Şeytanın aynası

Şeytanın aynası

Andersen masallarından “Kar Kraliçesi”ni hatırlar mısınız?

Masal şöyle başlar:

“Şimdi dinleyin! Öykümüze başlıyoruz. Bitirdiğimizde, şimdi bildiğimizden çok fazlasını bileceğiz. Çünkü kişilerimiz arasında berbat biri var, en kötülerden biri, şeytanın ta kendisi var”.

Masal şeytanın korkunç planlarını içeren bir anlatımla devam eder.

“Şeytan bir gün katıla katıla gülüyordu. Neden mi? Bir ayna yapmıştı; öyle bir ayna ki içinde iyi, güzel şeyler küçüle küçüle yok olup gidiyordu; kötü, çirkin şeyler ise büyüdükçe büyüyor, daha kötü, daha çirkin görünüyordu.

Bu aynada güzel bir kır görünümü buruşuyor, kıvrılıyor, haşlanmış ıspanağa dönüşüyordu; en güzel insanlar çirkin, korkunç bir hal alıyor, tepe taklak oluyor, gövdeleri kibrit çöpü gibi inceliyordu. Gülen bir kimse bu aynaya bakınca, aynadaki yüzü pis pis sırıtıyordu.

Şeytanın çırakları ustalarının bu buluşunu alkışladılar.

‘Yaşa, usta! Sen bir mucize yarattın!’ dediler. ‘Bundan sonra insanlar her şeyin gerçek yüzünü görecekler, dünyanın, üzerindeki şeylerin ne kadar çirkin olduğunu anlayacaklar!’

Aynayı aldılar, dünyanın dört bir yanına götürdüler, insanların yüzüne tuttular. Aynaya bakan şaşırıyor, korkuyor, kaçıyordu.

Şeytanın çırakları bununla da yetinmediler. Aynayı aldılar, havaya uçtular, yükseldiler, yükseldiler, bulutlara dek çıktılar. Oradan aynayı bırakıverdiler. Ayna yere düştü, ufacık ufacık binlerce, milyonlarca, milyarlarca parçaya ayrıldı, dünyanın her köşesine savruldu. Parçaların en büyükleri dut yaprağı kadardı; öbürlerinin hepsi birer kum tanesi gibiydi. Bunlar rüzgârla savruluyor, havada uçuşuyordu. Bu taneciklerden biri kimin gözüne girerse, o kimse baktığı her şeyi kötü, çirkin, korkunç görüyordu.

Ayna kırıkları kimilerinin ağzından içeri de girdi. Bu insanların yürekleri taş kesildi; katı yürekli, acımasız, hep kötülük düşünür kimseler oluverdiler. Büyükçe parçaları bulanlar çerçeveletip cep aynası yaptılar. Yüzlerine baktıkları zaman nasıl şaşırıp korktuklarını düşündükçe şeytan kahkahalarla gülüyordu. Çünkü o, hep insanların kötülüğünü isterdi.”

Masal bu ayna parçaları yüzünden iki çocuğun başına neler geldiğini anlatır. Sonunda da büyükannelerinin “Bir çocuk gibi saf ve temiz olmazsanız Tanrı’nın ülkesine gidemezsiniz” sözüyle ve mutlu bir şekilde biter.

* * *

Her masal böyle mutlu bitmiyor.

Hatırlarsanız aynı masallar arasında yer alan “Kibritçi Kız”, bir evin basamağında donarak ölmüş halde bulunur, yanı başında ısınmak için yaktığı kibritlerin çöpüyle…

Masal gibi hayat, hayat gibi masal…

Çevremize, yaşananlara, konuşulanlara baktığımızda şeytanın parçalanmış aynalarının tozundan nasiplenenleri görmemek mümkün mü?

Örneğin;

Binanın tepesine intihar etmek için çıkan bir insana aşağıdan “Atla! Atla!” diye tempo tutup, keyifle cep telefonlarına kayıt yapanları,

Bir markette down sendromlu bir gencin kafasında yumurta kırıp alay edenleri,

Sahilde boğularak ölmüş bir insanın cesedinin yanında umursamaz bir şekilde güneşlenip, denize girenleri,

Ahlaksız bir canlıya taparak halkına bomba ve kurşun yağdıranları,

Tecavüzcüleri,

Katilleri,

Kadın düşmanlarını,

Kamunun imkânlarını hukuken hakkı olmadığı halde şahsi çıkarları için kullananları,

Kamunun hakkını çalanları,

Adaletsizlikten nemalananları ve zevk alanları…

Şeytan gördükçe kahkahalarla gülmüyor olabilir mi?

Ya da onur intiharlarına doymayıp ekranlarda, gazete köşelerinde “Daha çok kan istiyoruz!” diyebilme cesareti gösteremedikleri için “Hepsini betona gömün, sakın yaralı bırakmayın!” diye haykıranların şeytan ile ilişkileri nasıldır sizce?

* * *

Sanki şeytanın ayna tozlarına özel bir çaba ile ulaşıp kaşık kaşık yutmuşlardı.

Yürekleri taş kesilmiş, acımasız, hep kötülük düşünür kimseler oluvermişlerdi.

Örneğin takvim yaprakları 19 Haziran 2014’ü gösterdiğinde, Anayasa Mahkemesi kararı gereği 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi o anda zindanlarda olan Balyoz hükümlülerinin, yani bizlerin tahliye durumunu görüşüyordu. Önemli sayıda televizyon kanalı canlı yayındaydı. Cezaevlerinin dışına binlerce insan toplanmış “Özgürlük!” diye haykırıyordu. Koğuşta sessizlik içerisinde televizyonu izliyorduk. CNN Türk yayınına telefon ile Mehmet Altan bağlandı. Son derece üzgün şekilde ve gevrek bir ses tonu ile “Eğer bunlar tahliye edilecekse, bu ülkede hukuk bitmiştir.” dedi.

Gerek Altan biraderlerin, gerekse maklubeye birlikte kaşık salladıkları kankalarının bu duruma nasıl geldiklerini anlıyordum ama, nedenini anlamakta eksiklerim olduğunu hissediyordum. Eksiklerimi, babalarının “Şeytanın Gör Dediği” köşesinde 38 yıl önce yayımlanmış “Öğüt” başlıklı yazısı ile tamamladım.

Şöyle diyordu Çetin Altan:

“Kahve ister gibi, kaymaklı kadayıf ister gibi canım öğüt vermek istiyor. (…) Öğüt vermek, boyuna yalan söylüyorsun, doğruyu söyleyince küçüleceğinden korkuyorsan seni büyütecek doğruların peşinden git, gerçek hüviyetini yalanla maskeleyip, kimi aldatacaksın demek…”

Sanırım Altan biraderler “Şeytanın Gör Dediği” Öğütler ile şeytanın ayna tozlarının karşılıklı müdahalesine maruz kalmışlar ve bu yazıyı pas geçmişlerdi.

Kim olursa olsun, olay ne olursa olsun hukuk ve adalet evrensel kriterler ve eşitlik zemininde işletilmelidir. “Ama”sız ve “fakat”sız…

Vurgulamak istediğim ise şudur:

Hepimiz biliyoruz ki trafikte keyfi bir şekilde makas atarak ilerleyen potansiyel katiller az değildir. Bunların sebep olduğu ölümlü ve yaralanmalı kazalar sonrası, “Hukuka Giriş” dersi vermeye kalkanlar da oluyor. Pişkince…

Altan Biraderler ve kankalarının bugün geldikleri aşamadaki konuşmalarını dinlediğimde ve yazılarını okuduğumda aynı pişkinliği hissediyorum.

* * *

Masalımıza dönersek…

Şeytanın ayna tozlarını yutanların bir kısmı, onur intiharları karşısında şeytanın çıraklarına adeta şapka çıkarttırmışlardı. Masal bu ya! Bundan çok etkilenen şeytan da bu sınıfa girenleri danışman olarak görevlendirmişti.

Yaşamına son veren askerler ve aileleri hakkında ahlaksızca ve adice yazı yazanlar…

Bu şeref yoksunlarına, kişisel utançlarını örtmek için bir yol bulup sahip çıkma alçaklığını gösterenler…

Bu cinayetlere alet oldunuz…

Şeytanın danışmanları sözüm size:

Bir gün mutlaka, hayat size şeytanın kırılan aynalarından çerçevelenmiş büyükçe bir parçayı yüzünüze tutacaktır.

O anda şeytanın kahkahalarla güldüğünü duyacak, ne kadar taş kalpli, acımasız ve hep kötülük düşünür kimseler olduğunuzu idrak edeceksiniz.

O gün geldiğinde geçmişiniz adına ne varsa utancınızdan yerin dibine geçecek ve “Keşke bu dünyaya bir böcek olarak gelseydim” diyeceksiniz.

Bugün hindi gibi kabara kabara böğürdüğünüz siyasi ve sosyal gerekçeleriniz, şarlatanlık menziliniz olan vizyonunuz, bilmem kaç sayfa ruhsuz CV’niz, bilmem kaç bin dolarlık başarılarınız, böbürlene böbürlene taşıdığınız falanca ülkeye ait pasaportlarınız, mazeretleriniz, yalanlarınız, iftiralarınız, çarpıtma maharetiniz, çakma matrix hikâyeleriniz “güzel bir kır görünümünün buruşup, kıvrılarak, haşlanmış ıspanağa dönüşmesi” misali kâbusunuz olacaktır.

Bir gün mutlaka…

* * *

Masal içerisinde rüya olmaz mı?

Otobüste Ankara yollarındayım… Ali Tatar’ı Hak’ka yürüyüşünün 10’uncu yılında anmaya gidiyorum…

Uyuya kalmışım…

Ahmet, Nilüfer ve Satı Ana’yı görür gibiyim.

Sanki bir mahkeme salonundayım… Sanıkların bulunduğu kısımda karanlık suratlı insanlar görüyorum… Dinleyici kısmı da onların yakınları ile dolu… Kürsüde kimler var seçemiyorum… Ama hepsinin sesleri çok tanıdık geliyor…

Sanki Faruk Erem’in “Bir Ceza Avukatının Anıları”nın yeni bir bölümünün içerisindeyim…

Yargılananlar şeytanın danışmanları… Mahkeme Başkanı kararını açıklıyor: “Beraatlarına… Duruşma sona ermiştir.”

Çevreme bakınıyorum… Sevinen kimse yok…

Sanık yakınlarına yaklaşıp “Niçin sevinmiyorsunuz?” diye soruyorum.

İçerinden birinin çocuğu “Sanıkların insani değerlere aykırı bütün nitelikleri bizim kaderimiz oldu, sevinecek ne var?” diye cevaplıyor.

Satı Ana’nın sesini duyuyorum. Sürekli olarak “Bir çocuk gibi saf ve temiz olmazsanız Tanrı’nın ülkesine gidemezsiniz” diyor.

Yargıçlar cübbelerini çıkarırken Mahkeme Başkanı sanıklara sesleniyor: “Sizi cezalandıracak bir kanun biliyor musunuz?”

Yüzü tanıdık fakat suratına ruhunun karanlığı sinmiş biri cevaplıyor: “Bilmiyorum!”

O anda yüzünü hatırlıyorum. Yaşadığı ihanetlere ve alçaklıklara dayanamayarak aramızdan ayrılan bir arkadaşımızı sonsuzluğa uğurlamak için bulunduğumuz cami içerisinde, cenaze namazında arkamdaydı. O gün de böyle bakıyordu. Gözleri bulanık, surat ifadesi tuhaf…

Mahkeme Başkanı: “Ne yazık ki ben de bilmiyorum.” diyerek salondan ayrılıyor.

Titreyerek uyandım. Hava karanlık ve buz gibiydi. Bolu’ya gelmişiz. Mola yerinde otobüste sadece ben kalmışım… Nasıl ısınacağım diye düşünürken aklıma bir evin basamağında, donarak ölmüş halde bulunan “Kibritçi Kız” geldi. Hayata veda etmeden önce kibritlerin alevinde kim bilir ne düşler görmüştü küçük kız…

Teşekkürler şeytan! Gösterdiklerin sayesinde ‘bildiğimden daha fazlasını’ öğrendim.