Şeriat ve insanı Yunus’tan dinleyelim

Şahin Filiz yazdı...

Şeriat ve insanı Yunus’tan dinleyelim

Kur’an’da ve Sünnet’te “şeriat” geçmemesine karşın, bu kavram, pek yerinde olmamasına rağmen, İslam dininin ayrılmaz bir “iman ve amel” esası olarak tanımlanmaktadır. “Ulemânın Kitap ve Sünnet’ten ibâre ve istinbât olarak anladığı Hz. Muhammed’e indirilen tevhîd, fıkıh (hukuk) ve tasavvuf ilmine dâir hükümlerdir” (Karaca, 2017: 1-18). Şeriata ilişkin bu tanım, rüsum uleması tarafından ortaya atılmıştır. Kitap ve Sünnet dışında “şeriat” başka hiçbir anlama gelmezmiş gibi, bütünüyle dinselleştirilmiş; hatta daha sonra siyasal bir anlam eklenmiştir. Türk sufiliğine göre böyle bir şeriat, dinin ayrılmaz bir parçası değildir. Hele hele siyasal bir rejim anlamına gelmez.

Yunus doğal olarak şeriati “bir ahlaki ilkeler bütünü” olarak yorumlar:

“Şer’ ile hakikatin vasfını eydem sana

Şeriat bir gemidir hakikat deryasıdır (Karaca, 2017: 1-18)

Burada şeriat, adaptır; temel ahlaki ilkeler bütünüdür. Bu gün bile, “şeriat İslam’dır” iddiası, Kur’an’da yer almayan bir kavrama iliştirilmiş bir din algısını resmeder. Eğer “şeriat İslam” olsaydı, Yunus şiirlerinde bunu açıkça belirtmekten çekinmezdi. Ne ki bu dizelerinde şeriat ona göre tüm insanlığı hakikat denizinde taşıyan bir gemidir. Bu gemi sadece Müslümanları taşımaz. Paidea, hakikat denizinde yol alırken genel ahlak ilkeleri ile korunulan şeriat gemisi ile ilk adımı oluşturur. Yunus, Şeriat’i öne sürerek bu gemiyi nihai amaç görenleri eleştirir:

Şeriat oğlanları bahis dava kılarlar

Hakikat erenleri daviye kalmadılar” (Karaca, 2017: 1-18).

YUNUSCA TARİKAT

Yunus tarikatı, pirler adını verdiği “manevi öğretmenler” yolu olarak tanımlar. Hümanizmde öğrenmek ve öğretmek, iyi ve insanlara yararlı bireyin yetişmesini öngörüyordu. Tarikat, bir paidea yolu olarak, öğretmenlerin nitelikli ve hayırlı birey yetiştirmelerini sağlar. Tarikat, Yunusca şeriatın yoludur. Yoksa rüsum ulemasının hukukla sınırlandırıp dinin kurallarıyla belirlenmiş ve sadece o din mensuplarına özgü bir yol değildir. Bütün insanlık için doğru ve iyi bir yoldur. Tarikat aynı zamanda bu gün anladığımız manada şeyh-mürit ilişkinin yolu ve yöntemi de değildir. Tarikat ve cemaat yapılanmasını anlatmaz. Bireyin uyandığı, kendi ruhaniyetini kurduğu öğrenme ve yaşama tarzını ifade eder.

N’etti bu Yunus n’etti bir toğrı yola girdi

Pirler eteğin tutdı Allah görelim neyler (Tatçı, 1990:85)

................

Herkes bize taş atarsa güller nisar olsun ana

Çırağu makas didenüm Hakk yandursun çıragın (Tatçı, 1990:363).

Taş atanların hangi dinden ya da mezhepten olduğu özellikle belirtilmez. Çünkü tarikat, bir dinin ya da mezhebin yolu değildir.

YUNUSCA MARİFET

Marifet, doğayı ve yaratışı yalın bir gözle görmeyi öğrenmek, bu gerçeğin farkına varmaktır. 2500 yıl önce Stoalı filozoflar, esasen doğada iyi-kötü gibi değerler olmadığını; bu normatif nitelemeleri biz insanların verdiğini belirtmişlerdir. Doğum, ölüm ve bu ikisi arasındaki tüm doğal olgular, olaylar ve süreçler doğanın kendi yasaları olarak işler. Ne ki insanlar her birini kendi pozitif yasa ve normlarına göre yargılarlar. Yunus bu tespiti marifet kavramını anlatırken yapar. “….her kim hakikat süre kahrı lütfi bir göre” (Karaca, 2017: 1-18) derken, kahırı ve lütufu, Tanrı’ya nispet eder ancak “Dünyada ben ol Rüstemem, dünya içinde bostanam, Karşımdagı sensin benim, seni sende gören benem, Benim Hakk’un kudret eli, benim beli ışık bülbülü, Söyleyüp her dürlü dili, halka haber veren benem” (Demir, 2020:48-49) dizelerinde vahdet-i vücutçu olduğu için, olumlu-olumsuz her şey, doğa-Tanrı bütünlüğünde farksız hale gelir.

Kutsal kitaplar aynı hakikati söyler. Kitaplar ve dinlerin farklılığı hakikati değiştirmez. Aslında hakikat hepsinin üstündedir.

Tevrat ile İncil’i, Furkan ile Zebur’u

Bunlardaki beyanı, cümle vücdudda bulduk” (Demir, 2020: 68).

Marifet, Yunus’un “Yaradan’dan ötürü sevdiği yaradılan” ın bu sevgiyi, Yaradan’a ontolojik nispeti bakımından anlamanın Hakikat’ten bir önceki aşamasıdır. Varlığın birliği, hakikatin birliğinde yansır.

YUNUSCA HAKİKAT

Hakikat, dört kapının sonuncusu ve en yüksek makamıdır. Yaradan-Yaradılan ontolojik birliği, evrende ve insanlarda tanık olunan iyi-kötü, olumlu-olumsuz her şeyi normatif nitelemeler ve yargılamalarda da eşitlemektedir.

Şeriat-Tarikat yoldur varana,

Hakikat-Marifet andan içerü” (Karaca, 2017: 1-18)

İlk iki kapı, Şeriat ve Tarikat, menzile ermek için yoldur. Yol değil, menzil hedeflenir. Marifet ve Hakikat vuslatın ifadesidir. Gemi kaçınılmaz olsa da varılacak yer esastır. Yunus, bu dizelerde, asıl amacın bu olduğunu açıkça söyler. Evrenle bütünleşen, tüm insanlara bir nazarla bakan ve bunu ontolojik bir bölünmezliğe dayandıran kişi, hümanizmin “yetişmiş iyi ve hayırlı kişi”sidir. Şeriat-Tarikat görüntüdür, bedendir; fiziksel varlıktır. Asıl öz, marifet ve hakikattir. Marifet-Hakikat, görünenin aslıdır. Platon’un idealarıdır; oysa Şeriat ve Hakikat gölgeler evrenidir. Aklı olan kişi, gölgelerle değil, idealarla bütünleşir. Mağara metaforundaki gibi ışığa ardını dönmez. Bireyliğine uyanır.

YUNUSCA BİREY

Yunusca birey Avrupa Hümanizmi’ndeki bireye benzer. “Yetişmiş entelektüel” olan birey Yunus’un diliyle Türk kültüründe çok önemli bir nitelik daha yüklenir: “İyiliksever”. Yunus Hümanizması’nın bireyi, sadece entelektüel değil aynı zamanda “iyiliksever” bireydir. Başka bir deyişle, hem bilgide hem ahlakta iyi yetişmiş kişidir. Felsefenin en temel sorunlarından biri sayılan etik, Yunus’ta, sufi-felsefi düşüncenin özünü oluşturur. Daha doğrusu, etik, canlı olarak insanın insanlaşmasına ve kişileşmesine yarayan evrensel etik kuralların bilimidir. Hümanizmin farklı anlamları olsa da en belirleyici olanı ahlak meselesidir. Yunus’un hümanizmi de işte bu temelde anlamını bulur

Canla birlikte geldi dört özellik;

Utanma, ahlak, üstünlük ve birlik” (Avşar, 2013: 13).

Yunus diliyle Türk hümanizminin “kişi”si, biyolojik varlık olan can ile birlikte gelen bu dört özellikle tanımlanır. Bu özelliklerden yoksun olan can, insanlaşmamış, kişi olamamıştır. Kişi olmak bu dört ahlaksal ilkelerle mümkündür. Böylece kişi,

Nice sözün var ise sen sana aç,

Hakk ile ol sen kendi gamından geç

Ne hacettir sana elin haberi

Ki farzdır herkese kendi pazarı

Kendini gözleyen kimseye bakmaz

Başka iş buyursan o yana bakmaz 

Sözü kes, konuşma gel sen seni güt

Kınama kimseyi sen işit öğüt

Kimsenin suçu sana zerre ermez

Elin yediği sana lezzet vermez.” (Avşar, 2013: 136) 

ve “Seni şerh edip seni ansan ne var? ” (Avşar, 2013: 137) dizeleriyle benliğini bulur; kendi varoluşu ve yaşamının sorunlarına dönüp odaklanır. Özgüveni, özeleştirisi ve kendi inşa ettiği bir kişilik ortaya çıkar.“Nefret ve şikâyet nereye kadar?” diye kendini eleştirir ve bireyselliği uyanır. Çünkü insan neye bakarsa onu görür, neyi görürse onu söyler, ne söylerse kendini söyler: “Cümleler doğrudur, sen doğru isen, Bulunmaz doğruluk sen eğri isen” (Avşar, 2013: 142).

Bilen-bilinen, süje-obje ilişkisi, süje tarafından belirlenir. Doğru olan süje doğru görür. Eğri ise eğri görür. Eğrilik ya da doğruluk, doğada, nesnede değil, bilen insandadır.

Eğitilmiş ve iyi kişi, aklı kılavuz edinen insandır. Maaş, maad ve külli (Avşar, 2013: 15-16), sırasıyla bu dünyaya, öte dünyaya ve Tanrısala ait akıllardır. Bu akıllar kişide tek bir akıl olur ki, külli akılla birleşerek her iki cihanı marifet ve hakikat gözüyle görebilir. Eğitilmiş olması dünya aklıyla, iyi ve hayırlı olması da uhrevi ve Tanrısal akılla mümkün olacaktır.

Yunusca söylenirse:

Şimdi akıldan medet iste, yürü!

Esir olmuşsun bunca yıldan beri.

Akıl, adaletli aziz kişidir,

Bunalana medet onun işidir.

Seni çok beladan kurtara akıl,

Mutluluk yoldaşın olsun, ay ve yıl.

Bıraktın aklı sen seni unuttun,

Kin ve gıybet nedir onu unuttun.” (Avşar, 2013: 129)

Ancak böyle söylenirdi.

Yunus Emre, İslam Rönesansı’ndaki İslam Hümanizmi’nin tercümanı ve Türk Hümanizmi’nin öğretmenidir. Yunus’u anlamak ve onun bir Türk hümanist filozofu olduğunu görebilmek için, X. ve XI. Yüzyıllardaki İslam düşüncesine, başka bir deyişle Farabicilik Çağı’na geri gitmek gerekir. Avrupa Rönesansı’nın kökleri İslam Rönesansı’nda olduğuna göre, Yunus Hümanizmi’nin kökleri de oradan beslenir. Bu kökler Antikçağ’a uzanır ve Avrupa Hümanizmi, hem Antikçağ’dan hem de Farabicilik Çağı’ndan yararlanır.

“İnsaniye”, hümanizmin İslam dünyasındaki karşılığıdır. Yunus şiirlerinde buna kişi adını verir. Kişi olmak, bilgi ve erdemin buluşmasıyla gerçekleşir. Bilgi ve erdem, Yunus’u yetiştiren “eskilerin ilimleri”nden doğar. Yunus bir hümanist olarak bu yüzden özellikle insani değerlere saygıya vurgu yapar. Özne ve birey olarak insan, etik, ahlak ve akılla bireyliğe uyanır; birey olur. Merkezde insan olunca kozmopolitlik, dinler-aşırılık ve sekülerlik kaçınılmazdır. Yalnız baskın dinin ahlakına değil, genel insanlık değerlerine sıklıkla atıfta bulunan Yunus, kişiyi, kendini bilmek şeklindeki kadim sözü her fırsatta yineleyerek uyandırmaya çalışır.

Yunus Türk hümanisti olarak, kendinden önceki Antikçağ ve İslam Rönesansı’nın öğrencisi, kendinden sonraki Türk sufi ve şairlerinin öğretmenidir. Seyyid Nesimi, Karacaoğlan, Otman Baba ve Pir Sultan Abdal’ın öğretmeni, Cumhuriyet Türkiyesi için de esin kaynağıdır.