Soner Yalçın ile Yılmaz Özdil neden papaz oldu?

Soner Yalçın ile Yılmaz Özdil neden papaz oldu?

BİR

Bir beş-altı sene önceye dönsek gadre iftiraya uğramış muhalif yazarların gün gelip birbirlerine düşman gibi olabileceği hiç aklıma gelmezdi. İyi, kötü, solcu, Kemalist, sosyalist, sosyal demokrat, vatansever herkes istilacı işgalci bölücü BOP’cu cumhuriyet ve ulus devlet düşmanı güçlerin ağır ihanetleri karşısında yalnızlığını anladı ve birbirleriyle kenetlemeye başlamışlardı.

Şaşırmayın, Soner Yalçın’la Yılmaz Özdil niye kavga edip papaz olur? Kırmızı Kedi Patronu Haluk Hepkon’la Yılmaz Özdil ne yüzünden kavga edip yataklarını ayrı serer? Uğur Dündar niye ayrılır? Hangi dünyayı bölüşemiyorlar!

Yoksa her biri dünyanın hepsini mi istiyorlar!

Üstelik hepsi aynı gazetenin aynı yayınevinin yazarları değil miydi?

Neyi bölüşemiyorlar!

Sevgili muhalif okuyucu, sahi, neyi bölüşemiyorlar!

Aralarındaki husumet bir fikir ayrılığı yüzünden mi, birisi diyelim kamucu sosyalist diğeri daha sosyal demokrat vb. olduğu için mi? Ya da biri HDP ortaklığına sıcak bakıyor diğeri karşı çıktığı için mi, hiçbiri değil!

Mesela ben de yatağımı ayrı serdim ama niçin ayrı serdiğimi söyledim, Kaftancıoğlu ve İmamoğlu putçuluğuna sürüklenmeyi muhalefet için çok tehlikeli bulup, daha dengeli ve mesafeli ve şartları mutabakatı olan bir ‘destek’ten yana olabileceğimi bu sütunlarda yana yakılı haykırdım.

Oysa bu ağbilerin kavgası, başka!

Tipik soygun suç filmleri gibi banka soyan çete paraları arasında bölüşemez ve birbirlerini öldürür, böyle demiyorum, çünkü böyle olmadı, ama insan merak ediyor, peki neyi bölüşemiyorsunuz?

Oysa çok şamatalı ve eğlenceli yazılar yazıyor nefis siyasi çıkışlarda bulunuyordunuz, hayrola?

Kardeşlerim, gün gelir hepsini tane tane dibinden derininden yazarız, şimdilik şunu bilin, veba salgını bir ideolojiye bir köye bir tarafa ait değildir, salgından kimse kaçamaz.

Veba salgınından telef olmak istemiyorsanız vebanın mikrobu parayla ilişkilerinize dikkat edeceksiniz, çünkü para ahlak ve inancınızı ortaya koyar. Yoksa hepsi lafa gelince Atatürkçü ve yedikleri içtikleri onlarca yıldır ayrı gitmeyen insanlar. Ve konuşmaya yazmaya gelince mangalda kül bırakmazlar, ama, işte, koca koca adamlar koca koca gazeteler koca koca kitaplar koca koca laflar, ama işte?

Deyip geçelim, ama, işte?

Siyasetin etik duruşuyla uyumlu kişiliğiniz olmadan muhalefet hiç olmaz, ilerleyen günlerde döneceğiz Amerika’nın altın madeni yıllarında madende birbirlerini öldüren kovboyların muhalefetin maceralı hikâyesine.

İKİ

Veryansın Tv’de haberini okumuşsunuzdur, CNN Türk’te dalaşmalı bir tartışma programı. Yeniçağ Yazarı Murat Ağırel’in önceki belediyenin yandaşlara verdiği ‘reklam’ desteğinden bahsediyor, derken, yandaş Hadi Özışık, ‘ben Ağırel’i aradım, kardeşim, bize verileni yazıyorsun da kendi candaşlarına-yoldaşlarına verdiklerini niye yazmıyorsun’, diyor. Evet, Murat Ağırel, İmamoğlu’nun kendi yandaşlarına verdiklerini niye yazmıyorsun? Ve sonra, Hadi Özışık İmamoğlu’nun kendi sitesine de reklam verdiğini söylüyor, vay vay vay, ifşaata bakın!

Yani İmamoğlu, beslemeyi-desteği keseceğim diyordu ve iktidar el değiştirdi ama yandaşları beslemeye devam ediyor, yandaş kendi ağzıyla söylüyor.

Ekran başında, insan, vay vaaay, vay diyor, gırtlaklarına kadar b.ka batmışlar, giden de gelen de değişmemiş, iktidar değişse de besleme-destek hiç değişmemiş. Osmanlı’dan beri aynı Beyazıt Meydanı, aynı güvercinler, hangi iktidar gelse, yem’ler değişmedi, yemleyen değişmedi.

Şimdi muhalif seçmen, benim bu satırlarımı şöyle eleştiriyor, sen de hiçbir şeyi beğenmiyorsun kardeşim, öyle diyorsun, doğru, ama, sence hangisi daha az vahim!

Hocaya sormuşlar, hocam yaz sıcak kış çok soğuk dersin hiçbir şeyi beğenmezsin, Nasreddin Hoca: Yahu bahara laf eden çıktı mı, der.

Bugün itibariyle Halk TV’nin ören bayanı Medya Mahallesi yöneticisi Ayşenur Arslan’ın gözdesi CHP’li vekil İlgezdi’nin rujunu sürmeyen kuaförü kocası belediye tarafından kapatması haberini önce Veryansın Tv yazdı, sonra herkes yazdı. Bütün Türkiye konuşuyor da, bir ODA TV neden yazamadı?

ÜÇ

‘Şeyh uçmaz mürit uçurur’ gibi akıl almaz vaatlere çok yatkın bir seçmen kitlemiz var.

İlkokulundan bugüne sorgulamak lazım? Lisede şu okuduğumuz divan edebiyatı kalıplarıyla mı başlasak, failun failun… Boğaz’ın kenarında yazılmış altı asırlık Divan Şiirleri’nde neden bir kez ‘martı’ kelimesi geçmez, oysa martıyı her gün görüyor yaşıyorlar?

Çünkü Divan edebiyatının dili ‘sembolik’ bir dildi, yani başka bir âlemin dili!

Martı, ise ‘gerçek’tir.

Başlayalım, destan, mit, masal, efsane gibi anlatılar başka şeydir, mesela ‘tarihi’ anlatım başka şey. Mesela Alaeddin’in Lambası masala girer, tarihi bir hadise değildir, ama tarihte anlatılan bir hikayedir. Lambadan cinin çıkması ‘tarihi’ değildir. Okuyucu da cinin gerçekte çıkmadığını hepimiz masal olduğunu biliriz.

Dini kitaplar, menkıbeler, mucizeler, ölmüş tavuk’u canlandırdı, gibi menkıbeler ‘tarih’ değil, başka tür bir anlatımdır.

Mesela dini kitaplarda Tanrı kuluna emirler yağdırır.

Ancak bu mucize ve kerametlerle eğitimini tamamlamış ya da zihni bunlarla doldurulmuş insanlara, siyasi lideri şeyhi de, bir şey anlatsa, söylese, siyasi liderinin şeyhinin her şeyini ilahi emir gibi üstüne alacaktır.

Yani, dini menkıbe, mucize, mit, efsane, destan okuya okuya tarihe insana olaylara bakışınız ‘dağılır’.

Mesela imkânsız projelere kolayca inanacak bir zihniniz olur.

Şimdi Tayyip Erdoğan’ın projelere bakışı ve Tayyip Erdoğan’ın projelerine taraftarlarının bakışında bu ‘anlatıların’ (söylence) sizce de etkisi yok mu?

Olayları-kişileri-projeleri ‘efsaneye’ dönüştürmeye neden meyilliyiz?

Efsanelere gerçekmiş gibi olmuş gibi yaşanmış gibi neden bakarız!

Efsanelere mucizelere gerçekmiş gibi bakan kitleler sadece İslamcı sağ muhafazakarlar değil, veba salgını her yerde, İmamoğlu’na destek veren (aydınmacı?) aydınlarda da gördük, İkinci Atatürk gibi yazıp çizecek raddeye gelmişlerdi?

Kardeşlerim, efsanelerde insan ve insanın küçük sorunları ve gerçekler ve imkanlar silikleşir.

Koskaca yüz milyar dolarlık Kanal İstanbul’un yanında bir genç kızın açlıktan intiharının lafı mı olur?

Ve efsane ve söylenceler sabittir, yani, 15. asırda anlatılan Ferhat-Şirin için dağları deldi, bugün de anlatılır, hikaye değişmez, hatta, bugün buldozer greyder hafriyat kamyonları var, Ferhat’ın işi dünden daha kolay görünür.

Bu ‘efsanelerin’ ‘dini metinlerin’ tehlikeleri de çoktur, işte, İsrailliler, Tevrat’ın Tarihini yani eski Ahit’te anlatılanları Ortadoğu’nun bugünkü gerçeğine taşımışlar ve bitmeyen Ortadoğu savaşlarına sebep, bu efsane tarihtir! Kubbe tül Sahra’yı kaz altından Süleyman Tapınağı, Ağlama Duvarı’nı kaz altından başka bir tarih? Ve aynı ‘sabit’ ‘değişmeyen’ sorunlar, iki bin yıl önce de aynı nefret aynı düşmanlık başka bir Tanrı bugün de aynı.

Tarih hiç ilerlemedi, bunca keşif bunca icat, bunca yeni modern imkan elimizde, ama, tarih ve savaş ve nefret ve mucize ve ilahi anlatı, santim değişmedi.

Kanal İstanbul’u kazdıkça da altından ‘efsane’ ‘mit’ ‘mucize’ ‘menkıbe’ ‘masal’ çıkıyor, şaşırmıyoruz!

Çünkü bu ülke Tayyip iktidara gelmeden asıl kazıyı beyinlere yapıverdi, gerçekle efsaneyi miti ayırt edemeyen bir nesil!

DÖRT

Görüntüyle anlatılır bir sinema dili vardır, yazıyla anlatılır bir edebiyat dili vardır, ayrıca, ‘üsluplar’ vardır, ayrı başlık, geçelim.

Üzerinde çok konuşulur ancak bilimsel olarak çok da çalışılmamıştır, kabul edelim, tartışma programlarıyla oluşmuş artık bir ‘ekran’ dili vardır. Sinir uçları ve sigorta kablolarının her akşam bilerek kastederek kontak ülkeyi aleve yangına salan…

Mesela manşet başlıklar seçilmesinin bir sebebi vardır, münakaşadan öte ‘dalaşma’ ‘hırlaşma’ için uygun hazımsız kifayetsiz esersiz psikopatlar lazım.

Ekrana hâkim iktidar, otorite, ekranda tartışılacak konuları ‘kendi seçer’. Mesela otuz uzun yıl laik-şeriat ve başörtüsünü seçti. Mesela on uzun sene ‘açılım’ ve Kürt Sorunu’nu seçti.

Mesela, sık sık 28 Şubat’ı seçer.

İktidarı besleyip iktidarı güçlendirecek konular, bu konuların seçilme sebebi, orduyu tasfiye etmek ülkeyi açılım’a hazır etmek İslamcılara ve liberalleri iktidara taşımak içindi.

Mesela Cumhuriyet tarihinin en ağır sokak çatışmaları (iç savaş) 1980 öncesinde beş bin gencin ölümüne sebep oldu? Geçen kırk senede beş bin genci kim öldürdü niye öldü kimler gazladı yönlendirdi, sadece yıldönümlerinde anma babından birkaç satır, üstünden atlanıp geçildi, yani ekranlarda tartışılmadı.

Oysa beş bin gencin ölümüne sebep olanlarla sonrada laik-şeriat ve başörtüsü ve 28 Şubat gibi tartışmaları açıp başlatanlar saikler sebepler ve kukla oynatıcılar, aynıydı.

12 Eylül öncesi ölümler ve sonraki işkencelerin başlığı açılmadı, neden, çünkü bugünkü siyasi iktidarın mağduriyetini beslemek için kenardan dolaşacak başka konu başlıkları gerekiyordu.

Her şey o kadar çabuk oldu gelişti geçti ki, hiçbiriniz asıl mağdurları upuzun kırk yıl hiç fark edemediniz değil mi?

Oysa asıl mağdur 12 Eylül öncesi ölen öldürülen beş bin genç değil mi?

Ya da otuz uzun yıl AB’ye gireceğimiz cennet gibi rüya gibi anlatılıyordu, AB’ye girmek gökkuşağının altından geçip başka bir dünyaya girmekti, dile kolay otuz uzun yıl tartışıldı, AB’yi öyle yücelten böyle kutsayan böyle anlatan, görülmemi duyulmamış bir heves iştahla anlatıldı.

Ancak ne tuhaftır otuz uzun yıl Avrupalıların da ‘lahana’ ekip ıspanak marul büyüttüğü bizim ekranlarda hiç anlatılmadı, tek satır yazılmadı.

Lahana kelimesiyle AB hiç yan yana gelmedi. Sizce de zihin ve algı üzerinden üstünde düşünülmesi gerekmez mi? Çünkü Avrupa deyince büyük otomobiller büyük sanayi evrensel insan hakları dile getiriliyordu, ama lahana kelimesiyle ya da domuz yetiştiriciliğiyle AB’nin hiç yan yana getirilmeyişi? Kendi zihin kodlarımızla ilgili? Bizi zihnimizi ‘güdüleyen’lerle ilgili?

Geçelim.

Halkın gerçek kahrı mağduriyeti sıkıntıları gerçekleri başka ama ekran koro’ları kırk yıldır başka telden konuşuyor.

Halktan istedikleri siyasi reaksiyonu alabilmek için yeni konu başlıkları gerekiyor ama meşhur mağduriyet konuları hiç değişmiyor!

Ve kendi ‘seçtikleri’ konular tartışılırken tartışmacılar ne kadar pespayeleşirse izlenme oranları o kadar artıyor, bu tuhaflığa tüm dünyalılar çoktan alıştı.

Ancak ertesi gün aynı tartışma aynı oyuncularla kaldığı yerden devam ettiriliyor, hırlaşma kıvamını bulana kadar, buna da alıştık.

Ancak burada da tuhaf bir ‘son’ sahnesi var ekran tartışmalarının: bütün tartışmalar ‘çıkışsız’ kalıyor, zaman yetmedi, diye bitiyor: Gırtlağına kadar boka batıp rezil olanlar ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi yine güle oynaya takdim edilerek sahne alabiliyor, kişilik ve ahlakla ilgili yeni bir dünya yeni bir din icat ediliyor.

İzleyicinin sindirimiyle ilgili bir sorunu da olmadığına göre?

Galiba ekrana çıkanlar ‘sorun’u tartışmak ve açmakla ve anlatmakla ilgili hiç değil, kendi söylevlerinden büyük zevk alıyorlar ve bu ‘tatmin’ onlara yetiyor, yoksa ekranlar çok ucuz çok kolay çok kısa yoldan üç-beş atak cümleyle kahramanlığın önünü açtığı için mi rağbet görüyor.

Ve hamasi noktalar ve keskin noktalar ve kişisel reaksiyonları ve sert üslupları ve hırlaşmaları ve konunun bokunu çıkarmalar ve lafı alakasız başka konuya çekmeler ve mantıksız konularla bağ kurmalar ve sıkıştıkları her konuda kadim konular 28 Şubat, Menderes’in asılmasını son koz pey gibi sürmeler, ve lafını tamamlayamama isyanları, gibi, ekran tartışmaları, yüzlerce ayrı başlık altında incelenmesi gereken bir rezillik komedyası! Hanım spikerler ne kadar ağır makyaj yapsa da irin irin akan pisliği açık kalmış lağımı kapatmak defetmek mümkün değil.

Ülke yanmış ülkenin değerlerine hakaret edilmiş dıngıllarında değil, böyle bir özgürlük, tarihte hiç bir coğrafyada görülmemiş.

Ekran otoritesi kendine çok güveniyor, göz boyama dilleriyle hayatın gerçek acılarını-görüntülerini bastırabileceklerini düşünüyorlar, haklılar, çok da başarılılar, siz ekran başında sakalınızı yolun tırnaklarınızı yiyin kafanızı kırın, ülkeniz için paniğe kapılın onlar kırk yıldır bildiklerini okuyorlar.

Aslında iktidar-muhalif hepsi gerçeklerden kaçıp ekrana sığındılar.

Üstelik ellerindeki en sert en kızgın en ters en aksi en cahil en vurdumduymaz en utanmazları ekrana sürmekte mahirler.

Oysa ekran transparan yani geçirgen oluşuyla mucizevidir, çünkü suratları mimikleri de gösterir, bu yüzden cazibesi dayanılmazdır.

Ayrıca ekran kendini kullanmak isteyenleri de muhalefeti de bayır aşağı rezilliğin içine yuvarlar, itibarları sıfırlanır, ancak bundan hiç biri gocunmaz, çünkü konuşulan kendileridir, alternatif olmadıktan sonra, yine kazanan mutlaka kendileri olacaklarını da bilirler.

Burada bir acayiplik vardır, izleyici memnun olmaz ama izler, hatta izleyici kavga istemediğini söyler ama kavga bitip tartışmacı didaktik bir dile girdiğinde sıkılır izlemez.

Didaktik tarafı olmasa bu sefer izleyici tartışmayı ‘basitlikle’ suçlar. Özeti ekran tartışmasında kazanmak mı ister yoksa konuyu enine boyuna öğrenmek mi ister, yanisi ekranda tartışmayı yöneten dışındaki herkes ne istediğini aslında hiç bilmez.

Ekran aynı zamanda canavarın ağzıdır, ciddiyet ve sorumluluk isteyen konuları şarlatan bilim adamları tantanacı iktidar vekillerine ekran sofrasında birlikte lüpleyip lüpleyip mideye indirirler, yaylaları, ormanları, imarları, sahilleri, yutuverirler.

Ve bu bitmeyen zokayı izleyici bu kazığı her defasında fena yer. Çünkü izleyici ekranın kim olduğunu bilmiyor. Ekrandaki tartışmaların ilk işinin ekran sahibinin servetini iktidar ilişkilerini izleyiciye unutturmayı başarır, sizce acayip değil mi, bu ekran sahiplerinin servetleri siyasi ilişkileri tek bir kez neden tartışılmaz, neden muhalif tartışmacıların ağzından bir kez olsun dile getirilmez. Faili söylemedikten sonra olayı Binbirgece Masalları gibi bin yıl anlatır bitiremezsin. Mesela belediye başkanıyla ekran sahibinin nasıl bir ilişkisi var, bilen var mı? Mesela ben biliyorum! Bu yüzden ekrana niçin çıkartıldığını anlıyorum.

Ekran, uyutarak tali konulara odaklayarak başka gerçek tartışmaları gölgeleyerek unutturarak görevini yerine getirir.

Ekran, bakarkördür, atgözlüklüdür ve dangalaktır, tartışma sürerken, yöneticimiz şöyle uyarılarda bulunur: Kısa kesin, derine inmeyin, birkaç cümle lütfen, vs.

Bir zaman evim Bahçeli’de zemin katındaydı ve karşımızda Allah’ın belası bir kasap dükkanı vardı. Kasap kemikleri akşamları hemen kapı önündeki çöpe atıyordu.

Gece yarısı otuza yakın köpek Dikmen Sırtları’ndan inip geliyordu. Tam hırlaşarak yemeye başlıyorlardı ki başka bir köpek çetesi dahi geliyor ve sabaha kadar bir meydan savaşı.

İki sokak çetesinin savaşı, böyle bir savaşı hayatımın hiçbir yerinde görmedim. Hiç bir polis gücü hiç bir apartman ahalisinin gücü onlarca köpeğin birbirini parçaladığı bu savaşı bitiremedi, ekran karşısında boşuna beklemeyin, sıra size ve günlük sorunlarınıza hiç gelmeyecek.

Sabah kalkar kasabın önündeki savaştan kalan kemik parçalarına bakardım, haydaaaa, sabaha kadar bir mahalleyi uyutmadılar ve savaştılar, ancak, kemikler parçalanmamış, sıyrılmamış kemirilmemiş, hayret, kemiklerin o lezzetli ilikleri yerinde, çünkü kemikler kırılıp ilikleri yutulmamış.

Köpeklere, küfür ederdim, ulan ilikler yerinde duruyor, sabaha kadar bir mahalleyi niye uyutmadınız?

Yoksa köpeklerin sabaha kadar dalaşı bir ‘şamata mıydı’?

Ekranlarımız hala ağzına layık kıvama gelinceye kadar geceyi velveleye veriyor hazla iştahla azgınca ekranı yangın yerine horoz köpek dövüş kafesine döndürüyorlar, muhalefeti iktidarı bu sahneleri çok seviyor, bayılıyorlar.

Koyunlar, tavuklar için dünyanın en aptal hayvanı denir, çünkü, sürüklendikleri yere giderler, uçurumdan yuvarlanan koyun hikayeleri ya da önlerine atılan her şeyi hatta kendi pisliğini dahi yiyen tavuklar!

AKP’li CHP’li artık kimse tartışmacı, hep aynı ekranlara sürükleniyorlar, ne sürüklenmesi canım, koşuyorlar. Hepsinin istisnasız karakter sorunları var. Hepsi istisnasız çağımızın en traji-komik tipleri! Allah’ım bu nasıl bir kişilik nasıl bir insan türü ülkeyi bölüp parçalamak bedava, cumhuriyet kahramanlarına en ağır iftiralar gırla gidiyor. Atatürk’e yaptığınız hakaretlerin onda değil yüzde değil binde değil milyonda değil milyarda birini sahibiniz Ciner’e yapın, bakalım o ekranda sizi tutuyor bir daha konuşturuyor mu?

Oysa tam tersi, ekran sahipleri dövüş hayvanı yetiştiricisi gibi. Kızgın boğaları, koçu keçileri. Huysuz rodeo atlarını, vahşi köpekleri, çok iyi tanıyor ve her akşam ışıklı ‘arenasını’ hazırlıyor! Yere göğe koyamadığınız belediyeleriniz de aynı yandaş isimlere sitelere ekranlara hepsi aynı yerlere reklamlarını veriyor, bu unutulmaz mucizevî tartışmalar bin yıl sürsün, kendinizi ülkenizi çocuklarınızın acılarını sahipsizliğinizi bin yıl daha unutun, diye…