Sen benim yaşım kadar kardeşimsin…

Sen benim yaşım kadar kardeşimsin…

“Edepli edebinden susar, edepsiz ben susturdum zanneder.”(*)

Hasdal Askeri Cezaevi’nin soğuk duvarları ve havalandırma avlusunun çatılarını süsleyen parlak dikenli teller altında ruhumuzun ezildiği günlerden bir gün. Televizyonda sevdiğim bir arkadaşımla ilgili haberleri izlerken içimden ‘yarın sabah o da gelir’ diye geçirdim. Öyle de oldu.

Ertesi sabah havalandırma saatinde hapishanenin en dışındaki demir kapı gürültüyle açıldı. Uzaktan belli belirsiz selamlaştık. Çok uykusuz ve yorgun olduğu belliydi. İdare binasındaki işlemleri yaklaşık bir saat kadar sürdü. Koğuşta hepimiz sabırsızlıkla onu bekliyorduk. Nihayet göründü. Bavullarını çekerek yürürken bir yandan da dökülen eşyalarını topluyordu.

Kapıdan girer girmez herkes koşarak yanına gitti ve sırayla sarıldı. Yüzünde yorgun bir tebessüm vardı. Tutuklu iki amiral bavullarını ve çantalarını sırtlayıp kenara yerleştirirken utancından kıpkırmızı oldu. Koğuş arkadaşları kahvaltı ve çayı çoktan hazırlamışlardı. Yiyecek hali yoktu ama çatalı masaya her bıraktığında çevresindekiler koro halinde “Olmaz efendim, hapishanede yemek zorundasınız, itiraz yok” diye seslerini yükseltiyorlardı.

Ortalık biraz sakinleşince “Ağır bir ameliyat ve tedavi sonrası gelmen iyi olmadı. Keşke doktorlara söyleseydin de biraz toparlayıp sonra gelseydin” dedim.

Çok kısa bir süre gözlerime baktı, başını eğdi ve “Bir an önce gelmek istedim” diye cevapladı.

Her yeni gelen gibi o da ilk gece uyuyamadı.

Aradan yıllar geçti. Hapishanelerden tahliye olmuştuk. Ama arkadaşım hastaydı. Geçenlerde hastanede ziyaretine gittim. Daha çok geçmişin muhasebesini yapmak isteğiyle uzun uzun konuştu benimle. İlginç şeyler anlattı.

“Sen de iyi biliyorsun o yıllarda FETÖ’nün varlığı her yerde hissediliyordu. Çete üyeleri tavırlarıyla, söylemleriyle, bakışlarıyla ‘güç biziz, bize yanlış yapmayın’ mesajı veriyordu. Hedefte kim varsa hemen hakkındaki bilgileri merkezlerine bildiriyorlar, orası da doğrunun yanına iftiraları da ilave edip sosyal medyaya servis ediyordu. Emniyet ve jandarma içerisindeki elemanlarının yasadışı telefon dinlemeleri, kişisel bilgisayar izlemeleri ve kamera takipleri ile ‘artık bunlar mutlak güç’ inancını pekiştiriyorlardı.

Bir de onlardan olmayan ama onlar gibi davranan ve onların değirmenine su taşıyan azınlık bir kesim vardı. Bu kesim şahsi çıkarları zemininde meslekleri veya kişilerle kavgalı olup onlara bir şekilde zarar verme isteği içinde olanlardan oluşuyordu.

Bu kesim şahsi çıkarları söz konusu olduğunda sosyal medya üzerinden FETÖ sitelerine veya posta yoluyla önemli makamlara ihbarlarda bulunuyorlar, FETÖ’nün yarattığı iklimden yararlanmaya çalışıyorlardı.

Bunların kötülükleri, alçaklıkları, ahlaksızlıkları gündeme hiç gelmedi. Kimi zaman muhalif, kimi zaman tarafsız, kimi zaman güya psikolojik sorunlu, kimi zaman da ‘gerçekleri ifade etmenin zamanı geldi’ gibi söylemlerle sanki varlıklarının ulvi bir anlamı varmış izlenimi veriyorlardı.

İlginç olan bunların bir kısmı bunca ahlaksızları ve kepazeliklerine rağmen hiçbir zaman FETÖ’nün hedefinde olmadılar.

Üzücü olan ne biliyor musun? Sessiz olanlar var ya! Hadi korktukları için FETÖ’cülere ‘Bize dokunmayın, biz üç maymunları oynarız’ dediler… Ama bunlara da politik davranmak utanmazlığın dibi değil mi? Bilirsin, bahriye tabiri ile ‘C tipi destek’ diye bir deyiş vardır. Merkezi konumda kalarak her nabza göre şerbet vermek diyelim. ‘Abicim! Sen de haklısın, o da haklı’ modeli…”

Arkadaşım yatağında başını geriye doğru attı, gözlerini kapadı. Yorulmuştu. Yorgunluğunun fiziksel mi yoksa anlattıklarının ruhunda yarattığı bir yorgunluk mu olduğu belli değildi. Vereceği örnekleri sıralamış olmalı ki devam etti.

“Şuna bakar mısın? Adam subay olmuş. ABD’ye yüksek lisansa gönderilmiş, ülkemize dönmüş, bir süre sonra da kılıfına uydurmuş ve meslekten ayrılmış. Çektirdiği ve övünerek yayımladığı fotoğrafa baktım. Gerçekten Lawrance’a çok benzemiş.

Adamın sınıf arkadaşları amiralliğe terfi ediyor, sosyal medyada ‘Ben sana vezir olamazsın demedim adam olamazsın dedim’ diye yazıyor.

Bir başka paylaşımı, ‘TSK Türkiye tarafına geçince tüm laikler PKK tarafına geçti.’ oluyor.

Bir başkasında ‘Atatürk’ün 19 lüks süitli gemiciği Savarona… Halk yemek için ekmek bulamazken, Savarona yatı nasıl alındı?’ diyor.

‘Bunu da görmez şimdi gözleri büyülü Türkan Saylan misyonerinin çağdaş çocukları. (…) İşin arkasındaki haçlı çocukları kıs kıs gülüyor.’ diyor.

‘Elimize şu Çılgın Türkler diye esası çatapat savaşı, müsamereden farklı olmayan bir de kitap tutuşturdular’ diyor, ‘Sahurda bol su içiniz.  K.Atatürk’ diyor. Paylaşımlarının bir kısmına da ‘Hahhaahha’ ilave ediyor.”

Arkadaşım derin bir nefes aldı. Şimdi söyleyeceği sanki canını daha fazla yakacaktı, bunun için güç topluyordu.

“Bir amiral arkadaşımız ilk tutuklamalardan sonra kısa süreliğine tahliye oluyor, ‘çok mutlu oldum, geçmiş olsun’ filan dedikten sonra kumpaslar sürecinin ‘Vatan ve Millet’in hayrına yaşandığını’ ifade ediyor, o dönemin HSYK’na, savcı ve hakimlerine övgüler yağdırıyor, ‘Allah kabul etsin’ dilekleriyle…

Balyoz kumpası davasında beraat kararı açıklandıktan sonra, lütfedip ‘mağdurlar, masumlar’ filan diyor, sonra da güya suçlu olduğuna inandığı bir kişiyi kullanarak ‘Gerekçesi ne olursa olsun, bu karar Türk milletinin sağduyusu ve egemenlik hakları ile alenen dalga geçmektir.’ cümlesini araya sokuşturuyor.

O yıllarda AKP’ye ve uygulamalarına müthiş destek veriyor. Neler yazmıyor ki… ‘Bir adam geldi, belediye başkanı oldu İstanbul’u değiştirdi, başbakan oldu Türkiye’yi değiştirdi, O Cumhurbaşkanı olacak Dünyayı değiştirecek.’ diyerek zirveye ulaşıyor. O yıllarda pek modaydı: Yalakalık yap, masa kap, iş kap… Bütün çabaları karşısında netice alamamış olmalı ki şimdilerde AKP muhalifi ve Mustafa Kemal Atatürk hayranı olmuş.”

Arkadaşım sinirlenmişti. Hiç sevmediği birisi de olsa bu denli tutarsız ve ahlaksızca bir savruluşu kabul edemediği belliydi. Devam etti.

“Bu da göbeğini kaşıyan adam örneği… İddiasına göre kumpas davalardan tutuklananlara yaptığı yardımları ve iyilikleri (ben bilmiyorum ama) başımıza vurmuş da vurmuş.

Yargıtay’ın Balyoz kumpası mahkumiyet kararlarını onamasına rağmen belki 3-4 kişi olan hükümlünün akademik faaliyetlerini tamamlamasına izin verilmesine tepki göstererek ‘Bazıları başka planların içinde bile olmuş olabilir. Bir de tafra yapmasınlar. Umarım bir sene içinde millete kurulan bu komplonun kitabını belgeleri ile yazacağım’ diye tehditler savurmuş. Şimdi dikkat! Arkadaşlarımızın çocuklarının lise ve üniversite eğitimlerine değinerek karanlık imalarda bulunmuş.  Nasıl ama?”

Arkadaşım –anladığım kadarıyla- örneğini verdiği bu kişinin iftira ve imalarına alet olmamak için çok ayrıntıya girmeden devam etti.

“Bir arkadaşımızın sağlık sorunlarının çözümüne bir nebze katkı olsun diye kampanya düzenlenmesine katkı sağlamıştım. Güzel de oldu. Gerçi o konuda da bazılarının söylediklerini unutmadım ya neyse… Çok sevdiğimiz, candan dost bir arkadaşımız sınıf grubunda ‘Keşke bunu kumpas davalar sürecinde içerde yatan arkadaşlarımız için de başarabilseydik’ diye yazmış. Birilerine yedirip içirerek yükseleceğini sanan, olmayınca da bahriyeye bıçak çeken bir şarlatan ‘Ama o durum başkaydı’ diyerek güya ‘Balyoz’da bir şeyler oldu, bilmiyorum ama bir şeyler oldu’ demeye çalışmış.

Şimdi aklıma birdenbire Birinci Ordu Komutanlığı’nda kurgulanan Balyoz-1 kumpası geldi. Nedense! Gülme!  Orada kimler sorgulanmamıştı? Evet, zaten bu konuyu en iyi bilen sensin. Bu komploda yer alanların ortaya çıkması için nasıl uğraştığını biliyorum. Ya 28 Şubat soruşturmasında yaşananlar? Geçeyim…

Bak şu sosyal medyada yazılanlara ve yapılan yorumlara. Ortak paydaları şu: ‘Kumpas davalara inanmıştık. Hayal kırıklığı içerisindeyiz. Oysa bu yalana inanmıştık. Bu nedenle kontrolümüzü kaybettik. Kim verecek bunun hesabını?’ Gülme…

TSK’nın kurumsal ve kişisel hataları elbette eleştirilir. Buyurun 5N1K formatında yazın, biz de alkışlayalım. İyi de bunlar ne? Birisi de şöyle yazmış: ‘Özgüven sahibi bir asker aranıyor’. Aranan bu asker de diyecekmiş ki ‘Sivilleri küçük gördük, kibirliydik, siyasete dizayn verdik’. Bunu yazana şöyle söylemek lazım: Önden buyurun bayım. Kimi küçük gördüyseniz, ne kadar kibirliyseniz, askerlik hayatınızda siyaset adına ne yaptıysanız açıklayın. Tutan mı var? Özgüveniniz mi yok? Komutanları mı kast ettiniz? Hangisini? Cesaretli olun, yazın. Kim? Kimler?  Kumpas davalarla ilgili yazıları okuma zahmetine bile girmeden altına ‘Little little into the middle’ türü yorumlar yapmak da neyin nesi? Kumpasa maruz kaldığı için çok üzüldüğünüz(!) silah arkadaşlarınızla(!) bu yazdıklarınızın ne ilgisi var?

Bu da başka bir kindar çeşidi. Geçmişte yaşanan kişisel ilişkilerin temelinde oluşan kin ile görevdeki amirale hakaretler yağdırıyor ve alay ederek görev süresi biçiyor. Sorsak ‘Geçmişte gerçekleri dile getirmedik neler oldu, artık açık açık dile getireceğiz’ masalını anlatır. Bir subay bu sözleri ve davranışları ile çirkinleştiğini nasıl görmez? Nasıl?

Subayların başarılarını yaşarken ‘Komutan iyi’, sorun çıkınca ‘Komutan kötü, komutan sorumlu’ deme hakları yoktur. Elbette komutan yaptıklarından ve yapmadıklarından sorumludur. Ancak bunun bir sınırı ve bir değeri var. Bir subay görevi süresince yapmaya ve ifade etmeye cesaret edemediği her konunun da bir numaralı sorumlusudur. Komutanlarına kafa pası atanlardan subay olmaz… Olamaz.”

Arkadaşım sustu, dosyasına uzandı. Bir zarf çıkardı.

“Hasta olan benim, senin yüzün beyazladı. Bu zarfı al. Bugün sakin bir zamanında içindekini oku. İçinde bir e-posta var. Burada okumanı istemiyorum. Seni iyi tanırım. Sen benim yaşım kadar kardeşimsin. Seni hep öyle gördüm. Ama çok çılgın bir yapın var. Burada çıldırmanı istemem. Sen benim yaşım kadar kardeşimsin…

Birbirimize sarıldık. Gözlerim mi doldu nedir, bakışlarımı da kaçırarak vedalaştık…

* * *

Uzun metrobüs yolculukları beni yoruyor. Oturacak yer olmadığından çoğunlukla ayakta gidip geliyorum. İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampusunda şehirdeki benzer görüntüler içindeyim. Çöp kutularını kullanan yok. Kafeteryada işi biten geriye ne kaldıysa masada bırakıyor ve kalkıp gidiyor. Boş yer arıyorum. 3 kişilik bir grup kalkıyor. Yere boş bir pet şişe düşürüyorlar ve sadece bakıyorlar. Masayı temizleyip oturuyorum. Derse daha 1,5 saat var. Çayımdan bir yudum alıp zarfı açıyorum.

Arkadaşımın söylediği gibi zarftan bir e-posta çıkıyor. Bu e-posta sınıf grubuna yaklaşık 10 yıl önce gönderilmiş. Gönderen çakma Lawrance.

Değerli, çalışkan, vefakar, mesleğine aşık bir arkadaşımızın amiralliğe terfi edeceği istihbaratını alan FETÖ’nün şerefsiz elemanları kumpasların en adisini, en ağır iftiralarla hayata geçirmiş ve bu güzel arkadaşımızın yaşamına son vermesine neden olmuşlardı. Arkadaşımızın ölümünün ardından çok değerli, hanımefendi, şerefli ve asil eşinin ve sevgili evladının acısını anlatabilecek bir lisan olduğunu sanmıyorum. Çakma Lawrance, bu acı olaya, -güya ulvi cümlelerle- kumpası gerçekmiş gibi sunarak yorumlar yapmış ve ne yazmış biliyor musunuz?

“Allah biz kullarını da böyle kadın ve silah arkadaşlarından korusun, şimdi emekli maaşını, ikramiyesini kim alacak?”

Acılı bir hanımefendiye… Bir anneye… Bir kadına… Bir insana…

Çakma Lawrance, sen FETÖ’cü olmaya bile cesaret edememiş, şeref yoksunu bir canlı türüsün…

Arkadaşımızın eşine alçakça hakaret ediliyor…Arkadaşımızın arkadaşları! Sizler nerelerdeydiniz?

Bu şeref yoksununa cevap vermeye cesaret edemeyenler

Bu şeref yoksunu ile yemeklere iştirak edip hatıra pozu çektirenler

Nasılsınız? İyi misiniz? Bir sakıncası yok ise yukarıda yazılanları hanımefendilerle paylaşabilir misiniz? Çektirdiğiniz resimleri de lütfen…

* * *

Göğsünüze tutuklu sınıf arkadaşlarınızın fotoğraflarını kazıdınız… Donanma Kupası yarışlarında teknenize “Hedefteki Donanma – Cem Gürdeniz” pankartını yelken yaptınız, arkadaşlarınız için denizlere açıldınız… Candan dost bahriyeliler Ayhan, Hasan, Metin,

Geçmişte çok ağır haksızlıklara maruz kalmış, cezaevindeki gençlerin tanımadığı, ama onların en büyük destekçisi, ODTÜ’nün yakışıklı bahriyelisi Mehmet,

Burdur’un adam gibi adamı, bitirim bahriyeli Sacit,

Beyefendi… Vicdan sahibi… Hani insan gibi insan derler ya… Bahriyeli Doktor Alptekin,

Göcek’i, ülkemizin değerlerinin ağırlık merkezi olması için gece gündüz çalışan, yiğit, vefakâr ve entelektüel bahriyelileri Nezih ve Göker,

Fedakârlığın Emiralem temsilcisi bahriyenin Mustisi, Mustafa,

İstanbul’un kale gibi, ağır abi bahriyelileri, Soner, Cüneyt, Akkuş ve Halil,

Antalya’nın sessiz çığlıklarında meydan okurcasına meydanları inleten bahriyelisi Yılmaz,

Uzak-yakın desteğini hiç esirgemeyen Ankara bahriyesinden “canım kardeşim” Zeki,

Her boyutta kendimden daha çok “emin” olduğum, bir bilen bahriyeli, Emin Abi,

Değirmendere Sessiz Çığlık’ın cesur ve fedakâr bahriyelileri Metin Albayım, Ergin Baba, Orhan, Yurdagül, Metin, Nezih, Murat, Cemal, Önder, Mesut ve Sinan,

Dünyada ayak basılmamış yer bırakmadığı gibi bizi de hiç bırakmayan bahriyenin gezgini Gürcan,

10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki tiyatroyu protesto ederek cübbesini bırakıp duruşmayı terk eden, Yargıtay’da sözde hakimlere “Anlayın diye tekrar tekrar anlatıyorum” diyerek, onların ne olduklarının ve ne olmadıklarının farkında olduğunu tebliğ eden, bizler için cübbesini giyip Anayasa Mahkemesi önünde meslektaşları ile nöbet tutan, bahriyeli avukat Mitat Kaptan,

Yani “Hadi!” desek, yanına kıvırcık at kuyruklu güleç kankasını da alıp, önüne geleni yumruklarıyla darmadağın ederek koğuşa gelip, “Bir isteğiniz var mı beyler?” diyecek türden adamlar…Çılgın 2 bahriyeli… SAT’ların hocası Hakan ve kankası Enis,

Teğmenlik yıllarımızın ilk öğretmeni, bizlere mesleğimizin sahadaki uygulamalarını öğreten, en zor koşullarda sırtımızı güvenle dayadığımız, hani abilerin abisi derler ya… Öyle bir bahriyeli… Akgün Komutanım,

TCG Gayret (D-352) …80’li yıllar… Ben genç bir subay, o genç bir astsubay… Çalışkanlığı, dürüstlüğü ve gülen gözleriyle onu unutmak mümkün mü? Abisine ve ailesine sahip çıkan delikanlı bahriyeli Emin kardeşim,

İsimlerini yazamadığım cesur yürek bahriyeliler… Beni lütfen bağışlayın…

Sizler ne iyi insanlarsınız… Sizler ne cesur bahriyelilersiniz… Hepinizi çok seviyorum… Hakkınızı helal edin…

*  *  *

Biz bahriyeler teslim olmayız. FETÖ’cülerin en güçlü olduğu dönemlerde bile ne içerideki ne de dışarıdaki bahriyeliler diz çöktü. Bu nedenle bugün Deniz Kuvvetlerimiz bunca kan kaybına rağmen, FETÖ’den arındıkça daha da güçlenerek Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği rotada ilerlemeye devam etmektedir.

Mavi Vatan emin ellerdedir. Deniz Kuvvetlerimiz bir yandan Mavi Vatana yan gözle bakanları caydıracak yüksek hazırlık durumunu, bir yandan da bütün kurumlara örnek olacak bir FETÖ mücadelesini sürdürmektedir.

Bugün biz emekli bahriyelilere düşen görev, görevde olan her rütbedeki personele amasız ve fakatsız destek olmaktır.

Ezici çoğunluğumuz her zamanki gibi tek yumruktur.

Bugün emekli bir kısım amiral ve subaylarımız bir deniz feneri misali kamuoyunu aydınlatmak için olağanüstü çaba gösterirken bir kısmı da akademik hayata katkı sağlamakta, kutuplara Türk Bayrağı dikmekte, ticaret bahriyesinde çalışmakta, eğitmenlik yapmakta, üniformaları altında yarım bırakmak zorunda kaldıkları projeleri sivil yaşamlarında tamamlamaya çalışmaktadır. Bu çabaların milletimizin takdirleri ile taçlandığı aşikardır. Kendileriyle gurur duyuyoruz.

Unutmayalım ki “Dünya üzerinde en güçlü silah, ateşlenmiş insan ruhudur”(**).

Ruhumuzun içinde bulunduğu durum da budur.

(*)    Mevlana

(**)  Montesquieu