‘Sosyal devlet’ mi, ‘devletçilik’ mi?

featured

Faik Kurtulan yazdı

Son yıllarda birtakım boşluklardan istifade ederek Atatürk’ün partisini ele geçiren liberal sermaye uzantıları partinin anayasası olan altı oktan nasıl kurtuluruz hesapları yapmaktadırlar. Bu yazımızda 2020 yılında yapılan son kurultayda bir oldu bitti ile parti programından kaldırılan “Devletçilik” ilkesini ele alacağız.

Hatırlanacağı üzere kurultay bitimine çok az bir zaman kala, üzerinde hiç tartışılmadan bir oylama yapılmış, Kılıçdaroğlu ekibinin hazırladığı 13 maddelik “İkinci Yüzyıla Çağrı Beyannamesi” seri bir oylamayla kabul edilmiş ve kurultay sonlandırılmıştı. 13 maddelik beyanname tıpkı “Halkçılık Beyannamesi” veya Dokuz Umde” gibi bir çıkış gibi sunulduğundan kurultay delegesi aldatılmış ve beyanname oybirliği ile kabul edilmişti. İktidarın meclisten geçirdiği torba yasalar misali 11. Madde olarak konulan “Sosyal Devlet” ilkesi bize devletçilik ilkesinin artık iyice yürürlükten kaldırılmakta olduğunu gösteriyordu. Atatürk’ün partisinde “Sosyal Devlet “ilkesi ancak, liberal sermayenin bir direktifi olarak Kemalizm’i yok sayan bir sosyal demokrat yönetici kadrosunun “Devletçilik” ilkesini ikame etmek üzere koyduğu bir göz boyama vaadi olabilirdi.

Şimdi gelin sosyal demokrasi karşıtlığımızın içini dolduralım:

Liberal sistemde devlete egemen sermaye zaman zaman ya aşırı üretmekten ya da tüketicinin alım gücü zayıflığından şikayetçi olarak “bu kadar üretimi nasıl pazarlayacağız” derler. Onlara göre çözüm “Sosyal Devlet” uygulamalarıdır. Çalışanlara ücretsiz eğitim ve sağlık sağlarlar, hatta kolay emeklilik uygulaması getirirler, hatta huzursuzluk çıkmasın diye muhtaç halk kesimlerine devlet eliyle maddi ve ayni yardımlar yaparlar   ama gün gelir devlet bütçesinin büyük bölümünün kendi sırtlarına yük olarak bindirilmiş vergilerden sağlandığını söyleyerek “bu işçi sınıfı da tembelleşti artık” der ve devletin karşılıksız verdiği eğitim ve sağlığa prim uygulaması yönünde baskı yapmaya başlarlar.  Bu maaşlardan prim kesme işi de kendilerini tatmin etmediği kertede bu kez de emekliliği zorlaştırırlar. Yani “sosyal devlet” uygulamaları ekonomik konjonktüre bağlı ve geçici uygulamalardır. Bugün vardır yarın bir kararname veya yasayla yürürlükten kaldırılabilir. Bu da işveren kesimini rahatlatır. Bir parti ile halka verdiklerini başka bir parti ile geri alabilirler. Yani “sosyal devlet” uygulaması liberal kapitalizmin can simididir.

Eğer halk kazandığı hakları geri isterse devleti elinde tutan sermaye çalışanı gerektiğinde şiddete başvurarak sustururlar. Birgün ekonomi yine sıkıştığında bir sosyal demokrat parti iktidara getirerek yine “sosyal devlet” uygulamalarını devreye sokarlar. Halka verilen haklar çoğunlukla kalıcı olmaz. Liberal sermaye ortam uygun olduğu taktirde bu uygulamaları muhafazakâr veya liberal partiler eliyle de yürürlüğe koyabilirler. Son yıllarda Avrupa’da çalışanlar kazanmış oldukları ücretsiz eğitim ve sağlık haklarını yitirdikleri, emeklilik primlerinin yükseltildiği görülmüştür. Sosyal Devlet haklarına fazla iştah duymayan yabancı işçiler siyasi bir sorun haline gelmiş, sosyal demokrat partiler büyük oy kayıplarına uğramış, “ırkçı” olarak nitelendirilen partilerde büyük oy artışı gözlenmiştir.

Liberal sermayenin can simidi olan “Sosyal Devlet”, arada bir başvurulan ancak toplumu hiçbir şekilde kapitalist sistemin acımasız boyunduruğundan çıkarmayan bir sistem halindedir. Devletin fiatlara müdahale hakkı dahi yoktur. Halk duruma uyandığında ise Avrupa’da görüldüğü gibi en azından seçim sandıklarında bu sistemden kurtulmaya çalışmaktadır.

Oysaki erken cumhuriyet dönemi devletçilik anlayışında özel sektör de “kamu hizmeti” veren kuruluşlardan kabul edilmekteydi. Yani özel teşebbüs sadece kendi çıkarları için çalışamazdı. İşçisini doyurmayan, kazandığını hep kendisinde tutanaşırı kazanç için fiatlara devamlı zam yapan ve topluma yarar sağlamayan teşebbüsü devlet rap-u zapt altında tutmakta, gerektiğinde toplumun aleyhine çalışan teşebbüsü son kertede kapatma yetkisini elinde tutmaktaydı. Zaten böyle bir şirketi devlet kapatmasa bile kendi mesleki kuruluşu cezalandırmakta, hüküm süren “lonca ahlakı ve kurallarıyla” etik ticaret kurallarına meslek örgütü üyelerini uymaya mecbur ederdi. Bu konuda meslek örgütleri çok önemliydi. Meslek kuruluşları aralarında dayanışma ve demokratik ilişkiler içinde olur ve tekelciliğe de izin vermezdi. Ülkede tüm siyasi ve ekonomik kararlar meslek örgütleri temsilcileri tarafından TBMM’de alınmaktaydı. Meslek örgütleri bugünkü liberal sistemi temsil eden çıkar grupları değil, toplumun ortak çıkarını savunan kuruluşlardı. Selçuklu ve Osmanlı’dan gelen meslek örgütleri dayanışması erken cumhuriyet döneminde devlet hakemliğinde devam ettirilmekteydi. İşçi kesimi de kendi kurduğu meslek örgütü vasıtasıyla kendi haklarını savunuyor, pazarlık yapıyor ve meslek örgütleri dayanışması sınıf çatışmasına da gerek bırakmıyordu. Atatürk’ün yeni düzeninin mahiyetini bir türlü anlamayan ve dış odaklara bağlı olarak toplum içinde sınıfsal karşıtlık üzerinden çatışma yaratan sosyalist ve sosyal demokrat partilerle sol dernek ve yayın organları da bu nedenle kapatılmıştı (1925 Takrir-i Sükûn Yasası).[1] Çünkü farklı fakat birbirine ihtiyacı olan zümrelerin birbirleriyle çatışarak değil, uzlaşarak çalışmaları gündeme alınmıştı.

Devletçilik anlayışında devlet aralarında sorun bulunan meslek kuruluşları (işçilerin de bir meslek kuruluşu vardı) arasında hakemlik rolü üstlenmekte ve sorunların çözülmesinde yardımcı olmaktaydı. Sosyal Devlet uygulamalarında ise devletin özel teşebbüsü dizginlemek gibi bir görevi bulunmamaktadır. İşçi ile işveren arasındaki pazarlık “özgür pazarlık” olarak anılır, işçi kendi meslek örgütünü ve ahlakını oluşturamaz ve sarı sendikalara mahkûm edilir. Bu durumda devletin de hakemliği sermayeye bir müdahale olarak görülür.

Keza devlet, özel teşebbüsün kârlı görmediği alanlarda belli ihtiyaçları karşılayabilmek amacıyla üretime kendi işletmeleriyle katkıda bulunur, eğer o alanda işletme yoksa kendi adına açardı. Bu devlet işletmeleri ileride kara geçtiği taktirde yine özel sektöre devredilirdi. Bu tür bir devlet müdahaleciliği sosyal devlet uygulamalarında bulunmamakta, devletin işletme yahut fabrikalar açması liberalizme karşı çıkılması olarak görülmektedir. Oysaki devlet müdahaleciliği dendiği zaman devletin üretime katılması hem istihdam hem de ekonomik ihtiyaçlar açısından en gerekli müdahalelerden biridir.

Devletçilik, kapitalizmin dizginlendiği ve özel teşebbüsün kendi dışında toplum yararına da faaliyet göstermeye zorlandığı ahlaki bir sistemdir. Bugün uygulanmayışının yegâne sebebi sermayenin sömürürken hiçbir tahdit veya sınırlamaya tahammülü olmayışıdır.

Halkın farkındalığı bu acımasız paylaşım sorununu çözeceği için Atatürk döneminin “Devletçilik” ilkesi gözlerden kaçırılmakta ve sol görünümlü bir aldatmaca sistemi olarak “sosyal devlet” sistemi önümüze dayatılmaktadır. Çözüm, halkın Kemalizm’i yeniden hatırlaması olarak görünmektedir.

 

[1] Her ne kadar Takrir-i Sükûn yasası Şeyh Sait isyanını takiben çıkarılsa da sol partilerin kapatılış nedenlerinden biri parti programlarında “ulusların kaderini tayin hakkı” olsa da önemli nedenlerden biri de toplumun sınıf mücadeleleri ile çekişmelere kapılmaması nedeni de büyük bir önem taşımaktaydı. Yeni sistemin uygulanabilmesi için sınıf çatışmalarının engellenmesi gerekmekteydi.

‘Sosyal devlet’ mi, ‘devletçilik’ mi?

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

2 Yorum

  1. Soslu devlet…

    Devletçiliğin sosa batırılmış hali

    Cevapla
  2. 2 ay önce

    Ulusal ekonomi oluşumu için devletçilik tarihi bir zorunluluk ,ne yazık ki emperyalizmi öğrenmedikçe bunun bilincin de olunmuyor ve geri dönüş belası yaşanıyor. Bilgilendirici yazınız için teşekkürler varolunuz.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!