Siyasal gündemin kısa bir tahlili

featured

Kemal Üçüncü yazdı…

Zafer Partisi lideri dostumuz Sayın Prof. Dr. Sayın Ümit Özdağ Bey’in stratejik bir siyasi manevrayla Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş Bey’i Cumhurbaşkanlığı adaylığına davet etmesi millet ittifakını oluşturan 6’lı masayı ve gölgedeki zımni müttefiki paralize etti. Siyaseten adeta çöktüler.

Kemal Kılıçdaroğlu Bey’e daha önce “Atatürk perspektifi ve Müdafaayı Hukuk programıyla” geleceği bir adaylığı destekleyeceğimizi ifade etmiştik. Lakin şartlar ve partinin siyasal angajmanları farklı şekilde cereyan etti. Kemal Bey genel başkan sıfatıyla haklı olarak masanın onayıyla aday olmak istiyor. Partinin büyük bir bölümü çeşitli vesilelerle bu görüşe katılmıyor. Kemal Bey adayın devlet tecrübesi olması vurgusu son derece yerinde ve haklı. Mansur Bey adalık davetini masaya rağmen yapamazdı, nitekim reddetti. Lakin Mansur Bey profilinde halk milli ve makul bir adayı onayladı.

Ekrem Bey üzerinden küresel destekle planlanan neoliberal sol projenin zemini kalmadı, çöp oldu.

Diğer yandan Mansur Bey ve Ekrem Bey aday adayları olarak devlet yönetme tecrübeleri yoktur. Türkiye’nin sorun ve ihtiyaçlarıyla ilgili açıklanmış herhangi bir fikir, kadro ve programları zihinsel hazırlıkları, entelektüel donanımları yoktur.

Türk devlet teşkilatının devlet yöneten sınıfları maliye, hariciye, dahiliye, ilmiye, tıbbiye, harbiye kariyerinden meratib-i silsileyle yetişerek gelirler. Devlet bir senfonik orkestrasyon ister belediye bandosu Demirel’in tabiriyle “senfoni çalamaz”. Senfonik orkestraysan yapamaz. Ali Çavuşun Dinar Belediye Bandosu ve New York filarmoniyi mukayese ederdi rahmetli Demirel. Böyledir. Belediyeler kadro ve yönetim olarak bir DSİ, bir Karayolları gibi mühendislik ve devlet hafızasına sahip olmayan siyasi kurumlardır. Buradan devlet adamı yetişemez. AKP ile son 20 yıldır bunun zirvesini yaşıyoruz. Muhalefetin bu yanlış örneğe saplanması anlaşılır gibi değildir.

Halkı bu konuda bilinçlendirmek gerekir. Yarı cahil sosyal medyada etkin bir zümre, kütle insanları sosyal medyada cehalet saçarak çok temel konularda yanlış algı oluşturuyorlar. Kütle, insanı tarihin hiçbir döneminde bu denli aktif olamamıştı. Bu cehalet korolarını aydınlar öne çıkarak etkisizleştirmesi lazımdır. Önlerinde kapitalizmin iletişimi kontrol ettirdiği dezenformasyon aracı dili Türkçe antiTürk, niteliksiz, muhtevasız, basın yayın mecraları vardır. Büyük ayfonlu, parlak çeketli, bir eli önde , öbürü arkada, kerameti kendinden menkul tayfa başları, amele çavuşları devrededir.

Gelinen noktada Millet ittifakını oluşturan 6 üyeli masanın beyannamesine baktığımızda “2.cumhuriyetçi, ekonomik olarak neoliberal, dış politika ve savunma anlayışı olarak Atlantikçi” bir çizgide konumlandığı net olarak gözüküyor. (Merak edenler için http://derkenar.com/mehmet-altan+ikinci-cumhuriyet-nedir-ne-degildir).

En önemli argümanları “güçlendirilmiş parlamenter sistem en az cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi kadar bilim dışı ve absürttür. Avrupa Birliği ve İngiliz parlamentosunun benzer bir taslak çalışmaları vardır. Sistem arayışı başlattıklarını ifade ediyorlar. Türkiye’nin tercihi, tarihi müktesebatı normal parlamenter sistemdir. Gölgedeki ortak HDP’nin demokratik siyaset ve yurttaş hukukunu zorlayan, terörle mesafe koymayan çizgisi HDP ve milli sağ tabana yönelik siyaset yapan büyük ortak iYİP’in işini iyice zorlaştırıyor.

Bir diğer paradoks Demokrat Parti Genel Başkanı Sayın Gültekin Uysal’ın haklı uyarısıdır. “Davutoğlu ve Babacan yüce divanda yargılanmadan onları siyasi sorumluluk almaya davet etmek yargılanma bağışıklığı kazandırmaya matuftur.
20 yılın hesabı sorulmayacaksa neye muhalefet ediyorsunuz? Suriye göçünün hesabını, Telekom satışını, 15 yıllık ortak oldukları imza attıkları icraatların hesabını kime soracaksınız? Herkes düdüklendiğiyle mi kalsın diyorsunuz. Bu kadar büyük bir tutarsızlığı seçmene , kendinize, en önemlisi maşeri vicdana ve etik olarak tarihe ve geleceğe nasıl izah ediyorsunuz? Gerçekten hayret vericidir. Milleti bu kadar hafızasız zannetmek ne büyük gaflet.

***

Gelinen noktada İktidar ve MHP’nin oluşturduğu blok da neoliberal, Atlantikçi ve otoriter bir zihniyeti yansıtıyor. Kızılay Soda şişesinde ve Vilayet tabelalarında, andımızda TC ve Türk ismine alerji duyan, pahalılığı kızarak savuşturan, tarım devriminin olduğu bu mübarek topraklarda 20 tl’ye marul satılmasına sebep olan bunu “duj güjlere” atan bir heyetle milli beka yaptığını savunan tuhaf ve tutarsız bir siyasi kadro iş başındadır.

Oysa ki temel tercihleri yanlıştır. Birinci düğme yanlış iliklenince gerisi kendiliğinden yanlış devam ediyor. İktidar da muhalefet de sorunun kaynağı neoliberal ekonomik modelde ısrar ediyorlar. TBMM’nin bütün partileri Neoliberal yani özünde sermayeden yana tek bir partiler. Neoliberal modelde Türkiye’nin sorun ve ihtiyaçlarının çözümü yok. Ali Babacan ve İYİP’in parlak kariyerleri ekonomistleri masal anlatıyorlar. AKP yapamamış onlar gelip Neoliberal modeli temize çekecekler. Sermaye birikimini tamamlamamış Türkiye gibi ülkelerde tek yol 1923-1938 aralığında Türk iktisat tarihinin açık ara en önemli sonuçlarını alan kamucu, plancı, halkçı modeldir.

***

Atatürk’ün de içinde olduğu Türk milliyetçileri XX. yüzyılın başında Avrasya çağını tayin ettiler. Türk milliyetçiliğinin partili tarihi 133 yıla ulaşmıştır. (İlk parti ITC=İttihat ve Terakki Cemiyeti 1889’dur.) Bu cümleden olmak üzere, Müsavat Partisi öncülüğünde Kafkasya’da Mehmet Emin Resulzade önderliğinde örgütlenen Türk milliyetçileri 28 Mayıs 1918’da laik, demokratik esaslara bağlı olarak Doğu İslam ve Türk dünyasında ilk bağımsız Cumhuriyetini kurmuş oldular. 1912 Batı Trakya Türk Cumhuriyeti (kısa süreli bir diğer deneyimdir), 1923 Türkiye Cumhuriyeti keza aynı fikri entelektüel siyasi geleneğin, bu büyük tecrübe silsilesinin bir birikimidir. Bu fikri ve siyasi gelenek, 1905 yılında Türkistan’da başlayan Alaş Orda hareketi ve 1917-1920 yılları arasında eski Kazak cüzleri bir araya gelerek bağımsız “Alaş Orda Devleti”ni kurdular.

Yani Türk milliyetçiliği 1969 yılında Alparslan Türkeş Beğimiz ve MHP’yle başlamadı. Tabandaki bu popüler yanlış algıyı tashih etmek gerekir. Türk dünyasının farklı ülkelerinden baktığınızda söylediğiniz şey bütünü kapsayıcı doktriner bir anlam ifade edebilmeli. Soğuk Savaş dönemi Türk İslam ülküsü veya Türk İslam sentezi o süreçteki işlevini tamamladı. 300 milyon Türk’e hitap eden üniversal bir siyasal diliniz olmak zorundadır, sadece sizin bahçeleri ve kasabayı anlatarak bu entegrasyonu ve iletişimi kuramazsınız.

MHP geleneği büyük tarihsel yolun Türkiye’deki en son halkasıdır, arkasında 100 yıllık 3 kıtaya yayılmış bir mücadele geleneği, bir partili tarih vardır. Milli mefkûrenin kuşaklar arası taşıyıcıları politikacılar değil akademik, entelektüel öncülerimizdir. Edebiyatçılarımızdır. Akçura, Hüseyinzade Ali Bey, Mustafa Çokay, Togan, Ağaoğlu, Mihail Çakır, Atsız, Gökalp bu zincirin temel halkalarıdır. Bu yoldaki aktivistler ve politik mücadeleciler elbette ki saygıdeğerdir, hiç kuşku duymuyoruz.

Türkeş ailesi ve 1969’dan beri hizmeti geçen bütün değerli idarecileri ebediyete intikal etmiş ülkü erleri, çileli insanlar, bugüne gelen değerli mücadele neferleri bu anlamda hepimiz için saygıdeğerdir. Töre bunu emreder. Bu temsile kalem şuarasının bir nezaket ziyaretini vesile kılarak hakaret etmesi töreye saygısızlık ve vefa bilmezliktir. Bunun ötesinde bir aileye veya kuruma, kişiye milliyetçilik için  bir “şaşmaz referans” otoritesi “velayet-i fakih/düzenin yararını teşhis konseyi” ve mutlaklığı atfetmek, bütün fikir ve işleri oraya atfen doğrulama, kutsama girişimleri bir tür skolastiktir, sırf akrabalık ilişkileri vesilesiyle –milli kültürel, entelektüel mirası ve temsili dikkate almaksızın- kendini buna ehil ve mümeyyiz görmek bu büyük yola yapılacak en büyük kötülük olur. Milliyetçilik muhafazakarlık gibi değildir, tarih ve kültürü donmuş bir kategori olarak algılamaz, ihtiyaçlara göre eleştirerek yeniden kuran bir perspektiftir.

Hele ki Türk milliyetçiliği tarihine ve teorisine bir kelime katmamış insanların -makamı ve mevki’i, akrabalık ilişkisi ne olursa olsun- bu konudaki sözde “norm koyucu”, amiyane tabirle “ayar verici” sözleri boş bir kakafonidir. Bu gülünçlüğe bir an önce son vermek gerekir.

HİÇBİR SİYASAL PROJENİN…

Türkiye’de en güçlü siyasal damar öteden beri Türk milliyetçiliğidir. Milliyetçiler hesaba katılmadan bu ülkede kalıcı hiçbir siyasal projenin tahakkuk şansı yoktur. O anlamda milliyetçiliğin politik entelektüel temsilinin niteliği büyük önem arz etmektedir. Öteden beri politik milliyetçilik katı hiyerarşik bir yapı ve -geneli itibarıyla- vasat ve alt kadrolarla temsil edilerek Türkiye ve Türk dünyasına yaratıcı bir ufuk açması engellenmiştir. Arkadaşlarımız ve milliyetçi taban maalesef bunu önemsemiyor.

XX. yüzyıl boyunca Türk milliyetçiliğinin özellikle Soğuk Savaş döneminde Türk yurtlarının esaret ve zulüm altında kalması vesilesiyle NATO blokunda yer alması doğru bir tercihti. Nitekim SSCB dağılınca 5 bağımsız Türk devletinin ortaya çıkması bu politikanın görece isabetini gösterir. Keza, Türkiye her ne kadar ABD emperyalizminin siyasal baskısı altında kalsa da SSCB’nin sosyalizm adı altında işgal ettiği yerlerdeki insan hakları ihlalleriyle karşılaştırıldığında bu tercihin tarihsel doğruluğunu ortaya koymaktadır.

XXI. yüzyılda durum farklıdır. NATO için Türk ve İslam dünyası artık hedef coğrafyadır. Bunu apaçık ifade ediyorlar. 500 yıllık Batı hegemonyası kökünden sarsılıyor. Asya Pasifik bölgesi dünyanın toplam üretiminin ana omurgasını oluşturmaya başladı. 2050 yılında Rusya nüfus olarak neredeyse İran gibi yarıya yarıya Türk ve Müslüman bir ülke olacaktır. Türkiye artık kayıtsız şartsız bir NATO’cu ve Atlantikçi bağla büyüyemez, çıkarlarını savunamaz. Şartları oturup yeniden konuşacağız.

İYİP milliyetçilerinin sorgusuz sualsiz Atlantik yanlaması, S400 ve Akkuyu konusunda Türkiye’ye yönelik eleştirileri Pentagon sözcülerinden daha şedittir.

Türkiye bu yeni jeopolitik dinamikleri okuyarak Doğu ve Batı dengesini kurmak durumundadır. Bu anlamda ABD Rand Corparation ve pek çok raporda Türkiye’de yükselen bağımsız milliyetçiliğe dikkat çekilmektedir. Yani MHP ve İYİP’in NATO ve Batı ittifakına yakın partiler olarak bu sosyolojiyi kapsayamadığına dikkat çekiliyor.

Atlantik gelecek dönemde siyasal iktidarı geleneksel NATO’cu çizgide tutmak için yanına NATO dinamiklerine daha pozitif bakan, Güneydoğu sorununda açılım sağlayabilme potansiyeli daha yüksek olan, aynı zamanda milliyetçi bagajı olan (dağğva yapıyoruz diyor bir kısmı hâlâ) İYİP gibi bir aktörle takviye etme eğiliminde olduğu gözlemlenmektedir. Devlet Bahçeli’nin “Fetö’yle, Yurtta Sulh Konseyi’yle iltisaklı olmakla açıktan suçladığı” Meral Akşener’e “ısrarla “hadi evine dön artık” çağrısı bu kaygının emarelerini bir ölçüde dışa vuruyor. Çağrıdaki derin çelişkiyi bile önemsemiyor. Akşener’in “makam aracında eve dönüş fotosuyla verdiği  cevabı” ince bir mizah, derin bir tahfif ve ironi içeriyordu. Bahçeli, iktidarın yeni duruma uygun milliyetçi kimlikli partiler arasında seçim yapma lüksünü elinden almak istemektedir. Devletin bekası için icap ettiğinde çaktırmadan iki hamlede masaya yaklaşma pratiği politik milliyetçilik mektebinde güçlüdür. Bu aşamada böyle bir çağrının karşılık bulmasını beklemeyiz, lakin “devletin bekası gardaş” diyerek şala sarılsa tadından yenmez! Milliyetçi tabanımız da bir çelişki görmeksizin sert şekilde –bitsin bu ayrılık ve hasret- diyerek “şiirler söyler”, alkışlar, bir kelam-ı kibar ve menkıbeyle de takviye eder.

Zira Türkiye’de politik milliyetçilik kadro ve taban olarak ekonomi politik bir perspektif, bir siyaset felsefesinden ziyade duygusal angajmanlar ve öznel tarih anlatılarından yapılan garip çıkarımlarla kendini ifade eder. Böylesi herkesin işine geliyor doğrusu.

Bu patinajdan devrimci bir bilinç sıçramasıyla çıkmanın gerekliliği anlatmak nafile.

AKP’nin Biden Amerika’sıyla kuracağı ilişki biçimi burada da etkili olacağa benziyor.

BİLİMSEL PERSPEKTİFİN YOL GÖSTERİCİLİĞİ

Küresel ölçekte neoliberal anlatı ve postmodernizm, saadet günlerinin sonuna geldi. Son küresel salgınla beraber bütün makyaji döküldü, riyakarlığı ortaya çıktı. Artık yeni siyasal ve sosyal koşulları açıklayamıyor, çözüm üretemiyor. İnsanlık yeni bir üretim ve paylaşım kültürü arayışının sancılarını çekiyor. Buna paralel olarak Türkiye’de bağımsız milli bir siyasal bilinç yükseliyor. Müdafa’â-yi Hukuk diye isimlendirebileceğimiz bu sosyoloji sağdan sola, çağdaş muhafazakarlara kadar geniş bir yelpazade %65‘lik bir tabana sahip. Rand Corparation, Center for American Progress raporlarında da bu vurgu var. İktidarın milyon dolarlık fonlarla beslenen dernek ve vakıflarına rağmen Türkiye’nin yegane stratejik bilgi üreten Mavi Vatandan, Türk kültür havzasına, üretim devrimine kadar Türkiye’nin yeni stratejik yönelimine “de facto” yön veren bu yeni bloktur.

Henüz bir kubbe gibi bu sosyolojiyi kapsayacak bir siyasal dil yok. Acizane benim bazı tekliflerim var, vaktiyle yazdım.

Türkiye artık ekonomi alanında duvara dayandı, üretim ekonomisi ve Atatürk modelinden başka seçeneği kalmadı. Fiili olarak tıpkı dış politikada olduğu gibi ekonomide de “üretim devrimi” programını takip etmek milli üretim potansiyelini savunma sanayii örneğinde olduğu gibi devreye almak durumundadır. Tarım ve gıda artık stratejik bir sektördür. Sayın Tarım Bakanının zannettiği gibi piyasanın gizli eli tarafından veya karşılıklı bağımlılıkla, ithalatla idare edilebilecek bir sektör değildir.

TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNİ BU KAVRAMLAR ŞEKİLLENDİRECEK

Yeni siyasal süreçte  kazanan vatan ve hürriyet kavramları olacaktır. Türkiye’nin geleceğini bu kavramlar şekillendirecektir. Kentli, orta sınıflara dayanan, eğitimli dünyayı tanıyan yeni bir milli sosyoloji yükseliyor. Bu sosyoloji MHP ve İyi parti geleneksel sert tokalaşma, gardaş, sert şiir  milliyetçiliğiyle, esnaf sohbetiyle konsolide edilemezler. Yepyeni bir gençlik var. Türkiye nüfusunun %60’lık kısmı 1980 sonrasında doğmuş. Kasabalardan, Anadolu kentlerinden üniversiteye gelmiş dağvacı abilerle tokalaşmak için heyecanlanan mahcup delikanlılar değiller artık. Bu sosyolojiyi garip sözlerle ve temelsiz fikirlerle ve kamyon arkası sözleriyle oyalayamazlar artık.

İYİ Parti en başından beri milli bir kitle partisi olma meselesini angajmanları ve yapısal sorunları sebebiyle ıskalamak durumunda olduğu gözüküyor. Kendine çizilen alana razı. Bir türlü anlayamadılar. Emekli bürokratların üniversite ve ocak anıları, şiir, tarih, edebiyat içinden devşirilecek eklektik garip sözleriyle bu yeni sosyolojiye yön verilemez. Bu anlamda Türkiye yepyeni bir siyasal dile ihtiyaç duyuyor. Bu siyasetin adı yurttaş hukuku etrafında Müdafa’â-yi Hukuk temelinde, insan odaklı, üretim ve bölüşümü dengeli bir eksene oturtmuş, ekolojik duyarlıklı çağı ve uygarlığı kucaklayan yepyeni bir perspektif olmalı. Yüzyılın başındaki milli toplumcu perspektif, Atatürk modeli yeni baştan harmanlanmalıdır. NATO’cu ezberler, mahfel dedikoduları bir kenara bırakılıp yeni çağın jeopolitik gerçeklerini dikkate alan “ehem mühim” tasnifi yapılmış a,b,c seçenekleri olan kısa, orta, uzun vadeyle kademelendirilmiş yeni yüzyılı kuşatacak bir ana strateji üretilmelidir.

“Kantin, otopark, imar rantı, %10 ekonomisini milli” diye sunanlara, liyakatsiz yakınlarını devlete boca edenlere, siyasi potlaç ekonomisine alternatif bütün Türk milletinin kimseye muhtaç olmadan geçimini temin edeceği bir yeni anlayış teklif ediyoruz.

Milli olmak budur.

Türkiye’de bu kaynak ve imkanlar vardır.

Yeter ki cehalete saplanıp kendi kendinizi imha etmeyin.

Yukarıda anlattık.

Tekrar vurgulayalım sosyolojisi %65’lik bir potansiyele yaslanır.

TBMM partilerinin politbüroları bu yeni sosyolojiyi okuyup yön verebilecek birikime sahip değil maalesef.

Keşke Türkiye’de bu düşünceye siyasal örgütlenmeye taşıyacak hakikaten bir derin devlet aklı, bir eşraf kültürü, bir entelektüel bilinç, bir halk duyarlılığı ve örgütlenmesi olsa.

“1908 ihtilâl-i kebirini idrâk etmiş, milli demokratik devrimin Türkiye konjonktürü ve Türk milliyetçiliği için elzemiyetine vâkıf her Türkçü, kurum-kuruluş ve odak içinde Ömer Nâci merhum gibi belagatli bir sesle haykırabilsek keşke”. Bir okurum böyle diyor.

Hegel’e Marks gibi; Marks’a Engels gibi; Salur Kazan’a Bayındır Han gibi; Bilge Kağan’a Tonyukuk gibi; Atatürk’e Fâlih Rıfkı gibi; simide çay gibi ahenkleri üretme zamanıdır.

Kültürümüzün mayasında vardır, yeter ki irade olsun.

Bizimkiler sert tokalaşma ve mahpushane anlatısının etkisinden çıkarlarsa, kutsadıkları bizim de çok şahıs olarak sevdiğimiz milliyetçiliği temsil eden politik kadroların ıhlamur içip yarenlik edeceği, cami ve okul mütevellisi, dernek ve vakıf yöneticisi olacağı günlerin geldiğini, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı devasa sorunları çözecek, büyük ihtiyacı karşılayacak birikimleri olmadığını görebilseler, bu iş yüzde elli tamam olur, keza diğer geleneklerdeki benzer düşünceleri paylaştığımız dostlarımız partizan bağlılıklarımızı kırarak bir Ocak etrafında toplanma zamanıdır.

Bugün Türkiye büyük bir yol ayrımındadır. Türk milliyetçiliği ekonomi politik ve antiemperyalist bir temel üzerinden kendini yeniden yüzyılın başındaki ideolojik berraklığa taşıyarak saçma sapan yükleri ve yorumları üzerinden atarak devrimci bir atılım için zemin olmalıdır. Milliyetçiler pazarı korumayıp neyi koruyacaklar.? Kimden alacak? Kime verecekler? Nasıl üretecekler? Bu soruların altı doldurulduğu zaman tablacı milliyetçiliğin gettosundan ve pazarcı çığırtkanlarının yönlendirmesinden kurtulup entelektüel bir zemine oturacak, halkı bilinçlendirerek yeniden kurucu bir ruh ve dinamizm oluşturacaktır. Dağğva, gardaş, ne var ne yok? Başkalarının fedakârlıkları üzerinden kariyer, çalıntı mahpushane anlatısı üzerinden rant devşirme duvara dayandı. Açıklayıcılığını kaybetti, karikatürize oldu.O güveç yendi bitti. Tek marifeti gözlüğün tek sapını ceketin yaka cebinden sarkıtmak olan müteahhit milliyetçiliği de tükendi.

Bugün sağıyla soluyla herkes müdafa’â-yi hukuk ve Atatürk perspektifinde, antiemperyalizm , üretim, kalkınma ve adaletli bölüşüm ilkelerinde bir asgari mutabakatla yürümelidir.

Gençler bu zemindedir.

Araştırmalar, kamuoyu bu noktada. Partilerin tabanları, partilerin üst kadrolarından tamamen farklı düşünüyor.

Kerhen destekliyorlar. Topluma yeni bir ses ve soluk örsle çekiç arasında mahkum olmadığımızı haykıran bir 3. yol

çağrısına ihtiyaç vardır

1969-1980 dinamizminin manevi ruhu ve samimi kadroları bu süreci hiçbir biçimde tasvip etmedi, edemez, etmeyecek. Çözüm o samimi temelin toplumsal meşruiyetine dayanan yeni bir okumadır.

Bu heyecan, güç ve irade sağıyla soluyla Türk milletinde vardır.

Bu düzen değişmeli!

 

Siyasal gündemin kısa bir tahlili

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

4 Yorum

  1. 10 ay önce

    Hocam aklına sağlık..Çok güzel yazı çok güzel analiz..Ben 3. yolun olacağına inanıyorum.Türk Milletinde ve bilhassa gençlerimizde bu ışık sizinde ısrarla belirttiğiniz gibi vardır.Nitekim Ümit Özdağ beyin sığınmacılar karşıtlığının halkta karşılığı olduğunu gören seyyar kıbleliler son haftalarda sürekli kendileriyle çelişen açıklamalar yapıyorlar.Kendileri için olan tehlikenin farkına vardılar.Seçime kadar sığınmacı politikalarında ciddi söylem değişikliği olacak..Ancak eylemlerini değiştirmez bunlar.Mansur Yavaş şu an bahsettiğiniz kitlenin mutabık kalabildiği tek kesişen kümedir.Saygılar..

  2. 10 ay önce

    O dediğiniz %65’lik bir sosyolojiye yaslanan tabana “…sağıyla soluyla herkes müdafa’â-yi hukuk ve Atatürk perspektifinde, antiemperyalizm, üretim, kalkınma ve adaletli bölüşüm ilkelerinde…” birleşerek “kubbe” olabilecek ne istek, ne niyet ne de birikim yok mevcut partilerde bu haliyle. ‘Kıdemli’ bir vatandaş olarak kaygımız; hayat pahalılığı, işsizlik, milyonlarca sığınmacı, kaçak göçmen adeta teşvik edilip doldurularak ve gözümüzün içine bakarak üstelik bunlara arka çıkılarak ülke neredeyse CIA’nın, MOSSAD’ın bir kıvılcımına göz göre göre hazır hale getirildi. Bir de ülkeyi bu hale getirenlere ve bu ortamı bilerek ve isteyerek yaratanlara söyleyecek bir çift lafı kalmayanlara ne diyelim? Ve o kubbe masa başında, pazarlıklarla falan kurulacak değil. Erken davranıp halkın kenetlenebileceği, halkın içinde olunarak bir liderlik örgütlenebilir mi bilmiyorum.

  3. 10 ay önce

    Sermaye birikimini tamamlamamış Türkiye gibi ülkelerde tek yol 1923-1938 aralığında Türk iktisat tarihinin açık ara en önemli sonuçlarını alan kamucu, plancı, halkçı modeldir……..

    Sizi okumak ..

    Bir sonra yazınızı

    BEKLEMEK..
    Anlatılmaz……

    Saygilarimla

    Cevapla
  4. 10 ay önce

    3.kez ….okudum .

    Saat 03.55…
    Uzaktayım…
    Evime dönünce..
    Baskı…..ince kalın…
    Mavi kırmızı…

    Kurşun kalem…
    Notlar …

    Bir daha okuycam..

    ” BIR YUZYILA IKI BAŞBUĞ SIĞMAZ ”

    şekil 1 A…

    Teşekkür ederim

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!