Suriye’de bugüne nasıl gelindi?

Suriye’de bugüne nasıl gelindi?

(28 Şubat 2020 Perşembe günü Gençlik Parkı Necip Fazıl toplantı salonunda yapılan “Yaklaşan Savaşın Ayak sesleri” başlıklı açık oturumda yapılan konuşmanın metnidir.)

Giriş: Türkiye 21. Yüzyılın başından beri, büyük yazar Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel”  dediği gibi, her günü bir asra bedel olarak yaşıyor. Daha da uzun hâle gelen bu günleri konuşacağımız açık oturumun adını da içinde bulunduğumuz şartlara dikkat çekebilmek için “Yaklaşan savaşın ayak sesleri” olarak koymuştuk. Fakat artık savaş davulları çalmaya başladı.

ABD ve müttefiklerinin Genişletilmiş Orta Doğu Projesi adı verdikleri, Afrika’nın kuzeyinde başlayan Orta Doğu’dan Kafkasya’ya uzanan coğrafyadaki ülkelerin egemenlik yapısı ve haritaları değiştirmeyi hedefleyen emelleri var. Bu çok tekrar edildi. Bilinen bir husus. Zaman Zaman geçmişe tekrar bakmak çok önem arz ediyor. Çünkü zaman ve olaylar o kadar hızlı değişiyor ki, akılda hep son yaşanan kalıyor. Ve cümleler, hep, son yaşanan üzerinden yeniden kuruluyor. Stratejik değerlendirmeler yapılıyor.

Ama insan hayatında dün, bugün ve yarın var. Belki tek başına bir kişinin hayatında dün çok önemli olmayabilir ancak devlet ve millet hayatında dün çok büyük önem taşıyor. Dün, bugünü şekillendiriyor ve bugün de yarını planlıyor. Uluslararası ilişkiler de bu düzen üzere kurgulanıyor.

Dünyanın stratejik ağırlık merkezi bu coğrafya ve bu coğrafyanın merkezi ise Türkiye. Dündar Taşer’in ifadesiyle “Durum muhakemesine hasımdan başlanamayacağına” göre kendimize bakmamız gerekiyor.

Bunun için tek bir soruya cevap aramak gerek.

Soru: Siyasî hedefimiz nedir? Neler olduğunu anlamak için bu hedefi anlamamız gerekiyor.

Öncelikle şu tespit ile başlamamız gerekiyor. On yedi yıldır iktidarını sürdüren AKP ile Türkiye Cumhuriyetinin kimliği yani egemenlik yapısı arasında çatışma var.  Devleti yöneten AKP’nin Türk kimliğine bakışı ve siyasî hedefi ile binlerce yıldır zamanın ibiğinden süzülerek gelen Türk devlet felsefesinin farklılığı söz konusu. Bir binada ağırlık merkezi ile simetri merkezi birbirinden uzaklaştıkça depreme dayanıklılık azalır. Birbirine ne kadar yakın olursa o kadar mukavim bir bina ortaya çıkar. Yönetenler ile yönetilen yapı arasındaki farklılık kavga hatta savaş boyutunda olunca ortaya, bırakın şiddetli bir depremi küçücük bir sarsıntıdan bile çok büyük etkilenmeler ortaya çıktı.

Emperyalist devletlerin bölgemizle ilişkisi hep vardı. Atatürk liderliğindeki Türkiye oyunlarını bozmuş olmakla birlikte, bu ilgiden hiç vazgeçmediler.

1990 Birinci Körfez Harekâtı ile ABD ve müttefikleri bölgeye yerleşti. Hem de bunu Müslüman ülkelere konumlanarak yaptılar. Ama 1991’den sonra biraz daha farklı bir hâle geldi. O günden itibaren Çekiç Güç adını verdikleri bir askerî yapı ile Irak’ın bir bölümünü koruma altına aldılar. Hem de bunu 36. Paralel diye sanki bir düz hat varmış gibi algı yaratarak yaptılar. Ama 36. Paralel’in altında kalan bölgeyi de yukarı taşımışlardı(!). Oralar da koruma altına alınmıştı.

1997’de, çok da bugünle ilişkili olabileceği düşünülemeyen, bir ziyaret de gerçekleşti. Fetullah Gülen denen hain Papa’yı ziyaret etti. Dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakı denen bir proje de paralel olarak devreye girmişti.

Daha sonra Irak’ın egemenlik yapısı değişti. Millî ve üniter bir Arap devleti iken, iki parçalı Arap ve Kürt bölgeli olarak parçalı hâle geldi.

Doğrudan bizimle ilgisi nedir diye baktığımızda da 1984’Eruh ve Şemdinli baskınları ile açığa çıkan bir bölücü terör belası vardı ve bu teröristler Çekiç Güç tarafından korunmaya başladı.

Ancak o günkü devlet yapısı içinde, Türkiye’nin çok güçlü kurumları vardı ve onlara rağmen mesafe alınamıyordu.

Bu olaylarla birlikte 21. Yüzyıla girildi. Türkiye çok radikal bir değişiklik yaşadı. İdeolojik bir siyasî kadro iktidara geldi. Hedef ilk günden işaretlerini vermeye başladı. Ben o günün siyasî ikliminde fark edilmesi çok da kolay olmayan bazı işaretleri dikkatlerinize sunacağım.

Yeni kurulmuş olan AKP’nin genel başkanı Tayyip Erdoğan, 5 Temmuz 2001’de,  İstanbul’da kendisine uzatılan mikrofona, “Irka dayalı milliyetçilik yapmayacağız, dine dayalı milliyetçilik yapmayacağız, Türkiyelilik bilincini gerçekleştireceğiz” ifadeleriyle mesajını veriyordu. Ama o günün olağanüstü kötüleştirilen şartlarında görülmedi ya da üzerinde düşünülmedi.

Nihayet 3 Kasım 2002 Seçimleri ile yeni rotaya yolculuk başladı.

AKP iktidarının ilk yıllarında yapılmış olan iki ABD ziyareti çok önemli. İkisi de Oğul Bush döneminde.

Birincisi 28 Ocak 2004 Bu görüşmenin bize neler getirdiğine bugünün AKP parti sözcüsü Ömer Çelik’in yazılarından bakalım.

30 Ocak 2004 Büyük Vizyon başlıklı yazıda Türkiye’nin yeni dünya düzeni içindeki yeni vizyonu(!) var.

  • Başbakan Erdoğan ile Başkan Bush’un görüşmesinin birden çok etkili sonuçlar doğuracağı beklenebilir. Bilinen, Irak ve Kıbrıs konularında iki tarafta da belli bir yaklaşım birliği var. Fakat bu gezinin bilinen gündem maddelerinin çok ötesinde stratejik bir açılımın adımı olması da söz konusu.
  • Coğrafi determinizme dayanan dış politika anlayışı sona ermiştir. (Bir ülkenin kendi coğrafyasını çevreleyen sorunlar ve dinamiklerle sınırlı olarak dış politika stratejisini geliştirmesiymiş.)
  • [Yeni vizyon H.P] Dünün coğrafi çıkardan bölgesel çıkarı ve bölgesel çıkardan küresel çıkarı tanımlayan ‘tümevarımcı’ yaklaşımı, yerini küresel vizyondan bölgesel yaklaşımı, bölgesel yaklaşım içinden ulusal çıkarı değerlendiren ‘tümdengelimci’ dış politika stratejisine bırakmış durumda.
  • Sorunlu bölgelerin demokratikleşmesi, çağdaş değerlerin ve şeffaf düzenlerin yaygınlaşması gerekiyor. Bu stratejik yaklaşım olmadan, diğer yaklaşımların taktik düzeyi aşması mümkün değil. Ortadoğu’da, Kafkasya’da ve Orta Asya’da refah düzeyi artırılmadan ve şeffaf düzenlere geçilmeden, hiçbir küresel gücün ulusal çıkarlarını koruyamayacağının ve dünya barışının garanti altına alınamayacaktır. [Buna akılcı idealizm deniyormuş H.P]
  • Bu bölgelerdeki demokratikleşme ve modernleşme çabalarına ilgisiz kalmaya hem kimsenin hakkı yok, hem de böyle bir lüksü yok… Bu durumda ‘evrimci’ yollarla, ülkelerin iç dinamiklerinin demokratikleşme ve modernleşme taleplerini desteklemek gerekiyor. [9 Ağustos 2011’deki, altı saatlik, Davutoğlu Esad görüşmesinde Suriye’ye yapılan Ankara ile birlikte olma teklifi buna çok güzel bir örnek. H.P.]
  • Batı’nın Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya’da şeffaf düzenlere geçilmesini kolaylaştıran yaklaşımlar üretmesi, ‘gerçekçiliği’ ve ‘idealizmi’ aynı anda barındıran bir tutum olacaktır. ABD’nin küresel düzenin meşruiyetini bu çerçevede algılayan mesajlar vermesi, dünyanın geleceği açısından çok önemli. Türkiye ise bu vizyonun nesnesi değil, önde gelen öznelerinden biri konumunda.

Yeni vizyon dedikleri ABD ile proje ortaklığının bugün bizi soktuğu Suriye, Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Libya labirentlerini konuşuyoruz. Öyle labirentler ki her köşesinde Türk Milletinin başında büyük kayıplar bekliyor. Bu kayıplardan kurtulabilmenin yollarını arıyoruz.

Bu yazıdan hemen sonraki günlerde, peş peşe üç yazı daha var. Başlıkları da çok tanıdık. Büyük Ortadoğu (I, II, III).

Birinci Büyük Ortadoğu yazısında;

  • ABD’nin “yeni imparatorluk” olduğunu,
  • Eskiler “böl yönet” yöntemini tercih ederken, yenilerin “entegre et yönet”i tercih ettiğini,
  • Entegre ederek yönetmenin, herkesin içinde yer aldığı düzenin belli kurallara bağlanarak olacağını, [PKK Açılımı, Dolmabahçe Mutabakatı, millî devlet ve millet bilincini yok edip Türk yerine Türkiyeliliği yerleştirme, bu doğrultuda Andımız ve TC ibaresinin kaldırılması, etnik unsurların ya da grupların eşitliğini bu bağlamda değerlendirilmeli H.P]
  • Şartların 11 Eylül sonrasında yeni dinamiklerin tanımlanması ve kurallara bağlanması gibi “küresel ev ödevleri” ürettiğini,
  • Irak Savaşı’yla beraber BM ve NATO belli oranda etki kaybına uğradığını, bunun üzerine kafa yorulması gerektiğini,
  • ABD’nin, “Büyük Ortadoğu Projesi” dediği Orta Doğu ve Kafkaslar gibi şeffaf düzenlerden yoksun coğrafyalara, “demokratizasyon”, “modernizasyon” ve “liberalizasyon” dinamiklerini hâkim kılma stratejisini,

Vurgulamaktadır.

İkinci Büyük Ortadoğu yazısında

  • “Büyük Ortadoğu” bölgesinde yer alan halklar için kritik soru şudur: ABD bu projeyi gerçekleştirmek için Irak’ta kullandığı yöntemleri mi kullanacaktır, yoksa “evrimci” yöntemleri mi tercih edecektir?

Sorusuna,

  • Bunun için sorunlu coğrafyalara “müdahale” anlamına gelen tutumlardan kaçınmak ve “kazanımları paylaşmak” yönünde hareket etmek işin esasını oluşturmak zorundadır. Demokrasi ve özgürlük talebiyle ortaya çıkan yerli dinamiklerin “Büyük Ortadoğu” bölgesinde teşvik edilmesi, sağlayacak adımların atılması gerekmektedir, diye cevap verir. Üçüncü Büyük Ortadoğu yazısında da;
  • Dünyada düzeninin önündeki en büyük problemin, devletlerin ve medeniyetlerin dünya düzeni hakkında bir “ortak dil” konuşamaması,
  • “Ortak dil” konuşmaktan, “tek-tipçi bir dil” anlaşılması büyük ve bedeli ağır krizler ürettiği,
  • Paylaşımcı, diyaloğa açık ve karşılıklı etkileşimle üretilen bir siyasi dil ile çağdaş siyasi değerlerin yaygınlaşmasını ve şeffaf düzenlerin çoğalmasını desteklemek gerektiğini belirtir,
  • “Büyük Ortadoğu” projesi bunun adımı olabileceğini… yazmaktadır.

Bu yazılanlardan ve sonrasındaki gelişmelerden anlaşılan o ki, başlangıç 28 Ocak 2004 görüşmesi. Gerçi daha parti kurulma aşamasında yapılan bir ABD seyahati var ama bu seyahat başbakan olarak ilk seyahat.

Bu yazılar niçin önemli? Yazan, en başından bugüne en önemli görüşmelerde Erdoğan’la Davos’ta, ABD’de, AB seyahatlerinde birlikte olan bir siyasî figür. Mesela, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra 45 günlük anayasal süreyi atlatarak 1 Kasım seçimlerinin yapılması sürecini yöneten, yani önemli zamanlarda sessizce görevini yerine getiren siyasî figür.

Çok önemli sonuçları olan ikinci ABD seyahati ise 5 Kasım 2007’deki ABD Başkanı George Bush’la olan görüşmedir.

Türkiye, Ergenekon soruşturması ile başlayan kumpas davalarının bu görüşmede birleştirilmeye ve hızlandırılmaya başladığını Fehmi Koru’dan öğrenecekti.

Bugün çok daha net bir şekilde ortaya çıktı ki, bu davalarla 1990’dan bu yana, Türk devlet yapısının güçlülüğü karşısında ilerleyemeyen Büyük Orta Doğu Projesinin mesafe alması sağlandı.

Ben düne bakmaya devam edeceğim.

Türk Milletine tehdit eden bir rapor-kitap

Size bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Aslında bir kitap değil, bir rapor. Ama yazıldıktan 13 yıl sonra Türkiye’de basılmış. Aslında Carnegie Ölümcül Çatışmaları Önleme Komisyonu’nun hazırlattığı bir rapor. Türkiye’nin Kürt Meselesi. Hazırlayanlar Graham Fuller ve Henri Barkey. Önsözü ise Morton Abramowitz tarafından yazılmış.

Yazarlar Önsöz’lerinde;

Toprak bütünlüğünün korunmasına çok önem veriyoruz; dünyada pek çok ülkenin yıkıcı etnik isyanlar ve ayrılıkçı eğilimlerle boğuştuğu bir çağda eğer mümkünse birleşik bir Türk devleti içerisinde çözüme kavuşulmasından yanayız. Çatışma nedeniyle Türk ve Kürt taraflarındaki can kayıplarından da endişe duyuyoruz.” demekteler.

“Türkiye’de iktidarda olduğu dönemde İslamcı refah Partisi’nin eline milliyetçi Türklerin hassasiyetlerini rahatsız etmeden Kürtlerin farklı bir etnik grup olarak kabul edilmelerini sağlayacak ‘İslamcı bir formül’ geliştirme fırsatı geçmişti. Ne var ki, bu parti yaklaşık bir yıllık iktidarında böyle bir alternatif geliştirmeyi başaramayacaktı.”

Anahtar kavram Birleşik Türk Devleti. Kimler birleşecek? Zaten Türkiye Cumhuriyeti Türk devleti, Türklerin devleti. Birleşik olduğu zaman bu devlet Türk devleti olabilir mi? Olsa olsa ortaklık devleti olacaktır.

Kitabın “Kürt sorununda çözüme doğru” bölümünde, Türk devletinin elini çabuk tutması gerektiğini belirterek örnek olarak Irak’ı verirler. “Irak’ın devleti eğer sonsuza dek bir arada kalacaksa, bir tür federal devlet yönünde ilerlemesi şarttır… Türkiye’nin kendi Kürt sorununu o tarihe kadar Kürt vatandaşlarını tatmin edecek biçimde çözmesi akıllıca olur; aksi takdirde, Iraklı Kürtlerin önemli ölçüde özerkliğe sahip olmaları Türkiye Kürtlerinin önüne ülke istikrarını bozucu bir model koyacaktır.”

Bu bölümden başka cümleler: “Diyarbakır, askerî sınırlarla çevrilmiş uzak bir bölgede tecrit edilmiş bir şehir olmaktan çıkıp bölge ticaretinin devasa bir merkezi olabilir. Türkiye kendi Kürtlerinin kültürel taleplerini karşılayamazsa, hem kendi Kürt vatandaşlarının hem de Irak, İran ve Suriye’deki Kürt bölgelerinde yaşanan olayların baskısını sürekli hissedecektir. Sözünü ettiğimiz bu ülkelerdeki iç siyasî durumlar da baskıcı, istikrarsız ve önemli karışıklıklara maruz kalmaya mahkûmdur.”

Dönemin Başbakanı R. Tayyip Erdoğan’dan bir cümle, 18 02 2004 Teke Tek programı: “‘Diyarbakır… İstiyorum ki şu anda Amerika’nın da ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ var ya ‘Genişletilmiş Ortadoğu’, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir, bir merkez olabilir. Bunu başarmamız lazım.’’

Kitaptan en çarpıcı cümlelerden birisi de: “Özellikle ABD’nin Türkiye’yi etkileyebileceği başka kanalları da vardır. ABD Savunma Bakanlığı, Türk Ordusunun pek çok kademesi ile doğrudan temas hâlindedir. Bu temaslar… diğer ikili temaslar gibi siyasî iradenin bilgisi dışında gerçekleştiğinden, Savunma Bakanlığı [ABD] Türk ordu mensuplarını etkileyebilecek bir konumdadır. Ki bu ordu mensupları PKK’yla mücadelenin yürütülmesinde ciddi oranda özerkliğe ve sivil yönetimi etkileyebilme gücüne sahiptirler”

Ne kadar da 15 Temmuz ihanetini hatırlatıyor değil mi? Kitaptaki yeri de manidar, üç sayfalık Sonsözler bölümünden bir sayfa önce. Ya da “Kürt sorununda çözüme doğru” isimli son bölümün son sayfasında…

Artık Sonsöz’den seçilenler:

  • Türk toplumu çok uluslu bir yapıdadır. [Türkiye’de Türk, Kürt, Çerkez, Laz… yaşıyor… tek millet…H.P]
  • Kuruluşundan bu yana vatandaşına güvenmeyen devlet,
  • Etnik unsurlara kendi meselelerinde daha fazla rol verilmesi,
  • Önlerindeki engel ile ayrımcılığın kaldırılması,
  • Türk sisteminin dönüştüğü vesayet demokrasisi,
  • Din veya sermayenin devletin tekelinden çıkarılıp özel sektöre devredilmesiyle ilgili ciddi bir değişim karşıtlığı,
  • Yurttaşlarına tepeden bakmayan liderlik ve demokrasi,

Bütün bu ifadeler bize hiç de yabancı değil. Yıllardan beri duya duya ezberlediğimiz cümleler.

Şimdi bu proje doğrultusunda;

  • PKK Açılımı,
  • Habur’daki çadır mahkemesi rezaleti,
  • Dolmabahçe mutabakatı,
  • 2015 Nevruzunda bölücübaşının mektubunun okutulması,
  • Irak meselesi,
  • 29 Ekim 2014’de polis ekskortu ile Mürşitpınarı/Ayn el- Arap /Kobani’ye geçirilen peşmerge kılıklı PKK’lı teröristler,
  • ABD’nin PKK-PYD ile beraber gerçekleştirdiği Rakka operasyonu ile Fırat’ın doğusunun tamamı ile Münbiç’i kontrolleri altına almaları,

daha bir anlaşılır hâle geliyor.

Biraz daha bugüne doğru gelelim.

Suriye meselesinde Astana Süreci işlemektedir. Sürecin işletilmesi için yapılan liderler zirvesinin hepsinde de açıklanan Sonuç Bildirgesindeki 22 Kasım 2017 Soçi Liderler Zirvesi’ndeki cümleler vardır.

“Devlet Başkanları, Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne olan kuvvetli taahhütlerini teyit etmiş; bahsigeçen gerginliği azaltma bölgelerinin tesis edilmesinin ve Suriye ihtilafının çözümüne yönelik hiçbir siyasi girişimin Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, birliğine ve toprak bütünlüğüne hiçbir suretle halel getiremeyeceğini vurgulamışlardır.” Bu vurgu bazen kuvvetli bir şekilde yapılarak hayatiyeti ortaya konur.

Peki, bu millî ve üniter devletin egemenliğine kadar hassasiyet gösterilir? Son olarak buna da bakalım.

Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtları ile sınırımızdaki bir bölge kontrolümüze girdi. Barış Pınarı Harekâtı da var ama anlatacağım tarihte daha yapılmamıştı.

Bu harekâtların BOP ile ne ilişkisi var diye sorulabilir. Bunun cevabı; 15 Şubat 2018’de, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’la sadece Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun katılımı ile yaptığı görüşme ile 4 Haziran 2018’de Washington’da gerçekleşen Çavuşoğlu ile yeni ABD Dışişleri Bakanı Pompeo görüşmesindedir.

Yemek tekrara servise hazırlanmaya başlar

İlk görüşme öncesinde Rus Dışişleri Bakanı Lavrov “Fırat Nehri’nin doğu yakasından Irak sınırına kadar bir bölümde devlet benzeri bir yapı oluşturma yolunda ilerliyor.” diye açıklama yaptı. Hemen sonrasında 18 Şubat’ta da “Suriye’nin toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik adımları endişeyle takip ediyoruz. Bunun nedeni ABD’nin sahada, özellikle de Fırat’ın doğusu ile Suriye’nin Irak – Türkiye sınırı arasındaki bölgedeki uygulamaya başladığı planları(dır).” diyerek rahatsızlıklarını dile getirdi.

İkincisinde Mevlüt Çavuşoğlu Washington’da Türk gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında, yol haritasının net bir takvim olduğunu söyleyerek; “Yol haritasının amacı Amerika’nın bize 2016 yılında Başkan Obama tarafından verdiği sözün tutulacak olması anlamına geliyor.” dedi. Sürecin iyi anlaşılmasına ilişkin anahtar cümlelerinden birisi budur.

ABD Dışişleri sözcüsü Heather Nauert’in açıklamaları da somut işaretleri taşımaktadır. Sözcü; “Onlar adına konuşamam ama gördüğüm kadarıyla yol haritasında öngörüldüğü gibi güçlerini Fırat’ın doğusuna çekeceklerini açıkladılar” demiştir. Onlar dediği PYD-YPG daha doğrusu PKK’dır.

Sözcü bir soruya; “ABD ile Türk hükümeti Münbiç bölgesine istikrar ve özyönetim getirecek bir anlaşmaya vardı. Biz bunun Münbiç halkı dâhil tüm tarafların kabul edebileceği bir çerçeve olduğuna inanıyoruz.” diyerek cevap vermiştir. Buradaki özyönetim kavramı ikinci, tüm taraflar ifadesi de üçüncü anahtardır.

5 Haziran günü Antalya’da gazetecilere açıklama yapan Mevlüt Çavuşoğlu“Münbiç için dörtlü bir iş birliğinin olacağını” belirtmiş, bu dörtlüyü de “Türkiye, ABD, Bağdat ve Erbil.” olarak ifade etmiştir. Beşinci anahtar bu açıklamadır.

Barış Pınarı Harekâtı yapılırken İdlib’ten Irak sınırına kadar 20 mil (32 km) derinliğinde güvenli bölge oluşturma sözlerini de bu bilgilerin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Afrin Afrinlilerindir sözleri ile mütemadiyen tekrar edilen, güvenli bölgede evler yaparak sığınmacıların bir kısmını oralara yerleştirme projesini üzerine koyarak hepsini birlikte düşünelim.

2004’de 28 Ocak’ta ABD’de yapılan proje ortaklığının hâlen devam etmediğini söylemek mümkün müdür?

Böyle bir siyasî hedefi olan ve hiç değişmeden devam eden bir kadro ne savaşı yönetebilir ne de Türkiye’yi. Sonu hüsranla bitecek bir macera olur.