Sonradan keşfedilen bir değer: Katherine Mansfield

featured

Ali Yıldız yazdı

İngiltere’nin sömürgesi olan Yeni Zelanda’nın başkenti Wellington’da, 14 Ekim 1888 tarihinde dünyaya gelen Kathleen’in, kalabalık bir ailesi vardı. Asıl adı, Kathleen Mansfield Beauchamp olan Katherine, dört kardeşiyle birlikte Wellington’da büyüdü.

Bankacı olan babası, 1903 yılında İngiltere’ye dönmeye karar verince, eğitimine İngiltere’de devam etti. Aradan üç yıl geçmiş, Belçika ve Almanya’ya gidip yeni ülkeler görmüş olmasına rağmen, Yeni Zelanda’yı unutamamıştı, bir eksiklik duyuyordu, doğduğu topraklara geri döndü. Sonunda aradığını bulmuş, kısa öyküler yazmaya başlamıştı.

1908 yılında, yazarlığını gösterebilmek için Londra’ya gitti ama, ne yaparsa yapsın, hayatı boyunca tanınan bir yazar olamayacak, ancak ölümünden sonra anılmaya başlanacaktı. Özel hayatı çalkantılıydı. Kendisinden on bir yaş büyük olan kocasını, evlendiği gün terk etmiş, ardından ikinci bir evlilik daha yapmıştı. Hem erkeklerden hem de kadınlardan hoşlanıyordu.

1917 yılında hastalandığında, doktorların koyduğu tanı verem olmuştu. Başka bir ülkede yaşamaya karar vererek, ölüm tarihi olan 9 Ocak 1923 tarihine kadar, Paris’te yaşadı. Ömrünün son dönemlerinde, kendisi gibi Fransa’yı mesken tutan Aldous Huxley, Virginia Woolf, David Herbert Lawrence ile arkadaşlık eden Katherine Mansfield, ölümünün ardından tanınmaya, İngiliz yazınına kattığı kısa öyküleriyle, beğeni toplaya başladı.

[email protected]

 ____________

Katherine Mansfield

BAYAN BRİLL *

Pırıl pırıl bir gün olmasına karşın –mavi gökyüzü altın rengi ve kocaman ışık benekleriyle bezenmişti, sanki Jardins Publiques’in üzerine beyaz şarap serpiştirilmiş gibi– Bayan Brill kürkünü sırtına aldığına memnundu. En küçük bir esinti yoktu, ama ağzınızı araladığınızda bir bardak buzlu suyu yudumlamak üzereymişsiniz gibi hafif bir serinlik geliyor ve arada sırada nereden geldiği belirsiz bir yaprak düşüyordu gökyüzünden salına salına. Bayan Brill elini kaldırıp kürküne dokundu. Ne kadar cici! Ona yeniden dokunmak çok hoştu. Onu o gün öğleden sonra kutusundan çıkarmış, naftalinlerini silkelemiş, bir güzel fırçaladıktan sonra, ovalayarak o minicik donuk gözlere yeniden hayat vermişti. “Bana neler oluyor?” diyordu hüzünlü minik gözler. Kırmızı yorganın üstünden kendisine yeniden göz ucuyla baktıklarını görmek ne kadar hoştu!… Ne ki, siyah bir nesneden oluşan burun örselenmişti. Nasılsa bir darbe yemiş olmalıydı. Zararı yok –vakti gelince azıcık siyah mühür mumu derdine deva olurdu– ille de gerekirse… Küçük yaramaz! Evet, gerçekten de böyle görüyordu onu. Sol kulağının yanı başında kuyruğunu ısıran küçük yaramaz. Sırtından çıkarıp, kucağına yatırmak, okşamak geldi içinden. Ellerinde, kollarında bir karıncalanma hissettiyse de, yürümekten olmalı diye düşündü. Nefes alırken, göğsünde hafif ve hüzünlü bir şey –hayır, tam olarak hüzünlü değil de– yumuşak bir şey geziniyordu sanki.

Öğleden sonra birçok insan kendini dışarıya atmıştı, geçen pazardan çok daha fazla. Bando da geçen pazardan daha yüksek perdeden, daha neşeli çalıyordu. Nedeni, sezonun açılmış olmasıydı. Çünkü bando yıl boyunca her pazar çalmasına karşın, sezon açılmadan hiç böyle olmazdı. Yalnızca yakınlarına çalar gibi çalarlar, dinleyenler arasında hiç yabancı yoksa nasıl çaldıklarını pek umursamazlardı. Hem bugün şef de yeni bir ceket giymemiş miydi? Ceketin yeni olduğundan Bayan Brill’in kuşkusu yoktu. Bando şefi ayağını yere vurup, öttü ötecek bir horoz gibi kollarını çırptı; yeşil çardakta oturan bandocular da gözlerini notalardan ayırmadan yanaklarını şişirerek çalgılarını üflediler. “İncecikten” bir flüt sesi duyuldu –çok hoş!– parlak damlacıklar döküldü birbiri ardı sıra. Bayan Brill, bunun tekrarlanacağını adı gibi biliyordu. Yanılmadı da; hafifçe başını kaldırıp gülümsedi.

“Özel” yerini onunla paylaşan yalnızca iki kişi vardı: Ellerini kocaman oymalı bir bastonun üstünde kavuşturmuş, kadife ceketli, efendiden bir yaşlı adam ile işlemeli önlüğünün üstünde bir yün yumağıyla dimdik oturan iri bir yaşlı kadın. Konuşmuyorlardı. Bu da Bayan Brill’in hevesini kursağında bırakıyordu, çünkü konuşmalara kulak kabartmayı sabırsızlıkla beklerdi. Dinlemiyormuş gibi yapıp dinlemekte, kendini bir an için de olsa yanı başında sohbet eden insanların yerine geçirmekte eline kimsenin su dökemeyeceğine inanırdı.

Yaşlı çifte yan yan baktı. Belki de birazdan gideceklerdi. Geçen pazar da her zamanki kadar ilginç geçmemişti. Bir İngilizle karısı, adamın kafasında felaket bir hasır şapka, kadının ayaklarında düğmeli potinler.  Kadın gözlük takması gerektiğini söyleyip durmuştu; biliyordu, takmak zorundaydı; ama gözlük almak boşunaydı; nasıl olsa kırılacaktı, gözlüğün dayandığı görülmüş şey miydi? Adam ise adeta sabır taşıydı. Önermediği gözlük kalmamıştı – altın çerçevelisinden tutun da, sapları kulaklarınızın arkasına geçirilenlere, burun köprüsünün iç kısmında minik plaketler bulunanlara kadar. Yok, hiçbirini beğendirememişti. “Hepsi de burnumdan aşağıya kayar.” Bayan Brill kadını sarsalamamak için kendini zor tutmuştu.

Yaşlı çift bankta hâlâ heykel gibi oturuyordu. Ne yapalım, hem ortalıkta seyredilecek o kadar çok insan vardı ki. Çiftler ve gruplar, çiçek tarhları ve bandonun bulunduğu çardağın önünde piyasa yapıyor, durup konuşuyor, selamlaşıyor, sepetini parmaklığa dayamış olan yaşlı dilenciden bir demet çiçek alıyorlardı. Küçük çocuklar da onların arasında itişip kahkahalar atarak koşuşuyorlardı; çenelerinin altındaki büyük beyaz ipek fiyonklarıyla oğlan çocukları, kadifelere ve dantellere bürünmüş, oyuncak Fransız bebeklerinden farksız kız çocukları. Arada sırada da minik bir bacaksız birden ağaçların altından yalpalayarak ortaya fırlıyor, durup etrafa bakındıktan sonra “pat” diye poposunun üstüne oturuveriyordu; annesi de o saat genç bir tavuk gibi ayaklarını kaldırarak kısa adımlarla fırlıyor, çocuğun imdadına yetişirken zılgıtı vermekten de geri kalmıyordu. Bazıları da banklarda ve yeşil iskemlelerde oturuyorlardı, ama bunlar her pazar gelen hemen hemen aynı insanlardı –Bayan Brill’in hep dikkatini çekmişti– hemen hepsinde bir gariplik vardı. Tuhaf, sessiz, hemen hepsi de yaşlı insanlardı; etraflarına sanki karanlık küçük odalarından –hatta dolaplarından!– az önce çıkıp gelmişler gibi bakınıyorlardı.

Çardağın arkasında sarı yaprakları aşağıya eğilmiş ince belli ağaçlar, ağaçların arasından incecik bir çizgi gibi görünen deniz ve mavi göğün ötesinde altın damarlı bulutlar.

Bando, bum-ça, bum-ça! trum-trum! bum-ça! diye çalıyordu.

O sırada kırmızılı iki genç kız geldi, onları mavili iki genç asker karşıladı, gülüşüp kol kola girdiler gittiler. Başlarında tuhaf hasır şapkalarıyla asık suratlı iki köylü kadın, sevimli boz eşeklerini çeke çeke geçip gözden kayboldu. Donuk bakışlı, solgun yüzlü bir rahibe telaşlı adımlarla geçip uzaklaştı. Çok güzel bir kadın göründü, elindeki menekşe demetini yere düşürünce, küçük bir oğlan arkasından koşup demeti uzattıysa da kadın çiçekleri alıp mikropluymuşlar gibi fırlattı attı. Olur şey değil! Bayan Brill, bu davranışı takdir mi etsin, ayıplasın mı, bilemedi! Bu sefer de ermin şapkalı bir kadınla gri giysili bir adam, tam önünde karşılaşmasınlar mı? Adam uzun boylu, sağlam yapılı, kellifelli; kadın ise saçları sarıyken aldığı ermin şapkayı takmış başına. Gel gör ki, artık her şey, saçları, yüzü, hatta gözleri bile o külüstür ermin şapkanın rengini almış; yıkanmış eldivenin içinde dudaklarına dokunmak için havaya kalkan eli sarıya çalınan minik bir pençe.

Ah, onu gördüğüne o kadar sevinmişti ki –bayram etmişti! Öğleden sonra rastlaşacaklarını bilmişti sanki. Gittiği yerleri, sahilde nasıl gezindiğini anlatmaya başladı. Çok güzel bir gündü – o da öyle düşünmüyor muydu? Hem, belki o da?… Ama adam başını salladı, bir sigara yaktı, derin bir nefes çekip dumanını ağır ağır kadının yüzüne üfledi ve kadın kıkır kıkır konuşadursun kibriti bir fiskede fırlatıp yürüdü gitti. Ermin şapkalı kadın oracıkta bir başına kalakaldı; yüzünde daha da ışıltılı bir gülümseyiş. Ama bando bile onun neler hissettiğini anlamışçasına daha yumuşak, daha sevecen çalıyor, trampet “Küstah! Küstah!” diye tempo tutup duruyordu. Ne yapacaktı bakalım? Bakalım şimdi ne olacaktı? Bayan Brill’in merakı uzun sürmedi, kadın arkasını döndü, hemen oracıkta başka birini, daha kibar birini görmüş gibi elini kaldırdı ve koşar adım yürüyüp gitti. Bando da yeni bir tempo tutturdu, her zamankinden de daha hızlı, daha neşeli çalmaya başladı; Bayan Brill’in bankında oturan yaşlı çift kalkıp oradan uzaklaştı; müziğe adım uydurmuş, hoplaya zıplaya ilerleyen uzun favorili garip bir ihtiyar yan yana yürüyen dört kıza çarpınca az daha yere devrilecekti.

Ah, o kadar büyüleyiciydi ki! O kadar eğleniyordu ki! Burada oturup olan biteni seyretmeye bayılıyordu! Bir oyun gibiydi. Tıpatıp bir oyun gibiydi. Arkadaki göğün boyalı bir dekor olmadığına kim inanabilirdi ki? Ama Bayan Brill, burayı bu kadar heyecan verici kılanın ne olduğunu, ancak küçük kahverengi bir köpek minik bir “sahne” köpeği gibi, uyuşturulmuş minik bir köpek gibi olanca ciddiyetiyle hızlı hızlı gelip sonra ağır ağır oradan uzaklaşınca keşfetti. Buradaki herkes sahnedeydi. Yalnızca seyirci değildiler, yalnızca seyretmiyorlardı; oynuyorlardı da. Onun bile bir rolü vardı ve her pazar buraya geliyordu. Bir pazar gelmese mutlaka farkına varırdı biri; ne de olsa gösterinin bir parçasıydı. Ne tuhaf, daha önce hiç böyle düşünmemişti! Hem, her hafta evden aynı saatte çıkmak için titizlenmesinin de –gösteriye geç kalmamak için– İngilizce öğrencilerine pazar öğleden sonraları ne yaptığını anlatırken kendini bir tuhaf hissetmesinin, utangaçlığa kapılmasının da nedeni bu olsa gerekti. Hiç şaşmamalı! Bayan Brill az kalsın yüksek sesle gülecekti. Sahnedeydi. Haftada dört gün öğleden sonraları bahçede uyurken gazete okuduğu yatalak ihtiyar düştü aklına. Pamuk yastıktaki o güçsüz başa, çukura kaçmış gözlere, açık ağza, havaya dikilmiş burna o kadar alışmıştı ki. Adamcağız ölecek olsa haftalarca farkına varmayabilirdi; umurunda olmazdı. Ama kendisine gazete okuyanın bir oyuncu olduğunu birden anlayıvermişti adam! “Bir oyuncu!” Yaşlı baş hafifçe kalkmış, yaşlı gözlerde iki ışık beneği titreşmişti. “Oyuncu musun sen, bakiim?” Bayan Brill de elindeki gazeteyi sanki orada rolünün sözleri varmış gibi şöyle bir düzeltip, nazikçe, “Evet, ne zamandır oyunculuk yapıyorum,” demişti.

Bir süre ara vermiş olan bando yeniden çalmaya başladı. Canlı, neşeli bir parça çalıyorlardı, ama yine de insanı hafifçe ürperten bir şey vardı –nasıl söylemeli?– hüzün değil –yok, hüzün değil– insanda şarkı söyleme isteği uyandıran bir şey. Melodi yükseldi, yükseldi, ışıklandı; Bayan Brill’e az sonra herkes, oradaki herkes şarkı söylemeye başlayacakmış gibi geldi. Gülüşerek birlikte yürüyen gençler başlayacaklar ve onlara kararlı ve yürekli erkek sesleri katılacaktı sanki. Ve sonra kendisi, evet kendisi ve banklardakiler de hep birlikte eşlik edeceklerdi –alçak perdeden, fazla yükselip alçalmadan, harikulade– dokunaklı… Bayan Brill’in gözleri doldu ve bütün oradakilere gülümseyerek baktı. Evet, anlıyoruz, anlıyoruz, diye geçirdi aklından –gerçi onların ne anladıklarını bilmiyordu ya.

Tam o sırada bir oğlanla kız gelip daha önce yaşlı çiftin oturduğu yere oturdular. İki dirhem bir çekirdektiler; birbirlerine vurgundular. Esas çocukla esas kız, oğlanın babasının yatından geliyorlardı elbette. Ve hâlâ bir şarkı mırıldanan Bayan Brill o titrek gülümseyişini hiç bozmadan kulak kesildi.

“Hayır, şimdi olmaz,” dedi kız. “Burada olmaz, yapamam.”

“Neden olmazmış? Bankın öbür ucunda oturan şu salak ihtiyarın yüzünden mi?” diye sordu oğlan. “Ne işi var ki burada –bayılmıyoruz ya ona! Muşmula suratını görmek zorunda mıyız?”

“Sen asıl şu kürküne bak, amma komik,” diye kıkırdadı kız. “Aynı kızarmış mezgit gibi.”

Oğlan öfke içinde, “Cehenneme kadar yolu var!” diye söylendi. Sonra da, kıza, “Hadi ama, ma petite chère.…” (1) dedi.

“Hayır, burada olmaz,” dedi kız. “Daha olmaz.”

Bayan Brill eve dönerken fırından bir dilim ballı kek alırdı. Pazar keyfiydi bu onun. Kek bazen bademli, bazen de bademsiz olurdu. İkisinin arasında büyük fark vardı. Bademli çıkarsa keki eve minik bir hediye, beklenmedik bir sunu gibi götürürdü. Bademli pazarlarda eve kadar zor sabreder, hiç oyalanmadan çaydanlığın altını yakardı.

Ama bugün fırının önünden geçip gitti, merdivenleri çıktı, doğruca küçük karanlık odasına –dolaptan farksız odasına– girdi, kırmızı yorganın üstüne oturdu. Uzun süre öyle oturdu. Kürkü çıkardığı kutu yatağın üstünde duruyordu. Kürkün kopçasını çabucak açtı; bakmadı bile, çabucak kutuya koydu kürkü. Ama tam kutunun kapağını kapatıyordu ki, bir şeyin ağladığını duyar gibi oldu.

 

(1) Küçük sevgilim.  

* Katherine Mansfield, İngiliz ve Amerikan Edebiyatında Kısa Öykünün Büyük Ustaları, Öykü, Yayına Hazırlayan ve Çeviren: Celâl Üster, I. Basım: Kasım 2016, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 127-131.

 

Sonradan keşfedilen bir değer: Katherine Mansfield

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!