Suriye sınırını geçerken

Suriye sınırını geçerken

Herkesin bildiği gibi savaş politikanın askerî araçlarla devamıdır. Savaşın siyasî hedeflerini iktidar belirler, uluslararası ortamı diplomatlar hazırlar ve nihayet askerler harekâtı planlayıp icra ederler. Ancak bu dizge her zaman düzenli işlemez. Mesela siyasî iktidar savaşın gerçek hedeflerini şiddetli bir hamasetin ardına gizleyebilir ya da en üst düzeyde uluslararası gizli pazarlıkların iniş çıkışlarına göre hedefleri sürekli değiştirebilir. Diplomatlar değişen hedefler doğrultusunda manipüle edilirler ya da devre dışı kalabilirler. Siyasî iktidar askerî harekât planlarına sürekli müdahale ederek onları uluslararası alanda yaptığı manevralara uydurmaya çalışır.

İktidar, diplomasi ve askeriyenin tam uyumu ve mutabakatıyla hazırlanmayan ve sağlam bir iç cepheye dayanmayan askerî harekâtlar başarısızlığa uğrar. İç ve dış siyaset deneysel olabilir, hedeflerinizi ve argümanlarınızı duruma göre değiştirebilirsiniz fakat askerî harekât bir kez başladığında, siyasî hedefleri deneysel bir tutumla değiştirmek, düzeltmek, askerin işine müdahale etmek en iyi durumda büyük kayıplara, en kötü durumda ise altından kalkılamayacak kadar büyük felaketlere yol açar.

2. Dünya Savaşı’nın önemli generallerinden Dwight Eisenhower “Cepheden gelen ilk haberlere inanmayınız” demiştir. Bununla iki şeyi kasteder: birincisi, her haber propaganda süzgecinden geçirilerek karartılır; ikincisi, askerî bir olayın haberi yayılırken cephedeki durum değişmiş olur. Savaş beklenmedik olaylarla, sürprizlerle sürer; kendi mantığı vardır; önceden hazırlanan taktik planlar cephede ortaya çıkan beklenmedik durumlara göre sürekli değişim geçirir ve bu değişimi sivil yöneticilere anlatmak zor olur.

SINIRIN KARŞI TARAFINA BAKARKEN

Savaşı cephedeki askerden daha iyi değerlendirebilecek kimse yoktur. Bu yüzden askerle empati kurmak gerekir. Akçakale’de bir topçu albayı olduğunuzu düşünün. Tankın üzerine çıkmış sahra dürbünüyle karşı tarafa bakıyorsunuz. Ne görüyorsunuz?

Amerikan Conisi, YPG’ye verdiği ağır silahları da alarak fakat elindeki mühimmatın bir kısmını ona bırakarak mevzilenmek üzere Resulayn ve Telabyad’ın güneyine çekiliyor. YPG, mayın döşeyerek, beton tüneller inşa ederek, EYP tuzaklayarak, Coni’yle birlikte ikmal ve lojistik hatlarını düzenleyerek Suriye kuzeydoğusunda Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelere doğru çekiliyor. Ruslar, Suriye’nin bölünme ihtimaline karşı Halep kuzeyindeki askeri varlığını takviye ederken, Tel-Rıfat çevresinde konvoy gezdiriyor; Türk Ordusu’nun önünden çekilen YPG’yi muhtemelen Suriye ordusuyla birleşmeye zorluyor.

“Suriye’nin  bölünmesi de nereden çıktı?” diyeceksiniz.  Şuradan çıktı: başka bir ülkenin silah kuşanmış yurttaşlarıyla o ülkenin devletine karşı “Milli” ordu (Ceyşül Vatanî) kuruyorsanız ve bu ordunun “Suriye Geçici Hükümeti”ne bağlı “Savunma Bakanlığı”nın komutasında olduğunu kendi ülkenizden, Şanlıurfa’da bir otelden ilan ettiriyorsanız, Suriye’yi bölmek istiyorsunuz demektir. İyi bir poker oyuncusu olan Putin, Ceyşül Vatanî ordusunun İdlib’deki unsurları da kapsaması karşısında renk vermiyor, bekliyor. Fakat İran, Suriye’nin toprak bütünlüğünü öne sürerek “Türkiye’nin her türlü askerî operasyonu”na karşı çıkıyor.

İsrail ve ABD ise sizin Suriye’yi bölme harekâtınızı el altından destekliyor. Fakat bir şartla: YPG’yi imha etmeye kalkmayacaksınız. Biraz hırpalayabilirsiniz, ama imha edemezsiniz. “Eğer kırmızı çizgimizi geçer de YPG’yi imha etmeye kalkışırsanız”, diyor Trump, “Sizin ekonominizi mahvederim. Rahip Bronson olayında bunu yapmıştım, şimdi yine yaparım!”  Arkasına petro-kimya ve silah tröstlerini alan neoconlar’ın ağır baskısı altına bunalırken refah ve barış isteyen seçmen tabanını hoş tutmaya çalışan zavallı Trump, bize sabah küfredip akşam ilanı aşk ederek bipolar özellikler (iki kutuplu kişilik bozukluğu) sergilemeye başladı. Türk Ordusu’nun ne yapacağını tam olarak kestiremiyor. Tedirgin.

IŞİD’İ KURTARMAK

Fakat öte yanda Avrupa, sınırın ötesinde neredeyse Rakka’ya kadar uzanması gereken bölgede, önünde bostanı olan 200 metre karelik villalara birkaç milyon Suriyeli göçmenin yerleştirilmesi planını kendi bölgesine göçü önleyeceği için olumlu karşılıyor. Ve ABD, Türk Ordusu’nun bir kısmı cezaevinde, bir kısmı kamplara tıkılmış on binlerce (70-80 bin) IŞİD unsurunun sorumluluğunu üstlenmesini istiyor.

Barış Pınarı Harekatı’nın örtülü hedeflerinden birinin IŞİD’i esaretten kurtararak ABD ve İsrail için yeniden sahada işlevli hâle getirmek olduğu anlaşılıyor. Bu unsurları sorgulayacak ve çekip çevirecek olan Ceyşül Vatanî unsurlarının IŞİD ve El-Kaide gibi örgütlerle olan ideolojik akrabalığı, bugünden tasavvur dahi edemeyeceğiniz kadar ciddî bir sorun yaratacaktır.

Bazı arkadaşlar, bu “barış koridoru” ya da tampon bölgede hangi ceza hukukunun, hangi medeni hukukun, hangi ticaret hukukunun  geçerli olacağını soruyorlar. Hemen söyleyelim: Bu bölgede Pakistan-Afganistan sınırındaki Peşaver hukuku geçerli olacak ve zaman içinde Suriye ile aramızdaki sınır anlamsızlaşacak.

Bu durum, Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” adlı, asla küçümsenmemesi gereken kitabında anlattığı duruma denk düşüyor: Türkiye’nin ABD’nin taşeronu (alt-emperyalist unsuru) olarak güney istikametinde bir nüfuz alanı edinmesi. Gerçekleşmesi halinde, bu jeopolitiğin ülkemizin iç siyasetinde, cumhuriyetimizin kısmen varlığını sürdüren laik demokratik hukuk devleti karakterinde; ayrıca Astana mutabakatı üzerinde yaratacağı etkileri, bu yazıyı okumakta olan herkesin dikkatle düşünmesi gerekir.

İşte hayalî topçu albayımız karşı tarafa sahra dürbünüyle bakarken bunları görüyor. Görmemesi imkânsız. Görünüm karmaşık; tuzaklarla, belirsizliklerle dolu.

***

Sınırı geçen bütün askerlerimizi, vatan müdafaası için verilen bütün savaşlarda halkımızın dua ve temennisiyle selamlıyoruz: “Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin, ordularımızı her muharebede muzaffer eylesin!”