Savaşa giderken

Savaşa giderken

Savaş tarihçisi Spencer Tucker, I. Dünya Savaşı analizine şu cümleyle başlar: “Bir bütün olarak kıta, savaşa hiçbir zaman 1914’teki kadar hazır olmamıştı” (Modern Çağda Savaş Sanatı, der. Jeremy Black, Kitap Yayınevi 2003, s. 88).

Her ne kadar ilk kıvılcımı çakan Saraybosna suikastı olduysa da I. Dünya Savaşı Almanya’nın Rusya’ya resmen savaş ilan etmesiyle başladı. Tarihçilere göre Rusya aslında blöf yapıyor, kalabalık ve hantal ordularını sınıra doğru hareketlendirerek Almanya’yı caydırmaya çalışıyordu. Fakat Almanya caymadı. Askerî hareketliliğin derhal durdurulmasını talep etti. Talep reddedildiği anda savaş ilan etti. II. Nikolay’ın kurmayları şaşırdılar, bu kadar âni bir tepki beklemiyorlardı. Çar’ın ordusu, gösteri olsun diye harekete geçirdiği makineyi durduramadı, mecburen savaşa girdi, iki koldan Tannenberg ve Masurian Lakeland istikametinde saldırıya geçti. Sonrasını biliyorsunuz.

Başlangıçta bütün taraflar çok gelişmiş silahlar sayesinde çatışmanın kısa süreceğini umuyorlardı. Fakat savaş yıllarca sürecek, on milyon asker ölecekti.

Burada iki unsur öne çıkıyor. Birincisi, diplomatik yöntemlerle ele alınması artık mümkün olmayan sorunların ancak silah zoruyla çözüleceğine dair kesin bir kanaatin belirmiş olması. İkincisi, potansiyel savaş alanlarında caydırma amaçlı güç gösterisinin, manevra ve tatbikatların başlaması.

Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi (Ege) krizinde her iki unsurun da var olduğu görülüyor: Yunan Ordusu’nun alarma geçirilmesi, bizde seferberlik ilan edilerek “tesadüfi çatışma” evresinden “planlı çatışma”ya geçme önerileri; Birleşik Arap Emirlikleri’nin Girit’e, Fransa’nın Güney Kıbrıs’a uçak konuşlandırması, Charles de Gaulle uçak gemisinin Akdeniz’e gelmesi, Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki hava sahasını işaretlemesi (“Savaşırsanız buraya bulaşmayın” diyor); Türk donanmasının Ege geçitlerini kapatma manevralarına başlaması, İskenderun-Kıbrıs hattında tatbikat yapması… Bütün belirtiler Türkiye ile Yunanistan’ın savaşa her zamankinden daha yakın olduğunu gösteriyor. “Karşılıklı stratejik mevzilenme” savaşın ilk adımıdır.

Ancak günümüzde bu türden bölgesel savaşlar geçen yüzyılın meydan savaşları gibi kesin sonuç vermez, kanlı bir bataklığa dönüşerek yayılır ve yıllarca sürer. Zamanla vekil güçler ortaya çıkar. Ayrıca Yunan halkının II. Dünya Savaşı sırasında edindiği muazzam gayrı-nizami savaş tecrübesini de küçümsememek gerekir.

1770 Mora İsyanı’ndan 1829 Edirne Anlaşması’na kadar sürekli iç savaş hâli yaşayan Yunanlılar 1941’de Alman işgaline geçmişten gelen Andarte geleneğini canlandırarak direndiler. Solcuların ve köylülerin direniş örgütleri (EAM ve ELAS) ile askerlerin ve sağcıların kurduğu EDES gibi örgütler, İngiliz’in ülkeye hâkim olduğu Varkiza Anlaşması’na (1945) kadar hem birbirleriyle hem de işgalci Nazilerle savaştılar. İngilizlerin halkı silahsızlandırmasından sonra bile direniş, bu kez Markos Vafiadis önderliğinde, 1947’de kuzeydeki dağlık bölgelerde bütün silahlı unsurları topluca katledilene kadar sürdü. Tören üniforması niyetine püsküllü bere takan, kısa etek ve ponponlu terlik giyen palikaryayı o kadar da hafife almamak gerekir.

Bir Türk-Yunan savaşı en çok silah tekellerini sevindirecektir. Daha şimdiden yeni bir pazar açılıyor diye ellerini ovuşturuyorlar. Mühimmatımızın yüzde 60’ını bizzat üretiyoruz ama Yunanistan’a da silah yağıyor: çok amaçlı Amerikan helikopterleri, Fransızların Rafale uçakları, kira sözleşmesiyle edinilen fırkateynler vs., muazzam askerî sarf malzemesi, mühimmat… Biz savaşırız, silah tekelleri kâr eder.

NATO’nun “Durun, siz kardeşsiniz!” diye araya girerek gerilimi dondurması da pek mümkün görünmüyor. ABD bürokrasisi yaklaşan seçimler nedeniyle felç oldu fakat Pentagon’daki neocon generaller savaşın patlak vermesi hâlinde Atlantik Paktı’nın güney kanadını nasıl düzenleyeceklerini şimdiden planlamaya başlamışlardır.

Diplomasi savaşı önleyemiyorsa, savaş diplomasinin önüne geçer ve onu yedeğine alır. Mesela ilk silah patladığında biz 12 Ada’yı işgal ederiz ve pazarlık işini diplomasiye bırakırız. Fakat diplomasi uluslararası hukukun işlediği yerde sonuç alabilir. Günümüzde uluslararası hukuk iflas etmiş, yerini güçlülerin hukukuna bırakmıştır. Diplomasinin savaşları önleme ve savaş sonrası netice alacak şekilde müzakere yapma kabiliyeti bugünün dünyasında önemli ölçüde azalmıştır. Bu gerçek, bir kez başladığında savaşın kolayca bitmeyeceğini, şekil değiştirerek yıllarca sürebileceğini göstermektedir.

Mavi Vatan konusunda yakın geçmişte yapılan vahim hataları sıralamak şu anda yakışık almaz. Fakat bu hataların bugünkü durumu belirlediği gerçeğini de değiştiremeyiz. Mesela Türkiye’nin 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmaması vahim bir hata olmuştur. Bu Sözleşme’nin 2. Madde’sinin 3. Bölüm’ünde, “Her devlet karasularının genişliğini tespit etme hakkına sahiptir; bu genişlik işbu Sözleşmeye göre tespit edilen esas hatlardan itibaren 12 deniz milini geçemez” denilmektedir.12 Eylül’ün Amerikancı generallerinin bu sözleşmeyi dikkate almamaları, müzakerelere katılmamaları ancak gafletle açıklanabilir. Belki o sırada “Amerikan Conisi bizim hakkımızı korur, asker sözü verdi” diye düşünüyorlardı. Zaten askerî uzmanlara göre biz 200 senedir Adalar Denizi’nin önemini anlayamadık. Soydaşlarımız katledilmeseydi Kıbrıs’ın jeostratejik önemini de zor anlardık, belki de hiç anlamazdık.

Neyse, konuyu dağıtmayalım… Özetle belirtmek gerekirse, Türkiye Adalar Denizi sorununda hep zayıf (edilgen) kalmış ve ihmalkâr davranmıştır. Bu tutumu müstafi Tümamiral Cihat Yaycı bir video-röportajda mealen şöyle anlattı: Ben bir şey talep ediyorsam, siz de bir başka şey talep ediyorsanız, aramızda bir sorun var demektir. Oturup durumu müzakere ederiz, mahkemeye gideriz, pazarlık yaparız. Fakat siz benden bir şey talep ediyorsanız, ben sizden bir şey talep etmiyorsam ve bu tek yanlı durumu bir sorun olarak kabul ediyorsam, o zaman sizin talebinizin ne kadarının nasıl karşılanacağını konuşmak dışında yapabileceğim bir şey yoktur.

Türkiye’nin tutumu daha güzel anlatılamazdı. Yunanistan mevcut statükoya rağmen adaları askerîleştiriyor, kendi karasularını 12 mile çıkarmakla tehdit ediyor, 6 mil olan karasularına 10 mil hava sahası tayin ediyor, sahibi belirsiz kayalıklara bayrak dikip mangal partisi yapıyor, anakaraların arasını kendi adalarının kestiğini iddia ederek bizi Akdeniz’de sıkıştırmaya çalışıyor fakat bizde hareket yok: onların taleplerinin ne kadar ve nasıl karşılanacağını konuşmak durumunda (edilgen, pasif konumda) kalıyoruz. Günümüze kadar hep böyle oldu. Onlar talep ettiler ya da hareket yaptılar, biz onların taleplerini ve hareketlerini müzakereye istekli olduğumuzu beyan ettik.

Peki ne oldu da Saray ansızın savaşı bile göze alarak, hatta çatışma arzulayarak Mavi Vatan’a sahip çıktı? Üstelik bunu yıllarca hazırlanması gereken diplomatik bir altyapı olmadan, bölgesel ittifak kurmadan, neredeyse bütün Akdeniz ülkelerini ve AB’yi karşısına alarak yaptı. Bıraksalar Yunanistan’la, Fransa’yla, Birleşik Arap Emirlikleri’yle, hatta İsrail ve Mısır’la savaşa girecek. Yoksa I. Dünya Savaşı’nın başlangıcında Rusya’nın yaptığı gibi blöfle netice alacağını mı düşünüyor? Ya da mesela iç politikada güç kazandıracak küçük bir askerî zafer, oya tahvil edilecek bir şovenizm patlaması... Ateşle oynamak gibi bir şey…

Söylemeye dilim varmıyor ama kendi siyasî partisinin 2023, 2053 hedeflerini hegemonik bir tutumla halkın tamamına dayatmayı amaçlayan fakat seçmen tabanı giderek daralan küçük bir iktidar çevresinin her türlü muhalif sesi bastırmak ve karşıdevrimini tamamlamak için savaştan başka çaresi kalmamış olabilir.

Bu ihtimal Adalar Denizi’nde, Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta Türk milletinin haklı ve meşru direnişini zerre kadar gölgelemez. Türkiye asla Akdeniz uygarlığına sırtını dönmez, Antalya körfezine hapsedilemez ve Adalar Denizi’nde seyrüsefer imkânı kısıtlanamaz. Fakat Saray’ın yirmi sene durup şimdi coşması da başka türlü açıklanamaz: dış politikayı daima iç politikada bir manivela olarak kullanmıştır.

Saray’ın ideolojik saplantıları dış politikasına yön vermektedir. İsrail, Mısır ve Suriye ile bu yüzden anlaşma yapmıyor. Başka deyişle siyasî iktidarın ideolojik saplantıları mantıklı bir Devlet politikasının önünü tıkıyor. Saray olaylara 360 derecelik bir Devlet açısıyla değil, ideolojik bir siyasî partinin 45 derecelik dar açısıyla bakıyor.

Devlet’i dönüşü olmayan bir yola sokarak, bu yolda en ağır kayıpları göze alarak (“her türlü bedeli ödemeye hazırız”) kendi ülkesini zamansız ve hazırlıksız savaşa sürükleyen diktatörlere ve dikta heveslilerine tarih yabancı değildir.

Sayın Saray’a sıradan bir yurttaş olarak naçizane tavsiyem şudur: bir an bile gecikmeden, “Monşer” kategorisine giren geleneksel emekli diplomatlardan ve emekli edilmiş general ve amirallerden oluşan, mevcut hiyerarşi dışında strateji ve taktik üretecek bir danışmanlar kurulu oluşturmalıdır.

Covit-19’la mücadele etmek için “bilim kurulu” atıyorsanız, savaş gibi önemli bir konuda karar yetkisini Saray’daki Başkomutan’a ve onun sivil danışmanlarına bırakamazsınız. Silahlar büyük bir gürültüyle ve durdurulamayacak şekilde patlar, şaşırırsınız! Kurmay yetenekleriniz bu kadar karmaşık bir savaşa yetmez. Savaş çıkarsa, ileriki aşamalarda zaten bir “askerî ve diplomatik kurul” atamak zorunda kalacaksınız. Bari bunu şimdi yapın, dönüşü olmayan bu yolda hiç olmazsa önünüzü görme imkânına kavuşursunuz. yalogan@gmail.com