Sular geriye akmaz

featured

Prof. Dr. Nur Serter yazdı…

Bir zamanlar Osmanlı ülkesinde, seferberlik zamanlarında hatırlanan, barış olunca insandan bile sayılmayan, padişahın kulu olarak anılan onurlu ve kahraman bir millet yaşardı. Ama “millet” olduğunu bile bilmezdi.  Türk’ün adı ona yabancıydı.

Savaşlar bitmek bilmemiş, açlık, yoksulluk, hastalık ve ölümler aman vermemişti. Gün olmuş, küspeden ekmek yapıp yemiş, delikanlılarını şehit vermiş, yırtık çarıklarına çaput bağlayıp, mermileri cepheye sırtında taşımış, yine de değeri hiç bilinmemişti. Onu devlet sadece iki koşulda hatırlamıştı; askere alınırken ve vergi mültezimleri elinde,  avucunda olanı alırken.

Köyler giderek ıssızlaşmış, bedenler kemikleri sayılacak kadar zayıflamış, giysiler yama tutmaz hale dönüşmüştü.  Çamur batağına saplanan kağnılarıyla, bebelerini sırtına bağlayıp askerine yardım götüren analar… Yemeyip, yediren, giymeyip giydiren, dinini, namusunu, vatanını korumak için acıları yüreğine gömen bacılar…

Düşmandan kurtulanı salgın hastalıklar yakalıyor,  bir avuç toprağının ürününü toprak ağaları gasp ediyordu.

Osmanlı yıkılıyordu…

Saltanatın başkenti işgal altındaydı.

Sakarya Savaşı devam ediyordu.

Tarihler 1 Eylül 1921’i gösterdiğinde ise  Sultan Vahdettin, Yıldız Sarayında görkemli bir düğünle beşinci evliliğini yapıyordu. Kendisi 61 yaşındaydı. Karısı Nevzat Hanım ise henüz 18’ine yeni girmişti.

Kurtuluş Savaşının çocuk askerlerinin fotoğraflarını gördünüz mü?  Çoğu cephede can verdiler.  Kimi erzak taşıdı cepheye, kimi haber ulaştırdı. Çukurovalı Osman 14, Erzurumlu Edip 7, Adanalı Mehmet 10 yaşındaydı. Onlar Bağımsızlık savaşımızın çocuk kahramanları olarak yüreklerimize gömüldüler.

Türk Ulusu kadını-erkeği- çocuğu ile vatan savunmasında can verirken birileri daha vardı. Medreselere sığınmış besili, yanaklarından kan damlayan, dini kalkan yapıp askere alınmama ayrıcalığına sahip medrese öğrencileri.  Bunlar, “Kitapta (Kuran) yeri yoktur” diyerek askere gitmeyen ve millet açlıktan ölürken, medreselere vakfedilen arazi ve gelirlerle refah içinde yaşayıp, sözde dine hizmet edenlerdi.

Mustafa Kemal Paşa 1922 yılının Nisan ayında Konya’ya geldi. Yanında SSCB Ankara Büyükelçisi Aralov da vardı. İki medreseyi ziyaret etti.

Devamını Aralov’un anılarından aktaralım:

“Sağlıklı, güçlü, gencecik öğrenciler, geleceğin mollaları , medresenin avlusuna dizilmişlerdi.  Bunların yanında geniş cüppeli, beyaz ve yeşil sarıklı mollalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşa’yı selamlıyorlardı.  Bunların içinden biri, en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa’dan medrese sayısının arttırılmasını istedi. Bu zat ayrıca medrese öğrencilerinin askere alınmamasını da rica etti…. Medrese öğrencilerinin askere alınmaması söz konusu olunca Mustafa Kemal Paşa artık kendini tutamadı: “ Ne o” dedi. “ Yoksa sizin için medrese Yunanlıları yenmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephede dövüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz, burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz. “

“Bu besili delikanlıların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim.”

Mustafa Kemal, Anadolu topraklarında şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17 bin medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti.”

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları için ölüm fetvası verenlerin yanında, halkın düşmana karşı direnişinde öncülük eden gerçek din adamlarını da saygı ile anmak gerekir.

Tarih 14 Mayıs 1919’du. İzmir ertesi gün Yunanlılarca işgal edilecekti. Halk Maşatlıkta (Yahudi Mezarlığı) toplanmış,  olanca tepkisi ile Vali’den çözüm bekliyordu. Vali ise İstanbul’dan aldığı emirle halkı oyalıyor, endişe edecek bir durumun olmadığını, işgalle ilgili iddiaları İttihatçıların çıkardığını söylüyordu.  Oysa İzmir körfezi Yunan savaş gemileri ile kuşatma altındaydı.

İzmir Müftüsü Rahmetullah Efendi birden ortaya atıldı. Bembeyaz sakalını işaret ederek Vali’ye şöyle haykırdı: “Vali Bey ! Bu, (Sakal) kanımla kırmızıya boyanabilir. Fakat alnımda Yunan alçağını sükunet ve tevekkülle karşılamış olmanın karası olduğu halde, huzur-u ilahiye çıkamam!”

İşgalden 4 saat sonra Denizli’de yapılan ilk mitingi düzenleyen de Müftü Ahmet Hulusi Efendi idi. Anadolu’nun dört bir yanında mitingler birbirini izledi. Çoğunda vatansever müftülerin büyük emeği vardı.

Büyük Atatürk yaşama gözlerini yumduğunda Onun cenaze namazının nerede kılınacağı konusu karara bağlanamamıştı.

Cumhuriyetin ilk Diyanet İşleri Başkanı, gerçek din alimi ve Millî Mücadele kahramanı Rıfat Börekçi’ye sordular. Verdiği yanıt tarihe geçti,  yaralı tüm gönüllere işledi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün cenaze namazı, tertemiz hale getirdiği vatan toprağının her yerinde kılınabilir”.

Milli Mücadele ile kurulan Cumhuriyet ile sadece vatan kurtulmamış, İslam dini de çıkarcı, vatan haini din sömürücülerinin elinden kurtarılmış ve Türk Milleti gerçek İslam’la buluşmuştur.

Ancak Cumhuriyet döneminde yer altına inen din ve vatan düşmanları ellerinden alınan “halkı din ile aldatmak gücünü” kaybetmeyi hazmedemediler.

Her zaman fırsat kolladılar. Kökten dinciliğin dipsiz ve karanlık kuyularında ürettikleri hurafelerle Cumhuriyete ve laikliğe saldırmak için de her zaman siyaseti kullandılar.

Çok partili siyasal yaşama geçişle başlattıkları diriliş atakları inişli, çıkışlı bir seyir izledi.

Diyanet İşleri Başkanlığını, Milli Eğitime bağlı İHL’ni, İlahiyat Fakültelerini bile tanımadılar. Onları din düşmanı ilan ettiler.  Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni “ Dar’ül Harp” sayarak, cihad çağrıları yaptılar. Bu devlete vergi ödemeyi bile din dışı saydılar.   Atatürk’ün Türkiye’sinden yeniden bir Tarikat Ülkesi yaratma hayallerine kapıldılar.

Hilafet bayrakları, şeriat çığlıkları ile meydanlarda, caddelerde gösteriler yaptılar.

Anayasa’ya ve yasalara aykırı olmalarına rağmen bunları “sivil toplum kuruluşu” olarak adlandıran fırsatçı siyasetçilerden güç buldular.

Yetmedi, Adalet Sarayının koridorlarında ilkel gösterilerini sergilemeye bile cüret ettiler. Tek bir savcının bile odasından çıkmaya cesaret edemediği, hukukun yok sayıldığı bir ülkede kendi güçlerinin büyüsüne kapıldılar.

“İçinizden kini, nefreti eksik etmeyin” diyen siyaset bezirganlarının, “Türkiye’de Kemalizm’e yer yoktur” diyen emperyalizm artıklarının söylediklerine inandılar.

Türkiye 85 milyonluk bir ülkedir.

Türk insanının genetik yapısıyla oynayarak ona yeniden kökten dinci bir kültür aşılamaya kalkışanların bunda başarılı olmaları asla mümkün olmayacaktır.

Sular, geriye akmaz.

Laik ve demokratik bir ülkede 100 yıldır yaşayan bu milleti Orta Çağ karanlığına döndürmeye hiçbir güç yetmez.

Bu Millet, Aydınlığa, demokrasiye, laik cumhuriyete kopmaz bağlarla bağlanmıştır.

Cumhuriyet pınarından fışkıran berrak sularda yıkanmış, arınmıştır.

Cumhurbaşkanı ne demişti?   “ 1923’te ‘Yaşasın Cumhuriyet “ nidaları eşliğinde bitmiş bir tartışmadır !”

Evet Laik Cumhuriyet tartışması 100 yıl önce bitti, hilafet ve şeriat devleti kurma özlemi tarihin çöplüğüne gömüldü.

Bu millet 100. yılda Atatürk’e ve Onun en büyük eserine nasıl sahip çıktığını gösterdi ve göstermeye devam ediyor.

Laik Cumhuriyet ile hesaplaşmaya cüret edenlere de vereceği cevap bellidir.

Akıllı siyasetçi, bükemediği eli öpmesini bilendir.

Sular geriye akmaz

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 Yorum

  1. 23 Ocak 2024, 23:49

    Hikayenin bir kısmı eksik: …bir zamanların imtiyazlı medreselileri gitti yerini imtiyazlı CHP liler doldurdu. Millet fakru zaruret içindeyken kasalar dolusu, yüksek meblağlı içkileri balolarda zıkkımlanıyorlar sonra da neye bu dindar halk tabakası irtica peşinde diye cambazlıkla zorbalık yapıyorlardı…
     Gerçek dindarlığı yaymaya çalışan böyle mi yapar dı. Hatta daha dün bu zorba elitler bu halkın çocuklarını okula almıyor, “hem biz dine karşı değiliz” şark kurnazlığını  sürdürüyorlardı…
     Bu halk gene garibdi bu din gene garib.. garib geldi garib gidecek…

  2. 21 Ocak 2024, 17:23

    İslam devrimciliktir.

  3. Lazım lazım.Bi Türk İstiklal Mahkemesi ve Türk Devrimi’nin uğramadığı artıkların torunlarına temiz bi Türk İstiklal Mahkemesi lazım.

  4. Diğer bazıları gibi prof. ünvanına sahip olup ta içinde yaşadıkları ülkenin gerçeklerine sessiz kalan sözde proflar gibi olmayıp böyle bir yazıyı kaleme alarak yazan değerli hocamıza ve yayınlayan veryansın tvye bir Türk yurttaşı olarak teşekkür ederim.

  5. Afganistan ve İran örneği orada dururken, şu hayatta fazla iddialı olmamak gerektiğini düşünüyorum. Kapitalizmin renkli dünyasında para ile herşey mümkün.
    Sözde Ukrayna milliyetçisi ABD/NATO’cuların Ukrayna’yı düşürdüğü durum ortada. Bunların aynısından bizde de var, Türk milliyetçisi ama ABD/NATO’cu, fikri önderliğini de aklı kendine bile yetmeyen Bahadırhan Dinçaslana vermişler(Han ve aslan kelimelerinin sonradan eklendiğine eminim ama ispat edemem) , ornitorenk gibi oksimoron işlere aptal insanları ikna edebiliyorlar.

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!