'Su uyur düşman uyumaz'

'Su uyur düşman uyumaz'

Bir 24 Nisan daha geldi geçti.
Birkaç günlük tepkinin, sosyal medyada yapılan paylaşımların ve ekranlardaki herbokologların boş sözlerinin ardından, her şeyi hallettiğimizi sanarak, konuyu gelecek yıla kadar rafa kaldırdık.
Kısacası "Su uyur düşman uyumaz" sözünü bir kez daha unuttuk.
Burada bir ara verip, tarihten birkaç önemli bilgi paylaşalım.
Ovannes Kaçaznuni kimdir bilir misiniz?
Ermenistan’ı Temmuz 1918’den Ağustos 1919’a kadar yöneten Başbakan Kaçaznuni, aynı zamanda Taşnak Partisi’nin önde gelen kurucusu ve yöneticisidir. Kaçaznuni, Taşnak Partisi’nin Bükreş’te, 1923 yılındaki kongresinde önemli bir konuşma yapmıştır.
Söz konusu konuşma, bir itiraf niteliğindedir.
Konuşmanın ana hatları şöyledir;
“Gönüllü silahlı birliklerin kurulması hataydı.
Kayıtsız şartsız Rusya’ya bağlanılması doğru değildi.
Türklerden yana olan güç dengesi hesaba katılmamıştı.
Tehcir kararı amacına uygundu.
Türkiye savunma içgüdüsüyle hareket etmişti.
Taşmaklar Ermenistan’da bir diktatörlük kurmuştu.
Müslüman nüfusu katletmişlerdi.
Ermeni terörü batı kamuoyunu kazanmaya yönelikti.
Taşnak yönetimi dışında suçlu aranmamalıydı.
Taşnak Partisi’nin siyasi intihardan başka yapacak bir şeyi yoktur.”
Ermeni iddialarını destekleyenler, Kaçaznuni gibi çok önemli bir ismin bu itirafını yok sayarlar.
Yayılmasını, anlatılmasını istemezler.
Dergi, gazete ve kitaplarında yer vermezler.
Ocak 2007’de öldürülen gazeteci Hrant Dink ile birçok etkinlikte konuşmacı olarak birlikte yer aldık.
Hrant Dink ile bazı konularda farklı düşünür, ama seviyeli bir tartışma yürütürdük.
Dink hemen her etkinlikte, "Ermeni sorunu emperyalistlerin elinden alınmalı, Türkiye ve Ermenistan bu sorunu konuşarak, kardeşçe çözmelidir" derdi.
Hrant Dink’in bu sözleri de sözde soykırım üzerinden beslenen yerli ve yabancı çevrelerce yok sayılır.
Bir örnek de Pierre Loti üzerinden vereyim.
İstanbul'a ilk kez 1876 yılında bir Fransız gemisiyle, görevli denizci subay olarak gelen Pierre Loti, bu kente yerleşmeye karar verdi. Kendisini her zaman Türk dostu olarak nitelendiren Pierre Loti, Haliç’i çok sevdiği için Eyüp’te yaşadı.
Pierre Loti, Ermeni isyanlarına başından beri şahit olması nedeniyle konu hakkında ‘Ermenistan’daki katliamlar’ adlı kitabı 1918 yılında yazdı.
Fransa’da yayınlanan kitabın en ilginç yanı ise Ermenileri eleştiren bölümlerin sansürlenmiş olmasıydı.
Söz konusu eleştirilerin geçtiği sayfalarda beyaz üstüne siyah harflerle ‘Sansürlenmiştir’ yazıyordu.
Sözde soykırımdan beslenen yerli ve yabancı çevreler, bir bölümü boş çıkan ve sayfalarında sansürlenmiştir yazan bu kitabın adını bile duymak istemezler.
Söz konusu sansürlü sayfalarda neler yazdığını anlamak için Pierre Loti’nin, dönemin Fransa Dışişleri Bakanı Aristide Briand’a yazdığı mektuba bakmak gerekiyor.
Loti, Fransız Bakana, olaylara sadece Ermenilerin penceresinden bakılmasını isteyen bir anlayışın egemen olduğunu ve bunun kırılması gerektiğini hatırlatıyor. Avrupalılar tarafından desteklendiklerini bilen Ermenilerin, bunun verdiği rahatlıklar büyük katliamlar yaptığını vurguluyor.
Konuya ilişkin verebilecek sayısız örnek var, ama bunları sadece kendimize anlatır olduk.
Sözde Ermeni soykırımı konusu öylesine siyasallaştırıldı ve Türkiye’ye karşı her dönemde bir baskı aracı olarak kullanıldı ki, “İşi tarihçilere, bırakalım, arşivleri karşılıklı açalım, araştırma komisyonları kuralım, belgeler üzerinden konuşalım” önerileri zaman içerisinde değersizleştirildi.
Ama bu durumdan yabancı siyasiler kadar yerli siyasiler de sorumludur.
Her 24 Nisan’da, bu konuyu konuşup, esip gürleyip birkaç gün sonra unutanların bir politika oluşturamaması, olayın ciddiyetini çember daraldıkça bile anlamaması, insanımızın işlemediği bir cinayetin suçlusu olarak gösterilmesine yol açmaktadır.
Asıl tehlike ise içimizdedir ve giderek büyümektedir.
Tek bir arşiv belgesi görmemiş, konuya nereden bakacağını bilemeyen, batılılara, emperyalistlere şirin görünme kompleksiyle hareket eden sözde aydın ve eğitimli bazı çevreler ile terör yansıması kimi partiler, bu toprakların insanlarını soykırım yalanıyla zehirlemektedir.
"Ermenilerin acısını paylaşmak bizi küçültmez" sözleri ise masum görünen sinsi bir söylem olarak öne çıkmaktadır.
Bu, emperyalistlerin maşası Ermeni komitecilerin katlettiği 500 bin Türk ve Müslüman'ı yok saymaktır, onlara küfretmektir.
Sözde soykırımı Türklere kabul ettirmeden bir sonuca ulaşamayacaklarını bilen yabancıların ve işbirlikçi cahillerin gençleri etkileme çabaları devam ederken, bu konuda sessiz kalmak aymazlıktır.
Yurt dışında konuşmacı olarak katıldığım panellerden birinde, yanımda oturan soykırım tüccarı, Türkiye’de konuya ilişkin yapılan etkinlikler için “Türk’ün Türk’e propagandası” ifadesini kullanmıştı.
Oysa kamuoyunda kafası bulanıkların ve sadece duygusal tepki verenlerin artan sayısına baktığımızda, Türk’ün Türk’e propagandasını bile başaramadığımız görülecektir.
Birçok ülkenin eğitim kurumlarında kullanılan ders kitaplarında sözde soykırım öğrencilere okutulup, Türk düşmanlığı yaratılırken, Türkiye’yi yöneten gelmiş geçmiş ve bugünkü siyasiler başlarını kuma gömmekte, hamaset nutuklarıyla durumu idare etmeye çalışmaktadırlar.
Oysa öncelikle yapılması gereken, soykırımın görülmemiş bir yalan olduğunu ırkçı söylemlerden uzak bir tarzda, doğru bilgi ve belgeler üzerinden okullarda, eğitim sistemi kapsamında genç kuşaklara anlatılmasıdır.
Aksi takdirde, tarihe ilgisizlik, sosyal medyada yayılan yalanlar ve içimizdeki hainlerin sinsi söylemleri yüzünden çocuklarımızın soykırım iftirasına inanmaya başlaması, en azından kafa karışıklığı kaçınılmazdır.