Siz önce kendi ellerinizi yıkayın! İnsanlık ve küreselleşme sırat köprüsünde

Siz önce kendi ellerinizi yıkayın! İnsanlık ve küreselleşme sırat köprüsünde

Salgın virüs dünyanın bütün ülkelerinde, bilim, sağlık, ekonomi, ahlak, psikoloji… İnsanlığın, tarihinin bu büyük sınavından ders çıkartacağını akıllanacağını mı sanıyorsunuz?

İki büyük dünya savaşı yüzlerce katliam ve hala süren savaşlar!. Koronovirüsün bizi daha kardeş daha temkinli doğaya daha duyarlı yapacağını mı sanıyorsunuz?

Güçlüler ayakta kalacak, yanlış eksik zayıf dirençsiz olanlar bir kez daha elenecek. Kapitalizm, şehvet, hırs, zenginlik, para, her şey tarihinin en büyük ölüm kalım savaşında, ya insanlık ya kapitalizm, şimdi, bu sefer kesin, sırat köprüsünden biri düşecek mi sanıyorsunuz?

Trump, Putin, Erdoğan, kurulu düzen değişecek mi sanıyorsunuz, sadece bir kaç aylığına sıralama değişti: Koronovirüs, Trump, Putin!

İnsanlık kitlesel ölümlerle sonuçlanan büyük salgınlara yabancı değil, kara veba Avrupa kıtasının bir yarısını öldürdü, bir yüz yıl önce bugünkü karantinaların aynısı kolera yüzünden uygulandı, İspanyol gribi milyonları götürdü. Kalanların akla bilime dayanışmaya sarılarak hurafelerin çürümüşlüğün üstüne yürüdüğünü mü sanıyorsunuz?

Milyonlarca insan kölelik şartlarında kaldığı yerden aynı çöp yığını şehirlerde kontrolsuz endüstriyel gıdalarla peşpeşe felaketlere sıra sıra bir kaç milyonunu kurban verip yine umursamaz gül gibi (!) yaşayıp gidecek!

Bilim insanları doğada yalnız ve çaresiz olmadığımızı sınırları dinleri diktatörlükleri aşan yepyeni bir ‘insanlık’ı ortaya çıkartacak mı sanıyorsunuz?

Şüpheniz olmasın diktatörlerin ve küresel şirketlerin köpekleri daha da çoğalacak.

Küresel ekonomi hızlı kalkınma yarışı insan sağlığını hiçe sayan denetimsiz endrüstriyel yiyecekler bir daha masaya yatırılacak mı sanıyorsunuz?

Sosyal devlet bir daha ortaya çıkacak, aşı, hijyen, en hayati ilaçlar artık parasız mı olacak sanıyorsunuz?

Geçin bu zavallı köle umutlarını. Koronovirüs çok geç kaldı! Ne denizinde balık bıraktık ne tarlasında buğday ne içilecek bir bardak su ne derin bir nefes çekecek havası kaldı, hala hangi yalan rüzgarlarıyla kendinizi avutuyorsunuz. Bir küçük şişe kolonyanın yüz lira olduğu bugünleri de unutursunuz.

Dünyamız yok olur gider kim bilir altı milyar yıl sonra bambaşka sıfırdan yeni bir dünya kurulur, ölümden sonra kum saatinin kumları düşmez, altı milyar yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçer, belki o yeni dünyada bir kiraz ağacı peygamber olur, kim bilir, bir kelebek Trump’ın Putin’in yerini alır, bu daha gerçekçi bir rüya!

İşte yaşadık gördük FETÖ’den daha vahşi mikrop mu var, milyonlarca gencin beynine yerleşti, bir orduyu ortadan kaldırdı, adam hala kalkmış DEVA diye parti kuruyor, baktınız mı listeye, otuz yıl TV’lerde Atatürk’e küfürler eden, sübyancılığı liberal özgürlükler diye öven, Zekeriya Öz ve Baransu’ları kahraman ilan eden virüsten beter liberalleri listesine almış, DEVA-ilaç diye hala bize kakalıyor! O sübyancı liberallerin ellerini yıkayıp yeniden piyasaya sürenler kim?

Awakening (uyanışlar) diye Robert De Niro ve Robin Williams’ın oynadığı galiba Oscar da almış bir film vardı. Nöroloji servisinde bir doktor mucizevi bir ilaç bulur. Ve hayatının otuz yılı heykel gibi kaskatı geçmiş, hiç kımıldayamayan hiç hareket edemeyen hiç tepki veremeyen hastalarını iyileştirir.

Bir gün serviste betona gömülmüş gibi kaskatı hastaları birden canlanır uyanır. Hastalardan biri de Robert De Niro. İlk işi ‘yürümek’ ister. Ancak hastaneden dışarıya bırakmazlar.

Robert De Niro, kendisi gibi hastaları dışarı çıkıp yürümenin gezmenin tadını çıkartmaları için hastaları isyana sürükler. ‘Yaşıyor olmanın anlamını insanlara anlatmalıyız’ der. ‘Arkadaşlar, sokakta o tarafa mı yürüyeceğiz bu tarafa mı artık biz karar veriyoruz’ der. Doktorlar kurulu Robert De Niro’ya karşı çıkar, sokağa çıkmasına izin vermez.

Ayakta durmak ellerini oynatmak yürümek ne kadar güzel bir şeymiş, hastalar tadını almış ama yasaklar yüzünden sokaklara çıkamaz.

Robert De Niro, kendini iyileştiren doktorlara dahi karşı çıkar, isyan ettikçe, eski hastalığı nükseder ve mucizeyi başarmış ayağa kalkmış ama ‘yasakları’ ‘yönetimi’ aşamıyor. Aşamadıkça yeniden ‘kaskatı’ ‘kımıltısız’ ‘hareketsiz’ günlerine geri dönüyor. Koronovirüsten sonra kalkıp yürüyebileceğimizi mi sanıyorsunuz?

Yani ‘karantina’ olmasaydı istediğimiz yöne kendimiz yürüyebilecek miydik? Yürümek gibi bir mucizenin farkında mıydık? İstediğimiz yöne yürümek gibi gücümüz var mıydı?

Kamboçya, Tayland, o taraflarda kaçak balıkçılık dünyanın gündemine oturdu, öyle ki, uzun mesafe gemileri yanlarına bir de tedarik ve gaz taşıyan bir gemi alıp uzak denizlere açılıyorlar, bir yıl okyanusta balina, köpek balığı bırakmıyorlar.

Gazeteciler dünya örgütleri peşlerine düşüyor, sebep, köle işçiler çalıştırıyorlar. Öyle ki köle işçileri birbirlerine satıyorlar, öyle ki, köleleri bıraktıkları ‘hapishane adaları’ var. Suyunu konservesini verip 15-17 yaşında çocukları bu hapishane adalara bırakıyorlar, diğer korsan gemiler sopayla döve döve gelip alıyorlar.

Köle çocuklar kırbaç sopa cezaları altında ömür boyu mahkumlar, kaçmayı çok istiyorlar ama, okyanus canavarları, gemideki işkencelerden de beter.

Hadi ‘kaçalım’ nereye kaçalım, eskiden kölelerin kaçacağı dünyanın başka bir tarafı vardı! Karantina kaldırıldığında sanki hapishanemizden kurtulmuş mu olacağız?

  1. Yüzyılda İran’da Hazreti Hüseyin’in şehit edilmesini her yıl bir kaç gün anan Şii Izdırap Tiyatrosu vardı. Şimdi burada yaşadığımız Izdırap Tiyatrosu kaç on yıldır kesintisiz sürüyor. Yunuslar’ın Nazımlar’ın Fatihler’in Atatürkler’in ülkesinde Nagehan Alçı gibiler iktidar olmuş kimse dokunamıyor! Koronovirüs bugüne kadar kaç kişiyi öldürdü, beşbin, onbin? Bu virüsler yüzbinlerce ordu mensubunu ortadan kaldırmadı mı? Ekranlar mı yıkanmalı ellerimiz mi?

Sonunda suçlu ellerimiz oluverdi, kolonya dökün, iyi gelirmiş? Vahşi kapitalizm döndü dolaştı sonunda ellerimizi suçlu buluverdi!

Her boka bulaşan ellerimizmiş?

Eller?

Saçlarımızı okşayan annemizin anneleri, hamur yoğuran çiğ köfte yoğuran, evet, en hareketli organımız, bu yazarlık pis gergin bir iş, şimdi klavyeyle meşgul ediyorum, yazı bitince yine konsantrasyon sürecinde bıyığımla sakalımla saçımla oynayacak, uyuz günlerimi hatırlıyorum kaşındığım. Suç aleti ellerimin tarihini hatırlamaya çalışıyorum. Sahi hiç düşündük mü ellerimizin trafiğini. Temas dokunma oynama ovma. Elle ilgili bir deneme okumuştum, Alaaddin lambasını ovuyor ve cin çıkıyor, mastürbasyonu böyle açıklıyor. Marangozun piyanistin elleri. Sevgilinin elini tutan. Avcuna bir kuş alınca.

Dikkat ettiniz mi çok eskiden insanlar yediği şeyi ‘kavrardı’ yedikleri şeyi helaliyle lezzetiyle temizliğiyle şöyle bir ‘ele geçirirlerdi’. Şimdi? Sofra başında didikleme çağındayız. Kuşku, şüphe, panik koronavirüs gelmeden daha ‘tadın’ önüne geçmişti. Şimdi bakıyorum kaşık tutmakla pisuvarda pipisini tutmak, şimdi yemekle işemek aynı donuk ifadesiz suratla!

Önümüze konulanı artık ne reddediyoruz ne tiksiniyoruz, önümüze konulanı ne çöp kutusuna atıyoruz ne hevesle arzuluyoruz? İtaatle sadakatla sustuğumuz önümüze koyan eller, kimin elleri?

Eller, bilinçaltıdır, önce sevinçle uzanır sonra ağzına atar, dikkat edin, kaç zamandır ‘lüp’ diye neşeyle yuttuğunuz bir şey kaldı mı?

Modern tıbba hastaların en büyük eleştirisi henüz koronavirüs gelmeden neydi, doktorlar bize hiç dokunmuyor, artık cep telefonları var, sevgililere dahi dokunamıyoruz.

Asıl yıkanması gereken KÖTÜ BİR GÜÇ’ün elleri, efendilerin elleri.

Oysa insan tehlike anında bir şeye tutunmak ister, çocuğuna annesine arkadaşına sarılmak. Yanımda vurulmuş bir arkadaşın elini tutmuştum, bir kaç dakika sonra cansız ellerin soğuduğu.. Elleri orada bırakmak.

Şimdi İtalya Yunan sahillerinde madenleri soyulan başlarına en gelişmiş bombalar atılan ülkelerinin çocuklarının elleri, sahile vurmuş eller. Aksine savaştan kaçan o çocukların ellerini koronavirüsten beter canavarın eli gibi görüyorlar.

Mesela aynı Avrupalılar katil FETÖ’nün PKK’nın elini tutuyor, çünkü bu katillerin kaçtıkları ülkede gözleri var. Ülkesiz yoksul sahipsiz altta kalmış çocukların ellerini kimler tutuyor? Ege Denizi’nde artık Tayland açıklarında olduğu gibi ‘hapishane adalar’ var.

Uzakdoğu denizlerinde o hapishanelerden kurtulan çocuklarla yapılan röportajlarda, çocuklar, ‘bir daha balık hiç yemeyeceğim’ diyor, karayı bir daha görmeyi hiç ummuyordum, içinizde karayı görmeyi hayal edebilen kaldı mı?

Oysa fişe takılı olmayan cep telefonlarına nasıl sarılmıştık, şimdi tıbbın insanlığın teknolojinin bilimin fişe takıp dizginleyemediği koronavirüs. Cep telefonunun kodunu açmak için Alaaddin’in lambası gibi gün boyu ovuyoruz. Ellerimiz tutma dokunma okşama tiryakisidir. Şimdi bu yazı bitsin onları koyacak yer bulamam, tedirginliğim gün boyu sürecek, ya bir yerimi kaşıyacağım ya elime sigara alacağım, ah ne bela, onları koyacak bir yer bulamamak. Çanta, cep telefonu, ağızlık, kahvede kağıt, pantolon cebi, direksiyon, otobüste tutacak askıları, su şişesi, kaşık, kapı kolu, ayna, para, ruj, tarak, hepsine artık katil gözüyle bakıyoruz, geçtim, ah, sevgilinin önce elleri sonra saçları da bu panikte pis katilimiz mi oluveriyor. Parkta dokunduğum çiçekler. Bedenimiz, ellerimiz, sünger gibi. Duada namazda secde ederken yüzüstü yerde neden gözlerimiz kapanır.

Ellerimizin birinci durağı, önce arzuyla uzanırız, ikinci durak, sevinçle ağzımıza götürürüz, üçüncü durak öperken yutarken dişlerken söyleyin neden ‘gözlerimizi kapatırız’.

Çünkü eller radar röntgen cihazı gibi temasla sevgiyle denetledi tattı kontrol etti ve sonra güven içinde ağza afiyetle gönderdi.

Ellerinizin uzanıp sonra ağzına götürmesinden iki şey çıkar, bir kendi iradeniz iki kendi kişiliğiniz. Kişiliğinizi seçimlerinizi beğenilerinizi okşamalarınızı sarılmalarınızı seçip seçip beğenen insan kimliğiniz elleriniz, ağzınızın tadı insan kimliğiniz kaldı mı?

Eskilerin lafıdır, boş duran eller şeytanın elleridir. Asırlar önce Anadolu’ya gelen seyyahlar Anadolu erkeklerinin her köşe başında yün iğirdiğini söyler. Annemi uyku tutmadığında yatağından kalkıp örgüsüyle zihnini meşgul ettiğini, şimdi bu klavyeyle meşgul olmasaydım, kim bilir ellerim ne boklar yiyecekti.

Vay anasını be, suçlu ellerimiz?

Ya görünmeyen gizli eller?

Bir milletin felaket anlarında yardım edecek koruyacak tedarik sağlayacak elleri en büyük gücü eli ayağı varlığı her şeyi organizasyonu Silahlı Kuvvetler’dir.

‘Silahlı kuvvetler’, ordu kitlesel felaketlere karşı en büyük organizasyon gücüdür. Bir milletin eli ayağıdır. Ordu herkesi eşitleyen milli bir organizasyondur.

Ellerimizi hangi görünmez eller kırdı?

Küresel şirketlerin kuklaları ‘profesyonel ordu’ deyip milli orduları dahi zengin-fakir eşitsizliğinin odağına yerleştirdi. Zengin çocukları askerlik yapmayacak ve yoksul halk çocukları cepheye sürülecek. Kölesi, köylüsü ordularla cumhuriyetten ortaçağın aristokrat sınıfı derebeyliğine bizi hangi gizli eller geri döndürdü.

Zenginleri ve siyasi sınıfı kayıran ‘eşitsiz’ yapılarla büyük felaketlere karşı savaşmak mümkün mü?

Felaket anlarında dahi yüksek maaşlı komutanlar torpilli siyaset sınıfı önce ‘kendilerini’ düşünüp kendilerini ‘kayıracak’, kendilerini ya da torpillileri öncelleyip tedarikleyecek ve asıl kitlesel panik o zaman çıkıp gelecek!

Ellerimizi kesip kopartan hangi görünmez ellerin felaketidir. Bu görünmez gizli eller kolonyayla sabunla yıkanır mı?

Türk Ordusu milli felaket anlarında kendi milli görevini ve varlığını ortaya koyabilmesi için zenginlerin kayırıldığı sınıflı yapısından vazgeçmeli. Ayrım gayrım yapmayan tertemiz elleri olmalı.

Köleler merhamet ister yurttaşlar hukuk. Ordumuzun asil elleri olmalı. Saçma sapan ‘profesyonel ordu’yu masaya şimdi kim yatıracak? Felaket boyutları-sınırları ve kitlesel panik taşkınlığını aşarsa, karantina ve tedarik organizasyonu hangi ‘kurumların’ eliyle yapacaksın.

Bütün bilim adamları bütün dehalar bütün siyasiler sırasıyla ekranda toplanıp ‘ellerinizi yıkayın’ demekle mi?

Görülmez ellerin kuklaları liberaller tek tip insan yetiştirmeyeceğiz mavalıyla okullarda ‘siyah önlük’ü kaldırıldı.

Oysa siyah önlük, zengin fakir herkesi eşitliyordu, işte 23 Nisan’ın yüzüncü yılı, tekrar bir daha herkesi eşitleyen siyah önlüğü, yurttaşların eşitliğini baş tacı edebilecek tertemiz eller kimde kaldı?

Çünkü halkın sağlığı kamu sağlığı ‘sosyal devlet’ eşitlik duygusu ve siyasetiyle ayakta kalır, işte gördünüz koronovirüs zengin-fakir ayırmıyor, anında zam anında karaborsa, felaket büyüdükçe iç karışıklık, birbirini boğazlama, ortaçağlardan beri felaketlerin sosyolojisi budur.

Vahşi kapitalizmin pis elleri yine manşette, hınzır bilimadamları(?) koronovirüsün ilk suçlusunu buluverdi: Elllerimiz.

Sosyal devleti ihmal eden kontrolsüz denetimsiz eşitsiz kalkınma vahşi kapitalizm ve sonuçları hiç değilmiş, suçlu ellerimizmiş!

Suçlu dolarlarınız diktatörlükleriniz dünyayı talan eden şirketleriniz. Suçlu altı milyar insandan daha çok kazanan yüz büyük şirketiniz. Suçlu köle fabrikaları gibi on-yirmi milyonluk denetimsiz şehirleriniz. Suçlu sıcak paranız, suçlu dünya bankasının direktifleri, suçlu insanlığın nefes borusu diye ilan ve iddia ettiğiniz borsalarınız. Suçlu, insanlığın temiz hava su beslenme gibi en zaruri ihtiyaçları dururken mezhep ve etnik sorunlar icat edip bu büyük insanlık dertlerini gaddarca kasıtla unutturup örtmenizdir.

Dokunan seven arzulayan sarıp sarmalayan uzanan bir el mi bıraktınız bizde.

Ellerimiz mi varmış?

Kim eline hangi çöpü verse hazırlop yutan, iğrenme tiksinme bilmeyen, hırsızlarla katillerle tokalaşıp kurtarıcı kahraman ilan eden elleri, kim verdi bize?

Suç aleti ‘ellerimizmiş’? Moliere’in Cimri oyununda, cimri ‘paramı sen çaldın, ellerini göster’ der. Zanlı iki elini öne çıkartıp gösterir, elleri bomboştur. Cimri: ‘öbür ellerini’ çıkart!

Öbür eller, hırsız, katil, üç kağıtçı, cani, sapık olan ‘öbür eller’, kolonyayla sabunla ovalamayla artık bir daha temizlenir mi? Hangi medya, hangi siyaset temizleyecek?

1832’de çıkan ilk gazete Takvim-i Vekayi’nin ilk başyazısı şöyledir: ‘…padişahın işlerinin gerçek manasını bilinir kılmayı hedeflediği…’. Aradan ikiyüz sene geçti. Bugün kesintisiz bütün medya aynı görevle çıkıyor, medyada ne değişti? Hala padişahın ellerini yıkıyor kokluyor öpüyor önünde bandolar milli marşlar dualarla temenna ediyor, padişah emirlerini anlaşılır kılmak için yayın yapıyor.

Bir avuç entellektüel Jön Türkler yüzelli yıl önce bir ‘anayasamız’ olmalı diye tarih sahnesine çıktılar, hepsi sürüldü, öldürüldü, yüzelli sene geçti, hala hepimiz, hepimizi ‘eşitleyen’ bir anayasamız olsun diye, zırnık ilerlemeden aynı başlangıç noktasında savaşıyoruz.

Kardeşlerim, evimize ocağımıza incir ağacı diken görünmez elleri kıramıyorsak, kardeşlerim, ellerimiz uzanmayı bölüşmeyi sarılmayı okşamayı yoklamayı unutmuş bilmiyorsa, hayat dünyamıza bir armağan değil, beladır.

Hanımlar, beyler, ellerimiz beynimizin kendi kararlarımızın bedenimizin faili kölesidir, şimdi ağzınıza tıkılan sokulan şeylere, hadi bu son günlerde açık dürüstçe konuşalım, kendi elleriniz mi karar veriyor?

Biri gözlerimizi bağlıyor, görünmez başkalarının elleri, pisliklerini hırsızlıklarını siyasetlerini hormonlu gıdalarını ağzımıza tıkıyor ve bu hazırlop marketing dünyadan, koronovirüs çıkıp gelene kadar, ne kadar memnunduk.

Önce, ellerimizi yiyeceklerimizi mi görünmez elleri mi vahşi kapitalizmi borsaları mı şehvetini mi işkencelerini mi eşitsizlikleri mi, önce, nereyi yıkayacağımıza karar verelim!

İnsanlığı eşitsizliği haksızlığı umursamayıp hiçe sayan patronlarının liderlerinin .ötünü yalayan sizler, önce dilinizi yıkayın!