‘Sen, ben, bir de bizim oğlan’

‘Sen, ben, bir de bizim oğlan’

“Hişşşşşşt! Kimseler duymasın. Sen, ben, bir de bizim oğlan… İşte o kadar.”

“Aman duyulmasın canım. Kimse zarar görmesin. Ne gerek var efendim?”

“Kol kırılır yen içinde kalır, değil mi ama? Aramızda hallederiz. N’olacak?”

“Amma yaptınız yahu! Abartmayın. Yukarı gitmesin konu, yanarız.”

Çok saygın kurumlardan çok saygın işletmelere, bilimsel kongrelerden çeşitli düşünce kuruluşlarına, pastası bol ihalelerden türlü projelere, her zaman ve her yerde, özellikle de benim ülkemde “(sen, ben, bir de bizim oğlan)” tedavisi çok zor olan meşhur bir hastalıktır.

Her şey içimizde. Aman dışarı çıkmasın. Aman duyulmasın. Bu pastayı biz yiyelim, şu azarı onlar yesin. O iyi adamdır, bu kötü. Onu eleştirelim, bunu görmezden gelelim. Adamına göre muamele çekelim.

Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım ve de tatlı tatlı yazalım efendim.

Partide işler kötü mü gitti, kurumda bir rezalet mi yaşandı, şirkette bir kriz mi çıktı, taburda bir vukuat mı oldu?

Kapa üstünü gitsin. Sok kafanı kuma. Oh ne ala!

***

FETÖ’NÜN HİZMETÇİLERİ

Ülkemde 2006 yılından 2014 yılına kadar, sekiz yılda dört bine yakın askeri öğrenci en iyi, en kaliteli, en güvenilir eğitim kurumlarında işkence görürken neden kimsenin sesi çıkmadı? Neden kimsenin kılı dahi kıpırdamadı?

Hiç düşündünüz mü?

“Sen, ben, bir de bizim oğlan” diye diye…

Kapa üstünü gitsin. Sok kafanı kuma. Oh ne ala!

“Ahmet Üsteğmen yapmaz canım. Mehmet Yüzbaşı gazidir, iyi tanırım kendisini. Okul komutanına kefilim yahu, öyle olsa karşı gelmez mi! Hasan Binbaşı devremdir, kendisine güvenirim, bu çocuklar yalan söylüyor. Özkan Binbaşı abartıyorlar dedi, doğrudur. Ne çok abartıyor bu çocuklar da efendim.”

Dile kolay, sekiz yıl ve harcanan dört bin genç… Hiç duydunuz mu?

Önce bir pire, sonra iki, sonra dört, sekiz, on altı, otuz iki, altmış dört derken bir pire için yorgan yakmadıkça subay görünümlü FETÖ’nün hizmetçileri her yanımızı sardı.

Unuttuk mu?

***

HAZIRLANAN KUMPASI GÖRDÜM

Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi, 5 Eylül’de bir kongre programı yayınlamıştı. İçinde FETÖ olmayan bir güvenlik kongresi, hem de uluslararası, düşünebiliyor musunuz?

Onlar düşünmüş ki sitelerinde açıkça yayınlanmışlardı. Son derece doğal bir durummuş gibi. Hem de akan bir nehir, öten bir kuş, düşen bir yaprak kadar doğal.

Konuya hemen 6 Eylül’de yayınlanan yazımla dikkat çektim ve “Bu nasıl güvenlik kongresi?” dedim. “Dur bakalım, n’olacak” dedik ve bekledik. Sonra ne oldu?

6 Eylül’de yayınlanan yazımın üzerinden henüz bir saat geçmeden Jandarma Akademisi’ndeki yetkililer büyük bir telaşla FETÖ anlatacak hoca aramaya başladılar. Uyarım işe yaramış, belli yerlerin dikkatini çekmişti.

Gerçekten de içinde FETÖ olmayan bir güvenlik kongresi kabul edilemezdi. Üç dört gün içerisinde bu hatadan dönüldü. Şimdi programın ilk oturumu “Yeni Tip Terör: FETÖ” başlığını taşıyor ve içinde birbirinden değerli hocaların bildirileri bulunuyor.

19-20 Eylül’de bu güvenlik kongresi FETÖ olmadan gelip geçseydi, ne olurdu?

Bunun hesabı kime sorulurdu?

Jandarma Akademisi’nde hedef kimdi?

Akademi Başkanı mı, İçişleri Bakanı mı?

Bu utancın altında kim kalırdı?

Kimin başı yanardı?

Ben bu düşüncelerle durumun garipliğini sizlere ilettim. Durumdan vazife çıkardım ve üstüme düşeni yaptım. Kurumun şerefini ve gerçek vatansever, samimi yöneticilerini düşündüm. Bu yöneticilere hazırlanan kumpası gördüm.

“FETÖ’ye dair elimize hiç çalışma gelmedi. Mail kutusunda birtakım arızalar olmuş. Gelseydi vallahi koyardık.”

“Kesin program yayınlanmadığından FETÖ konusu henüz programda gözükmüyordu, vallahi koyacaktık, eli kulağındaydı.”

“FETÖ anlatacak hocaların hepsi meşgul, kongre programı birden değişti, biz ne yapalım?”

6 Eylül’de yayınlanan yazımdan birkaç saat sonra kulağıma gelen bu gerekçelere inanmadım. Hala daha da inanmıyorum. Bunlar günü geçiştirmek, durumu kurtarmak için üretilen bahaneler gibi…

Ama gelin görün ki en sonunda suçlu ben mi oldum? Yıllarca FETÖ konusuna dikkat çeken vatansever insanların harcanması gibi, bu olayda da harcanan ben mi oldum?

Yani başka nasıl anlatsam?

Ocak ayından itibaren gündemde olan bir güvenlik kongresinin Eylül ayında yayınlanan ilk programında FETÖ olmayınca ben deliye dönerdim.

“Sorumlu kim?” derdim. “Bana tuzak mı kuruyorsunuz?” derdim. Sağımda solumda krizi atlatmaya, günü kurtarmaya çalışanlara güveneceğime, FETÖ konusundaki şahsi deneyimlerime güvenmeyi tercih eder, FETÖ’nün ne melanet bir örgüt olduğunu hatırlardım.

Eski İngiltere’yi anlatan güzel bir film gözlerimin önünden geçiyor.

Kraliçesine bağlı bir lord, sadakatle büyük bir tehlikeyi haber vermek üzere kraliçesine koşuyor. Atlılar dörtnala saraya koşuyor. Lordumuz kapıları yıka yıka, büyük tehlikeye dikkat çekmek için koşturuyor. Kimse durduramıyor onu. En son kraliçenin kapısını öyle bir hışımla açıyor ki içerideki herkes korkuyor.

Ve işte o an! Tehlikeyi haber verecek lordumuz, henüz ağzını açamadan apar topar zindana atılıyor. Günü kurtaranlar, şahsi menfaatleri peşinde koşanlar ve de düşmanlar kraliçenin zihnini çoktan bulandırmış. Kraliçe, tehlikeyi haber verecek lordu tahtında gözü olan bir hain sanıyor. En sonunda, lordumuzun kellesi uçuyor!

Tabii bizler, sonunda çok büyük tehlikeler olsa bile sorgulayacağız, şüpheci olacağız, en küçük ayrıntının bile üzerine gideceğiz. Kemal Tahir’in “Devlet Ana” romanında yazdığı gibi, “Burada, adam gibi yatıp esir uyanmak var”dır. Her zaman tetikte olacağız. Beynimizi sıcağa, soğuğa, acıya karşı uyaran sinir hücreleri gibi çalışacağız.

Fakat bu sinir hücreleri uyardığında, bu hücrelere değil, gelen tehlikeye karşı gardımızı alacağız. Yoksa uyuruz, uyursak da ölürüz efendim.

Ayrıca dost düşman herkes bilsin ki bu milletin askeri okulları kimsenin tekelinde olamaz. Hele hele FETÖ ve benzeri tarikatların hiç olamaz. Bu tarikatların evlerinden çıkan küçük bir toz zerresi dahi bu okullarda barınamaz.

***

AĞAÇ DEVİRENLER

Kimsenin olmadığı bir ormanda devrilen bir ağaç gerçekten devrilmiş midir?

Bu felsefi soruyu tekrardan şöyle soralım.

Ormanda çok büyük bir ağaç devriliyor ve bunu sadece “sen, ben, bir de bizim oğlan” görüyoruz. Şimdi bu ağaç gerçekten devrilmiş midir?

Sen “Vallahi devrilmedi. Devrilse duymaz mıydık hiç?” diyorsun.

Ben “Bir çıtırtı duydum ama abartmayın, devrilmedi.” diyorum.

Bizim oğlan “Yok!” diyor. “Devrilmedi. Devrildi diyenler vallahi de billahi de yalan konuşuyor.”

Artık istediğinize inanabilirsiniz.

Benim içim rahat.