Sıyırarak mı ölelim onurluca mı? 

Gülümser Heper yazdı...

Sıyırarak mı ölelim onurluca mı? 

Toplumların kültürlerine göre “delilik” göreceli bir olgudur. Bizim kültürümüzde “deli” terminolojisi iki tip insan için söz konusu edilir. Misal “herif tam bir deli” dediğinizde adamın korku salan durumlardan kendini soyutladığını, ateşe benzin döktüğünü, gözünü budaktan esirgemediğini anlarsınız. Delilik yaftasının yapıştırıldığı bir diğer durum, zekâ sorunlu kimseler için söz konusudur. Misal otuz, kırk yaşında adam halen yedi sekiz yaşında bir zekâyla hareket etmekte, karar vermektedir. Hemen damgayı yapıştırır ve “deli, deli, kulakları küpeli” diyerek aslında zekâ sorunlu adamı deli olarak tanımlarız. Ancak günümüzde delilik kavramı bireysel sorun olmaktan çıktı. Delirdiğini algılama sorunu insan zekâsının sınırına takıldı.

Covid salgınının başlamasıyla birlikte tuhaf bir şekilde toplumlar delirdiler. Kadına, çocuğa, hayvana, güçsüze, kendine karşı şiddet, kin, nefret, öfke çığ gibi büyüyor. Kitlesel boyuta ulaşan ve çoğunluğun delirdiği bu sosyal olguya bir isim koymamız gerekiyor. Bizim kültürümüzdeki deli nitelemesi ile de uyuşmaması nedeniyle tanımlamanın doğru yapılması gerekiyor. Bu yeni durumda ne bariz bir zekâ sorunu ne de olguyu iplememe durumu söz konusu. O zaman toplum delirdi demek tam doğru değil. Batılılar bunu toplumsal histeri, toplumsal psikoz gibi cafcaflı terimlerle tanımlasa da ben bunu “millet kafayı yedi” gibi bizim kültürümüze daha uygun bir ifadeyle tanımlamak istiyorum. Millet kafayı yedi, ya da sıyırdı…!

Ortada bir gerçek var. Toplumsal sağlık krizi yalanının arkasında yüksek bir aklın tezahürü ile geliştirilmiş, ki buna damıtılmış da diyebiliriz, bir korku senaryosu var. Pompalanan korku gerçek tehlikenin boyutuyla orantısız. Misal çocuklarda ve genç erişkinlerde enfeksiyonun öldürücü potansiyeli çok düşük. 10 yaşına kadar olan çocuklarda ölüm oranı % 0.002 ve 10-25 yaş arasındaki genç erişkinlerde oran % 0.001 civarında. Ancak bütün çocuklar ve gençler hapis. Fark edileceği üzere ölüm oranları, pompalanan korku oranlarıyla uyumsuz.

Orantısız korkunun arkasındaki yüksek aklın kullandığı fetişlerden birisi maske. Yaşamakla ölmek arası bir seçim gibi sunulan maske ile oynaşma sahnelenirken, hayli renkli senaryolar görüyoruz. Uçakta maske takmayan bir bebeğin ailesinin uçaktan indirilmesinden tutun da, sittirik bir çocuk bezinin, bir vitaminin reklam filmlerinde bile ağzı maskeli çocuk kavramı zihnimize pompalanıyor. Enfeksiyon histerisi öyle bir boyuta ulaştı ki yıkamaktan ellerindeki yarıklardan kan sızan insanlardan tutun da enfeksiyon korkusundan hastane yerine evinde ölmeyi tercih edenlere kadar geniş bir spektrumda kafayı sıyırmanın her rengine her haline tanıklık ediyoruz. Beni en çok etkileyenlerden birisi otobüsten zorla indirilmeye çalışılan temizlikçi yaşlı bir kadının dramı idi. Evine gidebildi mi diye hala düşünüyorum. “Ulan Allah’ınız da mı yok?” diye o otobüstekilerin yakasına yapışmayı ne çok isterdim…  

Geçenlerde bir arkadaşım diyor ki “düşünebiliyor musun Gülümser hocam, adamın PCR testi pozitif çıkmış, mecburen karısını da eve göndermişler, sürekli bir arada ne olacak, olan olmuş ve karı koca birlikte olmuşlar”. “Yapma ya; Allah’ın işleri” dedim, kafamı bilgece sallayarak. Geçenlerde reis diyor ki toplumun üreme hızı düşmüş, olmazmış, olamazmış. Sevgili reisim, yine gerçek bir soruna parmağını başmış. Ancak bu Covid yüzünden “fukara karısıyla oynar” atasözünü dahi boşa çıkardık diyemiyoruz. Değerli diyanet işleri başkanımız covid koşullarında cinsel yaşamın nasıl olması gerektiğini bir anlatsa iyi olacak. Öyle ya Covidli koşullarda bu işin de bir örf, adet ve geleneğinin olması gerektiği apaçık ortadayken literatürümüze bir katkı yapması beklenmez mi?

Her işimizde olduğu üzere reisimiz bu konuya maruf. Reis her zamanki reis! Ancak bir de aydınlarımız var. Her şeye muhalif aydınlarımız covid histerisinde aydın olmanın sorumluluğunu her zamanki gibi masalarının başında icra ediyorlar. İnsanlık tarihinin binlerce yıllık savaşlar sonrası edindiği insanlık haklarının gaspında, aydın olmanın sınavını veriyorlar. Dünyayı masa başında kurtarmaya alışkın devrimci aydınlarımızın hal ve hareketlerini gördükçe çok özür…. gülesim geliyor. Onlar artık zoom toplantılarında devrim yapacak potansiyele ulaştılar. Doğru terminolojiyle zokayı yuttular, oltaya geldiler.

Değerli aydınlarımız, kıçlarını sandalyeden kaldırmadan zihinlerindeki engin teorik bilgiden gençliğin çıkarım yapacağına inanıyorlar. Hatta düşledikleri devrimin pratikteki uygulamasını Boğaziçi Üniversitesi’ndeki bir grup kafası karışık çocuktan bekleyenler oluyor. Cübbesini giymiş koca koca hocalar, çok bilmiş aydınlar, küreselcilerin mücadelesinde yeni insan tipi için sahaya sürdüğü bir grup gençlikten dünyayı değiştirmesini umuyor, isyanın dalga dalga yayılmasını bekliyorlar. Ne oldu sevgili aydınlar? Fısss… Yeni zoom toplantıları mı yapsanız; parlak makaleler mi yazsanız da insanlık tarihine geçseniz? O teorik birikimini küçümsediğiniz kasaba kurnazı siyasetçiler bile sizlerden daha gerçek…

Yıllar önce çok sevdiğim, iyi okullar bitirmiş hayli donanımlı iki arkadaşım yüksek paralar harcayarak, açılış kokteylleri düzenleyerek bir iş kurdular. İşin angarya kısmını hayli emektar bir halk çocuğu olan Murtaza’ya yüklediler. İş son derece kolay. Yurt dışından mal getirip satacaklar. Satacakları mal toplumun gerçek ihtiyacı, yani satılmaması mevzubahis olamaz. Ancak zaman geçiyor, para oluk oluk akıyor, ancak mal satılmıyor. Arkadaşlar sıfırı tüketmek üzere. Bir gün Murtaza ile karşılaştım. “Sorun nedir Murtaza?” dedim. Dedi ki “bak hocam bu adamlar çok iyi eğitimli değil mi?”. “Elbette kuşkusuz” dedim. “Bu adamların çevresi de var değil mi?”. “Var tabii ki” dedim. “Peki bu adamlar niye işte başarılı olamıyorlar?” dedi. “Niye ki?” dedim. “Hocam” dedi. “İşe bir gelseler, başarılı olacaklar…”. Baktım ki halk çocuğu bilge Murtaza, aydınlarımızın sorununu çözmüş. Ben duruma üzülürken o emek olmadan, kıçını kaldırmadan işin yürümeyeceğini anlamış. Aydınlarımız ve hocalarımız da işe gitseler bu istibdat yönetimine direniş ivme kazanacak da, gidecek aydınımız ve hocamız yok…  

İşin özeti şu: Çok fazla sorun var. Birincisi halkın yaşamın her alanında toplumu kontrol etmek isteyen bir üst akıl var. İkincisi toplum kafayı sıyırdı ve kontrollü bir çevrede yaşamayı kabul ediyor. Gir lan aha şu demir kafesle korunmuş odaya, orada fare gibi önüne atacaklarımı tırtıkla diyorlar ve o “Eyvallah” diyor. Üçüncüsü aydınlarımız da zokayı yuttular, ancak aydınım iddialarını sürdürmekte kararlılar. Halkın arasına karışmıyorlar ve her koşulda devrim iddialarını sürdürmek için halktan ayrı statüde bir deliliği paylaşıyorlar. Reis kafayı sıyırmış aydınlar enstitüsü kursa fena olmaz. Akıllı adamdır! Yapar mı yapar…

Sonuç olarak sağlıklı insanların maske giymesi, sosyal mesafeye uyması, kendini izole etmesi gibi yaptırımlar, hem kişilerin sağlığına olumsuz etkisi nedeniyle hem de toplumlara kafayı sıyırttığı için yanlıştır. Artmış intihar sayıları, böyle bir yaşamın insan doğasına uygun olmadığının kanıtıdır. Onurlu bir ölüm insan hakkıdır. İnsan hakkı olarak kalmak zorundadır. Bir fare gibi yaşamak yerine onurlu bir ölümü seçen halklar kazanacaktır. Bu direnişi de yapsa yapsa halkımız yapacaktır.