Suriye'den, Afganistan'dan gelenler 'misafir' mi? Güvenlik sorununun parçası mı?

Mihriban Ünal ve Nejat Eslen yazdı...

Suriye'den, Afganistan'dan gelenler 'misafir' mi? Güvenlik sorununun parçası mı?

Bu yazının ortak kaleme alınmasının nedeni, bir yandan Suriye, Afganistan gibi yerlerden ülkemize gelen kişilerin hukuki statülerini doğru tespit etmek ve bu konuda kasten yaratıldığı düşünülen kavram kargaşasını ortadan kaldırmak, diğer yandan konunun iç cepheyi doğrudan ilgilendiren güvenlik boyutunu ele alarak bu cephede oluşan tehlike ve tehditlere dikkat çekmektir.

O halde öncelikle hukuki statüye ilişkin kasten yaratıldığını düşündüğümüz kavram kargaşasını ortadan kaldırmaya çalışalım.

Bu kişilerle ilgili zaman zaman hukuki metinlerde dahi “misafir” ifadesinin kullanıldığı görülmektedir ki, misafirliğin en çok üç gün sürdüğü ve hukuki statüyü de anlatmasının mümkün olmadığı dikkate alındığında, ülkemizde on yılı aşkın bir süredir kalan kişilere “misafir” diyemeyeceğimiz açıktır.

Hukuki olmayan misafir ifadesi bir yana, bu kişilerin göçmen mi, mülteci mi, şartlı mülteci (sığınmacı) mi yoksa ikincil korumaya sahip kişi mi oldukları konusunda “kasten yaratılan kavram kargaşası” nedeniyle kamuoyunun kafası bir hayli karışık.

Özellikle “çeşitli sebeplerle göç eden” anlamında kullanılan “göçmen” kavramının uluslararası düzenlemeler de dikkate alınarak mülteci ve sığınmacıları da kapsayan şekilde ve geniş anlamda kullanıldığını, ancak bunun ulusal mevzuatımıza göre doğru olmadığını belirtmekte yarar vardır.

Öyle ki, İskân Kanunu m.3/1-d’ye göre “göçmen” sadece Türk soyundan olup Türk kültürüne bağlı ve ülkemize yerleşmek amacıyla gelen kişileri tarif eder, bu sebeple mevcut düzenlemelere göre Suriye’den, Afganistan’dan gelen kişileri göçmen olarak nitelendirmek yanlıştır.

Misafir ve göçmen olarak tanımlamanın mümkün olmadığı bu kişileri mülteci, şartlı mülteci (sığınmacı) ya da ikincil korumaya sahip kişiler olarak saymak mümkün mü peki?

Ülkemiz, Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin 28.07.1951 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nin 1. maddesinin B fıkrasının 1. bendi gereği, sözleşmeye coğrafi çekince koymuş ve sadece Avrupa’dan gelen kişileri mülteci olarak kabul etmiş, 1967 tarihli Ek Protokol’de de bu çekinceleri korumuş ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 61. maddesinde de mülteciyi:

“Avrupa ülkelerinde meydana gelen olaylar nedeniyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancı veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişi” olarak tanımlamıştır.

Öyleyse çekince koyarak imzaladığımız uluslararası sözleşmeler ve iç hukukumuzdaki yasal düzenlemelere göre, Suriye’den, Afganistan’dan gelen bu kişileri “mülteci” olarak tanımlamak da mümkün değildir.

Coğrafi çekince ve sınırlar sebebiyle mülteci olarak tanımlayamayacağımız bu kişilerin “şartlı mülteci (sığınmacı)” olarak kabul edilip edilemeyeceğine baktığımızda ise, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 62. maddesinde : “Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar sebebiyle; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancı veya bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişi” olarak tanımlanan “şartlı mülteci (sığınmacı)” kapsamında da bu kişilerin değerlendirilemeyeceği açıktır.

Her ne kadar bu kişilerin mevcut hukuki durumlarına en yakın statü “şartlı mülteci (sığınmacı)” statüsü gibi görünse de Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu gereği Avrupa ülkeleri dışında meydana gelen olaylar sebebiyle “sadece üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar ülkemizde kalmasına izin verilen” “şartlı mültecilerin (sığınmacıların)”, bu statüye kavuşabilmeleri için her şeyden önce bireysel koruma başvurusunda bulunmalarının gerekmesi ve ülkemizde sadece üçüncü bir ülkeye yerleştirilmek amacıyla kalabilecekleri dikkate alındığında, ülkelerindeki savaştan kitleler halinde kaçarak ülkemize gelen kişilerin koruma taleplerinin bireysel olarak değerlendirilmesinin mümkün olmaması ve gidecekleri üçüncü bir ülkenin de bulunmaması sebebiyle “şartlı mülteci (sığınmacı)” olarak değerlendirilmeleri de mümkün değildir.

Bu kişilerin gerçek hukuki statülerinin ne olduğunu açıklamadan önce son olarak Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 63. maddesinde: “Mülteci veya şartlı mülteci olarak nitelendirilemeyen, ancak menşe ülkesine veya ikamet ülkesine geri gönderildiği takdirde; ölüm cezasına mahkûm olacak veya ölüm cezası infaz edilecek, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacak, uluslararası veya ülke genelindeki silahlı çatışma durumlarında, ayrım gözetmeyen şiddet hareketleri nedeniyle şahsına yönelik ciddi tehditle karşılaşacak olması nedeniyle menşe ülkesinin veya ikamet ülkesinin korumasından yararlanamayan veya söz konusu tehdit nedeniyle yararlanmak istemeyen yabancı ya da vatansız kişi” olarak tanımlanan “ikincil koruma statüsü”nde olduklarının da kabul edilemeyeceğini belirtmekte yarar vardır.

Öyle ki, konuyla ilgili bu kişilerin gerçek statüsünü tanımlayan “geçici koruma” statüsünü açıkladıktan sonra aşağıda daha ayrıntılı değerlendireceğimiz Geçici Koruma Yönetmeliği'nin 7. maddesinin 3. fıkrası ile 16. maddesinin 1. fıkrası gereği de ilgili kişilerin “şartlı mülteci (sığınmacı)” veya “ikincil korumaya sahip kişiler” olarak değerlendirilmesi, bu anlamda bireysel uluslararası koruma başvurusu yapabilmeleri mümkün değildir.

O halde 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun “Uluslararası Koruma” statüsü olarak belirlediği “mülteci”, “şartlı mülteci(sığınmacı)”, “ikincil koruma statüsüne sahip kişi” tanımları ile İskân Kanunu’nun “göçmen” tanımına uymayan bu kişilerin gerçek hukuki statüleri nedir?

Konu, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. maddesi ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan Geçici Koruma Yönetmeliği ile çözülmeye çalışılmış ve bu kişiler “geçici korunan” olarak kabul edilmiştir.

Kanunun 91. maddesinde: “Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen yabancı” olarak tanımlanan “geçici korunan”, Yönetmelik m.3/1-f’de ise biraz daha kapsamlı olarak: “Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, ayrıldığı ülkeye geri dönemeyen, acil ve geçici koruma bulmak amacıyla kitlesel olarak veya bu kitlesel akın döneminde bireysel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen ve uluslararası koruma talebi bireysel olarak değerlendirmeye alınamayan yabancı” olarak tanımlanmıştır.

Her iki tanıma bakıldığında “geçici korunan statüsü” için öne çıkan hususların, acil ve geçici koruma bulma, kitlesel olarak sınıra gelme veya sınırı geçme ve uluslararası koruma talebinin bireysel olarak değerlendirmeye alınamaması olduğu görülmektedir.

Bu çerçevede Yönetmelik m.7/3’te, adı üstünde “geçici olarak korunanların” uluslararası koruma statülerinden herhangi birini (mülteci, şartlı mülteci(sığınmacı), ikincil koruma statüsü) doğrudan elde etmiş sayılamayacağı, m.16/1’de ise, geçici korumanın uygulandığı süre içinde bireysel uluslararası koruma başvurularının (mülteci, şartlı mülteci(sığınmacı), ikincil koruma statüsü) işleme konulamayacağı kabul edilmiştir.

Aynı şekilde Yönetmelik’in geçici 1. maddesinde, 28.04.2011 tarihinden itibaren Suriye Arap Cumhuriyeti’nde meydana gelen olaylar sebebiyle geçici koruma amacıyla Suriye Arap Cumhuriyeti’nden kitlesel veya bireysel olarak sınırlarımıza gelen veya sınırlarımızı geçen Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşları ile vatansızlar ve mültecilerin uluslararası koruma başvurusunda (mülteci, şartlı mülteci(sığınmacı), ikincil koruma statüsü) bulunmuş olsalar dahi geçici koruma altına alınacakları ve geçici korumanın uygulandığı süre içinde, bireysel uluslararası koruma başvurularının işleme alınmayacağı düzenlenmiştir.

Hal böyle iken, basında, AB/D tarafından fonlanarak meslek odalarına, sivil toplum örgütlerine, hatta devletin ilgili resmi makamlarına yazdırılan raporlarda, neredeyse her akşam ekranlarda ve aklımıza gelebilecek her platformda bu kişilerin özellikle ve ısrarla “mülteci” olarak tanımlanması veya sayılması gerektiği yönündeki baskıcı propagandaları iyi niyetli olarak yorumlamak mümkün değildir.

Ne yazık ki bir talihsizlik eseri olarak imzalanan ve ülkemizin başına ayrıca bela edilen Geri Kabul Anlaşması da dikkate alındığında, bu baskıcı ve tamamen kötü niyetli propagandaların amacının, Suriye’den, Afganistan’dan gelip “geçici olarak korunan” ve adı üstünde ülkemizde geçici olarak kalması gereken kişilerin ülkemizden gitmemelerini sağlamak, bunu bir savaş yöntemi olarak görmek, hatta bu kişilere vatandaşlık verilmesinin önündeki engelleri de kaldırarak ülkemizde ekonomik, sosyal, kültürel sorunlar bir yana aşağıda bahsedileceği üzere iç savaş ve parçalanmaya varan ciddi güvenlik sorunları yaratmak olduğu anlaşılmaktadır.

“Geçici olarak korunan” bu kişilerin bayram, düğün, hasat, ticaret gibi çeşitli sebeplerle sınırı geçip kendi ülkelerine rahatça sürekli gidip gelebildikleri de dikkate alındığında, aslında geçici korumaya temel olan risklerin de ortadan kalktığı ve geçici koruma statülerinin sona erdiği, dolayısıyla o andan itibaren ülkemizde kalmalarının yasa dışı olduğu görülmeli ve bu kişiler sınır dışı edilmelidir.

Aksi halde Yönetmelik m.9/1 gereği geçici koruma kararı alma, m.10/1-b gereği geçici korumanın süresini belirleme, m.11/2-a gereği geçici korumayı tamamen durdurma ve geçici korunanları ülkelerine gönderme, m.15/1 gereği uygulanan geçici koruma tedbirlerini sınırlandırma, süreli veya süresiz durdurma yetkisi kendisine ait olan başta cumhurbaşkanı olmak üzere ilgili tüm diğer yöneticiler hukuka uygun şekilde tesis etmedikleri her işlem sebebiyle siyasi, hukuki ve cezai sonuç ve yaptırımlarla karşı karşıya kalacaklardır.

Hukuki statünün doğru belirlenmesi ve bu çerçevede yapılması gerekenlerden bahsettikten sonra, konuya bununla bağlantılı olarak güvenlik cephesinden de bakmakta yarar vardır.

Burada iç hukukumuz bakımından “geçici korunan” statüsüne sahip olduğu tartışmasız olan kişiler bir yana, ülkemizde farklı hukuki statüde bulunan kişilerin de olduğu dikkate alınarak yazının bundan sonraki bölümünde zaman zaman uluslararası hukuktaki “sığınmacı” tanımına uygun şekilde sığınmacı teriminin kullanılabileceğini belirtelim. (Uluslararası hukukta bir devletin kendisine özel statü ve hukuki koruma sağladığı kişiler “mülteci” olarak tanımlanırken, kendisine henüz böyle bir koruma sağlanmayan, ancak bu yönde koruma talep eden kişiler “sığınmacı” olarak kabul edilmektedir.)

Savaşlar tarih boyunca ölümlere, yıkımlara ve göçlere neden olmuştur. Her savaş felakettir. Göçler ise insanların savaşlar nedeni ile yaşadıkları travmalardır.

Günümüzde de bencil Batı kendi jeopolitik çıkarları için doğrudan silahlı müdahalelerde bulunabilmekte veya demokrasiyi yayma bahanesi ile hedef ülkeleri karıştırmakta, iç savaş çıkarmakta, göçlere neden olmakta ve hatta göçler nedeni ile oluşan sığınmacıları (geçici korunanları) bile hedef ülkeleri kendi çıkarları istikametinde şekillendirmek amacı ile kullanabilmektedir.

Türkiye, coğrafi konumu ile Ortadoğu’dan kuzeye ve batıya, Asya’dan batıya göçlerin geçiş bölgesini oluşturmaktadır.

Günümüzde, Suriyeli, Orta Asyalı, Afrikalı yedi milyon “geçici korunan-sığınmacı” Türkiye’de yaşamaktadır.

Nasıl savaşlar göçlere neden oluyorsa, gelecekte de akademik adı ile “iklim değişikliği”, halk dili ile “küresel ısınma”, güncel adı ile ‘’iklim krizi’’; kuraklık, susuzluk, gıda ve beslenme sorunları, doğa olayları ve bunların sonucunda ortaya çıkan gerginlikler ve çatışmalar nedeni ile de göçler olacak, Türkiye, bu sebeple de Ortadoğu’dan sığınmacı karşılamak zorunda kalacaktır.

Sığınmacılar, sığındığı ülkenin demografik yapısını değiştirdikleri, etnik kırılganlıklar yaratabildikleri, radikal unsurların ve suç örgütlerinin sızmasına imkân verdikleri, yabancı istihbarat kurumları tarafından kullanılabildikleri için güvenlik sorununa dönüşebilmektedir.

Türkiye’de sayısı giderek artan sığınmacılar-geçici korunanlar, özellikle güneyde ülkenin demografik yapısını değiştirmekte, gelecekte daha da büyüyebilecek ciddi bir güvenlik sorununa dönüşmekte, iç cephenin karakterini değiştirmektedir.

ABD, Arap Baharı kapsamında Suriye’yi demokratikleştirmek, insan haklarını geliştirmek bahanesi ile bu ülkede iç savaşa giden ortamı hazırlamaya başladığında, ülkenin toplam nüfusu yirmi iki milyon, toplam Kürt nüfus ise iki milyondan az idi.

ABD’nin Suriye’yi karıştırmasındaki asıl amaç, bu ülkede yönetimi devirmek, rejimi değiştirmek, ülkeyi parçalamak, parçalanan Suriye’den bir Kürt yapısı ortaya çıkarmak ve böylece Suriye’yi artık İsrail’e tehdit oluşturamaz duruma getirmekti.

Zaman içinde, iç savaş nedeni ile Suriye halkının dörtte biri ülke içinde yer değiştirirken, dörtte biri ise ülke dışına çıktı. Ülke dışına çıkmak zorunda kalan Suriyelilerin resmi verilere göre 3.5 milyonu, resmi olmayan verilere göre ise 5 milyonu Türkiye’ye geldi.

Türkiye’ye gelmek zorunda bırakılan Suriyelilerin boşalttığı alan sayıca az olsalar bile Kürtler tarafından kontrol edilirken, Türkiye’nin güney illerinde Suriyeli yoğunlaşması yaşandı.

Türkiye’nin uyguladığı sığınmacı politikası ile sığınmacıların-geçici korunanların Türkiye’de kalıcı olma potansiyelinin artması iki önemli jeopolitik sonuca neden olmaktadır.

Birincisi, Türkiye’ye gelen Suriyeli sığınmacıların-geçici korunanların Suriye’de boşalttığı alanlar, coğrafi boşluk oluşturmakta, bu boşluk, PKK-YPG tarafından doldurularak kontrol edilmekte, Suriye’nin parçalanması ve Ortadoğu’da PKK-YPG devleti inşa etme projesi ivme kazanmaktadır.

Bir başka ifade ile Türkiye, ne kadar fazla Suriyeli sığınmacı-geçici korunan kabul ederse, bu ülkede PKK-YPG yapısı kurmak o kadar kolaylaşmaktadır.

İkincisi, Türkiye’nin güney illerinde Suriyeli kuşağı oluşmaktadır. Suriyeli kadınların yüksek doğum oranı da dikkate alındığında, (Sığınmacı Suriyeli kadınların doğurma oranı 5.3, Türk kadınlarının ise 1.9 dur) Türkiye’de yaşayan Suriyeli sayısı giderek artarken, demografik yapısı giderek değişen bu bölge, zamanla Türkiye içindeki Suriye’ye dönüşebilecektir.

Gelişen bu durum, Türkiye’nin bütününde demografik yapıyı değiştirirken, iç cephenin insicamını bozacak, kolayca istismar edilebilecek yeni bir etnik güvenlik hassasiyetine dönüşecektir.

Suriyeli sığınmacılar-geçici korunanlar için devlet büyük mali kaynaklar ayırmak zorunda kalmaktadır. Bugüne kadar devletin sığınmacılar için 80 milyar dolar harcadığı iddia edilmektedir. Bu harcamalar, zaten ekonomik sıkıntılar içinde olan Türkiye’de, maliyeye ilave bir yük eklemektedir. İşsizliğin sorun olduğu Türkiye’de bir milyon Suriyeli sığınmacı-geçici korunan iş hayatına katılmıştır. Suriyeli sığınmacılara tanınan sosyal ve eğitim ayrıcalıkları ise şikayetlere neden olmaktadır.

ABD ve NATO’nun Afganistan’da Taliban’a karşı savaşı kaybetmesinden sonra bu ülkeden batıya göç hızlandı. Afgan göçmenlerin büyük bir kısmının Taliban’dan kaçan Afgan ordusunun askerleri olduğu ve bunların İran üzerinden organize edilmiş bir şekilde Türkiye’ye taşındığı iddia edilmektedir.

Türkiye’yi yönetenlerin ABD Başkanı Biden’a bir milyon Afganlının sığınmacı olarak kabul edileceğine dair söz verdiği de iddia edilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin sığınmacı sorununu daha da ağırlaştıracaktır. 

Türkiye’nin sığınan Afgan ordusunun askerlerini eğitmesi de söz konusudur. Afgan askerleri eğitmesi durumunda Türkiye, Taliban’ı karşısına almış olacaktır. Bu durumda, zaten radikal bir örgüt olan Taliban, sızdırdığı elemanları ile Türkiye içinde eylemler başlatarak yeni güvenlik sorunlarına neden olabilecektir.

AB’nin sığınmacılar konusundaki bencil tutumu ise üçüncü bir jeopolitik boyutu ortaya koymamızı mümkün kılmaktadır.

İçinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda, AB Türkiye’yi istikrarsız Ortadoğu ve Orta Asya ile kendi coğrafyası arasında bir tampon coğrafi yapı olarak görmekte; Türkiye’nin, Ortadoğu’dan ve Asya’dan gelen sığınmacıları kabul ederek Avrupa’ya gitmelerini önlemesini, bir sığınmacı deposu gibi görevi yapmasını istemektedir.

Bir başka ifade ile Türkiye, güneyden ve doğudan gelen sığınmacıların-geçici korunanların Avrupa’ya gitmesini önledikçe ve bu sığınmacıları kendi içine entegre ettikçe bencil Avrupalılar için değerlidir.

Bencil batının kurduğu dünya düzeni ve bu düzenin kurumları, egemen ülkelerin kendi jeopolitik çıkarları için hedef ülkelere askeri müdahalelerde bulunmalarını veya bu ülkelerde iç savaş çıkartmalarını ve bu nedenle de göçlere neden olmalarını önleyememekte, bencil batının bu kurumları savaşların neden olduğu göçmenlere sahip çıkmamaktadır.

İşte asıl sorun budur.

SON SÖZ:

Türkiye’de sığınmacı-geçici korunan sorununun ciddi bir strateji ile karşılanabilmesi için Türkiye’nin dış dayatmalarına direnebilen ve ülkenin çıkarlarını önceleyen kişilerce yönetilmesi şarttır.

Aksi durumda Türkiye zaman içinde ilave bir etnik güvenlik sorunu ile karşı karşıya kalabilecektir.

Bu nedenle de yürürlükteki sığınmacı-geçici korunan politikasından önce, bu politikayı uygulayanların değiştirilmesi gerekmektedir.

Sığınmacı-geçici korunan sorunun çözebilmesi ancak, sığınmacıların-geçici korunanların büyük bir kısmının Suriye’ye geri gönderilmesi, Afgan sığınmacıların girişlerinin önlenmesi ile mümkün olabilecektir.

Bu amaçla, öncelikle, Suriye stratejisinin değiştirilmesi, mevcut rejimle uzlaşılması, bu ülkenin siyasi ve toprak bütünlüğüne öncelik verilmesi, müşterek tehdit PKK-YPG’ye karşı birlikte hareket edilmesi, PKK-YPG’nin kontrol ettiği bölgelerin gerçek sahipleri sığınmacılara-geçici korunanlara geri verilmesi gerekmektedir.