi seçimle iktidara geldikten bir yıl sonra, 1934’te, neredeyse varlığını borçlu olduğu paramiliter SA teşkilatının liderlerini bir komployla tuzağa düşürüp hepsini kurşuna dizdirmiştir. Ardından 1938’de, yani savaştan bir yıl önce, rütbesi bizdeki genel kurmay başkanına denk düşen General Blomberg ile Ordu Komutanı General Fritsch’i Yahudi fahişeyle evlenmek, eşcinsellik gibi ağır iftira ve komplolarla tasfiye etmiştir.

Bu olayların sağlam bir mantığı vardır. Nazi Partisi, Prusya askerî geleneğiyle yetişmiş, I. Dünya Savaşı’nın tecrübesine sahip vatansever Alman subaylarını yıldırmak, onları kendi siyasî hedefleri için kullanmak istiyordu. II. Dünya Savaşı’na katılan muharip Alman generallerinin çoğu ideolojik olarak Nazi değildi. “Vatanseverlik” kavramını kendi şahsıyla, partisinin kaderini Alman ulusunun kaderiyle birleştiren Hitler, muharip generalleri Gestapo (siyasî polis) aracılığıyla denetim altında tuttu. 1944’te ülkenin felakete sürüklendiğini gören askerlerin başarısız darbe girişimine (Valkyrie Operasyonu) kadar Alman Ordusu Nazi Partisi’ne itaat etmiştir.

Bize gelecek olursak, Demokrat Parti’nin son dönemindeki zayıf girişimler bir yana, AKP dışında herhangi bir iktidar partisinin darbe yaparak Devlet’i ele geçirip ideolojik hegemonya kurmak gibi bir niyeti ve girişimi olmadı. AKP, dışarıdan dayatılan bir modeli izleyerek Devlet’i ele geçirdi. CIA bağlantılı FETÖ örgütünü kullanarak orduyu tasfiye etti. Fakat Cumhuriyet’le ve Mustafa Kemal’le açıktan hesaplaşmaya cesaret edemedi; başka deyişle, toplumu dönüştürebilecek ideolojik aygıtları üretemedi; esas tabanını oluşturan örgütlü zebanileri özgürleştirdi fakat onları Diyanet vs aracılığıyla kurumsal denetim altına alamadı; halkı etnik ve mezhebî olarak böldü; uzlaşması imkânsız iki politik toplum, vahim bir kültürel kutuplaşma yarattı.

Ayrıca, yukarıda belirttiğim gibi, seçimle iktidara gelen siyasî parti ancak iktidarının ilk evrelerinde darbe yapacaksa yapar. İktidara BOP’un eşbaşkanı olarak gelmiş, her söyleneni yapmış, demokratik-tik açılımlardan, çözüm süreçlerinden geçerek Türk-İslam sentezine ulaşıp MHP’yle kararsız ve sorunlu bir ittifak kurmak zorunda kalmış, taşeron alt-emperyalist projelerinin hiçbirini ne ABD’ye ne de Rusya’ya kabul ettirebilmiş, sıcak para yeterli olmayınca yüzüne gözüne bulaştırdığı kara para işlerine girerek dünyaya rezil olmuş bir iktidar, yirmi yıl sonra AB ve NATO’ya yaranmak için çaktırmadan “demokratik reform” yapıyormuş gibi görünürken, yüz bin silah dağıttığı tosuncuklarını infaz mangaları olarak örgütleyip darbe yapacak. Öyle mi?

Demokrasi treninden ineceği istasyonu kaçırdı, hedefi ıskaladı.

Saray Rejimi’ni “faşist” olarak nitelendirmek bana yersiz bir saçmalık, hatta faşizme hakaret (!) gibi geliyor. “Faşizm” basit bir şey değildir. Bizde hükümetin uyguladığı her türlü polis baskısına, askerî diktatörlüklere, sıkıyönetim ya da OHAL uygulamalarına küfreder gibi “faşist” demek moda olmuştur. Benim de bazen kullandığım “İslamî Faşizm” gibi kavramlar da biraz zorlamadır. Solcular -ben dâhil- bu türden analojik kavramlardan pek hoşlanırlar.

Medenî Kanun’un yerine İslam’ın Kutsal Kitabı’nı geçirmek isteyenlerin ya da El-Kaide benzeri Şeriat tutkunlarının ya da Halifelik’i canlandırıp İslâm uygarlığının merkezi olmayı özleyenlerin şımarıklığı ve küstahlığı, şu yirmi yıllık rehavetin, tarikat ve cemaat zenginleşmesinin sonucudur. AKP’nin FETÖ’yle birlikte düzenlediği meydanı boş bulmuşlardır. Kendilerini milletin efendisi zanneden hödükler yolun sonuna geldiklerini anlayamazlar. Sonunda Saray Rejimi, evreler hâlinde Sayın Reis ve adamlarına kadar daralacaktır. Blok gibi görünen % 30 oy tabanının kriz koşullarında çatlayıp dağılmadan muhafaza edilmesi neredeyse imkânsızdır.

Burada faşizm ya da özgün bir İslamî rejim değil, daha basit ve sıradan bir yapı söz konusu. Yasa ayarlamalarıyla, seçim hileleriyle, demagoji ve tehditlerle, her konuda blöf yapıp halkı aldatmaya çalışarak iktidar ömrünü uzatmaya çalışan bir mafya yönetimiyle karşı karşıyayız. Son yıllarda Türk halkı ve bütün dünya maskenin ardındaki yüzü ana hatlarıyla gördü. Sedat Peker gibi birinin bile madara edebildiği, korkulacak değil gülünecek bir yapı ortaya çıktı.

Türkiye’de dış etkiler ve komplolarla tertiplenen siyaset alanı menfaatlerin paylaşıldığı bir demagoji arenasına dönüşmüştür. Düzen partilerinin yönetim kurulları parayı rantı yandaşlarıyla paylaşmak, aç müteahhitlerini doyurmak, suyun başını tutmak için debelenirken kendilerini hak hukuk adalet mücadelesi veriyormuş gibi gösteriyorlar. Esas tehlike, bu bölüşüm çabasının Saray Rejimi’yle uzlaşmalara yol açması, siyasetin mevcut rejime uygun biçimde yeniden tertiplenmesi ya da mevcut Reis’in bir başka Reis’le yer değiştirmesi ve bu değişikliğin demokratik-tik bir dönüşüm gibi pazarlanmasıdır. Başka bir tehlike yoktur. Toplumun tabanından tepki gelmedikçe mevcut siyasî sistem bu yönde gidecektir.

Halk nezdinde bugünün sorunu, psikolojik şartlanmadır. İçi boş, tel tel dökülen, inandırıcılığını kaybetmiş, kendi kadrolarını bile yönetmekten aciz mafya-tarikat iktidarının yere tebeşirle çizdiği daire psikolojik şartlanmanın sınırını belirlemektedir. Gerçekte var olmayan bu sınır aşıldığında her şey değişir. Siyasî toplumun ve sistem partilerinin tabanında büyük kaymalar, heyelânlar olur ve tarihin uğultusuna kulak veren yeni bir Kurucu İrade oluşur.

yalogan@gmail.com