Şovenizm ve büyük tehlikeler

Şovenizm ve büyük tehlikeler

Nicolas Chauvin gerçekten yaşadı mı, yoksa Fransa’nın İkinci Restorasyon dönemine (1815-1830) özgü kurgusal bir karakter miydi? Bu sorunun yanıtı bilinmiyor.

Napoleon Bonaparte’ın mecburi askerlik hizmeti getirerek 1804’te kurduğu Büyük Ordu’ya (Le Grand Armée) katıldığı, Napoleon Savaşları sırasında on yedi kez yaralandığı iddia edilmiştir. Chauvin, Waterloo Savaşı’ndan sonra, ki bu savaşın son muharebesinde İngilizlere “Eski Muhafız ölür fakat teslim olmaz!” diye haykırdığı söylenmiştir, coşkusunda en ufak bir azalma olmadan, nostaljik bir tutumla Napoleon dönemini yüceltmiş, aşırı ve tutkulu vatanseverliğin simgesi olmuştur.

Ne var ki Cogniard kardeşlerin yazdığı La Cocarde Tricolore (Üç Renkli Kokart) piyesi 1831’de sahnelendikten sonra Chauvin’in şöhretinde dramatik bir değişim görülür. Piyeste Chauvin savaş heveslisi, durmadan nutuklar atan saf bir köylü asker olarak tasvir edilmiştir. Zamanla Chauvin karikatürleşmiş, gülünç bir karakter olarak vodvillere, komik oyunlara konu olmuştur.

Bir karakter olarak Chauvin, ardında “şovenizm” gibi ciddi bir kavram bırakarak, zaman içinde tarihin sislerine karışıp kaybolmuştur.

Kavram, aşağı yukarı bir yüzyıl içinde, aşırı tutkulu mensubiyet duygularını belirten geniş bir anlam kazanmıştır. Gerçeklik duygusunu kaybedecek ölçüde kendi milliyetine bağlılık (şoven milliyetçilik), hatalarını göremeyecek ölçüde kendi siyasî partisine tapınma (parti şovenizmi) ya da her neyle uğraşıyorsa içinde yer aldığı grubu her şeyin üzerinde tutma (grup şovenizmi) saplantısına şovenizm denilmiştir.

Şovenizm büyük tartışmalara kavramsal çerçeve de oluşturmuş, mesela I. Dünya Savaşı sırasında II. Enternasyonal, kendi tekil ülkelerini destekleyen “sosyal şovenistler” ile dünya savaşını iç savaşa dönüştürmek isteyen komünistler arasında şiddetli bir bölünmeye uğramış, bunun üzerine binlerce sayfa teorik metin döşenmiştir.

Savaştan sonra “şovenizm” kavramı, Almanya’nın I. Dünya Savaşı’nda bozguna uğrayarak Versailles Barışı’nı (1919) kabul etmek zorunda kalması türünden büyük krizlerde ve topyekûn büyük savaşlarda patlak veren, yurttaşların en şoven kesimlerinin şeytanlaştırılmış iç düşmanlar bularak onları sokak ortasında tepelemelerine yol açan bir tür toplumsal histeriyi anlatmak için kullanılmıştır. Kavramın kapsamı zamanla inanılmaz bir genişliğe ulaşmış, mesela erkeklerin kadınlara üstünlük taslamasına “erkek şovenizmi” denilmiştir.

Yaroslav Haşek’in Aslan Asker Şvayk romanı (1921) şovenizm histerisiyle dalga geçerken, savaşın felaketlerini ve anlamsızlığını anlatan bir taşlamadır. Çok sonra Bertolt Brecht, romanı oyunlaştırarak (1943) Şvayk’ı komik bir anti-militer karakter olarak II. Dünya Savaşı sahnesine taşımıştır. Oyunu sanırım 1971’de Dostlar Tiyatrosu’nun Ankara turnesinde, AST’ta izlemiştim. Şvayk’ı Genco Erkal oynuyordu.

Aslında başka bir şey yazacaktım fakat masanın başına oturunca “sosyal şovenizm” kavramı aklıma düştü. Siyasî iktidar katından pompalanan şovenizm rüzgârı beni etkilemiş olabilir. Ayrıca ABD’de zenci Floyd’u boğarak öldüren polisin ismi de tuhaf: Derek Chauvin! Her neyse…

Bu “sosyal şovenizm,” aynı zamanda, her bakımdan iflas etmiş, kuyruğu sıkışmış, düşerse yargılanacak, düşmezse ülkenin başını belâya sokacak iktidarların başvurdukları son maniveladır. Kendi toprağına ve kültürüne bağlı olan, normal bir hayat, sosyal güvenlik, daha yüksek hayat standardından başka bir şey istemeyen halkın vatanseverlikten kaynaklanan saf ve doğal milliyetçiliğini alırlar, tarihî efsanelerle harmanlayarak onu bütün dünyaya meydan okuyan, sadece dış düşmanları değil, özellikle iç düşmanları tepelemeye hazır vahşi ve kibirli bir güce dönüştürmeye çalışırlar. Bir yanda ülkeyi kuşatan muazzam düşmanların yarattığı büyük tehlikeler, öte yanda tehlikenin bertaraf edilmesi hâlinde ulaşılacak muazzam imkânlar vardır. Yapmanız gereken tek şey, iktidarın emirlerine sorgulamadan itaat etmek, başınızdaki Führer, Duçe, Caudillo ya da Reis her kimse, ona güvenmektir. O her şeyi bilmekte, sizin yerinize düşünüp karar vermekte ve sırat-ı müstakimle topunuzu selamet istikametinde sevk ve idare etmektedir.

Fakat öte yanda, söylemin histeriye varan şovenist boyutu gerçek tehlikelerin var olmadığı, paranoyak olmanız da takip edilmediğiniz anlamına gelmez.

Çaktırmadan bizi içine çekmekte olan şu Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı koşullarında Türkiye’nin tıpkı Birinci Paylaşım Savaşı’ndaki gibi Balkanlar-Ortadoğu-Kafkaslar anaforuna kapıldığını görmemek için ahmak olmak gerekir. Siyasî iktidar diplomatik imkânlarını hızla kaybetmekte, ekonomik güçle ve bölünmemiş bir iç cepheyle desteklenmeyen askerî gücünü fazla öne çıkarıp kendi kitlesinde şovenist bir dalgalanma yaratarak bütün başarısızlıklarını gözlerden saklamaya çalışmaktadır. Sevr haritalarının daha sık görüldüğü bir sırada ekonominin denetimini kaybeden ve dış politikada tam bir çıkmaza saplanan siyasî iktidar şovenizmi körükledikçe, bizatihi bir güvenlik sorunu, vatanın bütünlüğü ve milletin selameti için büyük bir tehdit ve tehlike hâline gelmektedir.

Böyle durumlarda siyasî iktidarın akıllı olması, sorumlulukları paylaşması, adını koymasa bile bütün tarihsel örneklerde görüldüğü gibi bir tür “savaş kabinesi”yle çalışması; tecrübeli diplomatların, askerlerin, iletişim uzmanlarının politik kaygılardan uzak bir tutumla strateji üretmelerine izin vermesi gerekir. “Kooptasyon” (dahil etme, kararların oluşturulduğu alanı genişletme) işini beceremeyen siyasî iktidarın korona salgınıyla birleşen ağır iktisadi krize eklenen savaş koşullarında, tek marifeti İngilizce konuşmak olan gençler, İhvancı akademisyenler, özelleştirmeci iş adamlarından oluşan bir avuç danışmanla Saray odalarına kapanıp memleketin kaderine hükmetmek için debelenmesi, ileride tarihe geçecek büyük bir sorumsuzluk olur.

Çok tuhaf bir dönemden geçmekte olduğumuzu kabul etmek durumundayız. Kendisini hangi ruhsal sâiklerle, neden lider gibi göstermeye çalıştığını anlayamadığımız (kendinize bir sorun bakalım, liderler ne yapmışlar, nasıl davranmışlar da lider olmuşlar!), hayatında tek bir sahici politik başarısı olmayan, askerlik bile yapmamış karakter sahibi politik şahsiyet, elinde silahı paraşütle savaş meydanına atlamış, ömrünü askerlik mesleğine vermiş emekli generale, mealen, “sen askerlikten anlamazsın, biz partide toplantı yapıp senin askerlik mesleğinden anlamadığına karar verdik zaten” diyebiliyor mesela ve bu acıklı durum medyada eğlenceli bir magazin konusuna dönüşebiliyor. İspanyol İç Savaşı’ndan (1936-39) hemen önce köylüler pistte dans eden subayların üzerine hakaret olsun diye canlı tavuk fırlatırlarmış. Neyse…

Nüfusun bir kısmı, diğer bir kısmının kadınlar, cinsî münasebet, medeni kanun, yakın dönem Türk tarihi gibi konularda söylediği tuhaf şeyleri hayretle izleyip sanki eğleniyor. Genel tablo insana Fransız İhtilâl-i Kebiri’nden hemen önceki sosyal ortamı hatırlatıyor: büyücüler, falcılar, fahişeler, şovenistler, Saray soyluları ve soytarıları, ruhban, eğlenceli karnavallar, salgın hastalıklar, yoksulluk ve yoksunluk, açlık ve sefalet… Kapağı sıkıca kapatılmış, içten içe kaynayan bir kazan! Bir tek Cordeliers Kulübü, yani Kişi ve Yurttaş Haklarını Savunanlar Topluluğu eksik.

Saray’ın cazibesine kapılmamış, zihni Vaşington ve Brüksel’deki odaklar tarafından iğfal edilmemiş yurtsever sendikacıların, öğrencileriyle birlikte üniversitelerin, uzman diplomat ve askerlerin, hukukçuların, gazetecilerin, iktisatçıların, doktorların, mühendislerin, mali müşavirlerin, mimarların, inşaat işçilerinin, otobüs ve dolmuş şoförlerinin, esnaf örgütlerinin, durdukları yerden anayasal haklarını kullanarak topluca söyleyebilecekleri söz yok mu? Bu insanların memleketin gidiş istikametine ilişkin ortak kaygıları yok mu, yoksa vitrine koydukları fikirlerini sadece kendilerine mi saklıyorlar? Yani iki kişi bir üçüncü kişiyle birleşip dördüncü bir kişi bulamıyor mu?

Vatan tehlikeye düştüyse, en azından bir toplu dilekçeler ve deklarasyonlar dönemi başlatmak gerekmez mi? Karanlıklara sürükleniyorsunuz, paranız dibe vurdu, istikbaliniz karardı, bari haysiyetiniz, yurttaşlık onurunuz ayakta kalsın!

yalogan@gmail.com