Sürü davranışları

Yavuz Alogan yazdı...

Sürü davranışları

İnsana özgü karakter tipleri hayvanlar âlemini taklit eder.

Kurt gibi aç, ayı gibi güçlü, tilki gibi kurnaz, serçe gibi ürkek, yılan gibi sinsi, katır gibi inatçı, kelebek kadar narin, tavşan gibi korkak, manda gibi duyarsız, kaplan gibi yırtıcı, öküz gibi kaba, kuşlar kadar özgür… deriz mesela.

Sürü davranışlarında da benzerlik vardır. Ürkerek hareketlenen bir yaban öküzü sürüsünün önünde hiçbir şey duramaz, açlık çeken kurt sürüsü önüne çıkan her canlıyı parçalar.

“Sürü, komünal heyecanın ortak ifadesidir,” der Elias Canetti (Kitle ve İktidar, Ayrıntı 2006, s. 48). Topluluk heyecana kapıldığı zaman sürüleşir. Heyecanın kaynağı çok farklı olabilir: düşman istilası, iç savaş, kıtlık ve açlık, salgın hastalıklar, ihtilal, genel seçimler…

15 Temmuz darbe girişiminin ertesi günü evin karşısındaki markete gittiğimde hayretler içinde kalmıştım. Bütün raflar boştu. İnsanlar kıtlık ve açlık heyecanına kapılmışlar, sürü davranışı göstererek marketin içini boşaltmışlardı. Kriz anında ihtiyaç fazlası tüketim malını stoklama arzusu, bedenin doğal ihtiyaç düzeyini aşacak ölçüde kalori alma eğilimi, insanın genetik özelliğidir.

Yuval Noah Harari, Sapiens adlı kitabında insan açgözlülüğünün temelini şu sözlerle açıklar: “Yüksek kalorili yiyecekler tıkınmak (…) genlerimize kazınmıştır. Bugün çok katlı apartmanlarda ağzına kadar dolu buzdolaplarıyla yaşıyor olabiliriz, ama DNA’mız hâlâ savanda yaşadığımızı zannediyor. İşte bugün bizim koca bir kap dondurmayı kaşıklamamızı ve bunun yanında Jumbo boy kokakolayı hüpletmemizi sağlayan şey budur” (Kolektif Yayınları, 2017, s. 53).

Tatil arzusu bile insan kitlesini sürüleştirebilir. İnsanlar heyecanla sürüleşerek tatile çıkıp yurdun dört bir yanına dağılabilir, taşıdıkları mutantları gittikleri yerlerdeki başka mutantlarla mutasyona sokarak çok tehlikeli bir mutantlar cümbüşüne yol açabilirler. Mesela bir yıl kadar önce İtalya’da yaşanan korona faciası kuzey İtalya’daki zenginlerin güneydeki yazlıklarına ve tatil beldelerine sürüler hâlinde dört nala koşmalarıyla meydana geldi. Bu sürü davranışının bedeli çok ağır oldu. II. Dünya Savaşı sırasında, işgal yıllarında bile görülmeyen sahneler yaşandı. Işıkları karartılmış sokaklarda askeri araç konvoyları koronadan ölenlerin cesetlerini toplu mezarlara taşıdı.

Bu türden heyecanlı sürü davranışlarını Devlet ya da devlet benzeri sivil örgütlerin durdurması gerekir. Hayvanlar âlemi için de aynı şey geçerlidir. Heyecana kapılarak topluca koşmaya başlayan bir inek sürüsünü atlarla ya da motorlu araçlarla durdururlar, ürkerek uçuruma doğru koşan bir koyun sürüsünün yolu çoban köpekleri tarafından kesilir.

Demek ki modern devlette sürü davranışlarını önlemek gerekir. Uygarlık sürü davranışıyla bağdaşmaz. Fakat salgın hastalık uygarlığı da tartışmalı hâle getirmiştir. Uygar geçinen İtalya ile uygar olmadığı iddia edilen Çin’in korona karşısındaki tavrı öğreticidir. İtalya salgın karşısında halkın seyahat özgürlüğünü kısıtlamadı; Çin ise her türlü özgürlüğü anında kısıtlayarak eyalet, şehir, mahalle, sokak ve apartman düzeyinde örgütlü olan Komünist Partisi unsurlarını anında harekete geçirerek duruma el koydu. Neşeli İtalyanlar güneye doğru şen şakrak seyahat ederken, Çinliler karantinayı ihlâl eden apartmanların kapılarına   kaynak yapıyorlardı. Batılılar bu “vahşet” karşısında dehşete kapıldılar.

Böylece uygarlık ve özgürlük açısından önemli bir sorunsal ortaya çıktı. Çin salgını kısa sürede yendi, aşısını buldu, aynı disiplinle halkını aşıladı ve aşıyı ihraç etmeye başladı. Uygar ve özgür İtalya Çin aşısıyla kendine geldi.

Aslında insanların, Hegel’in dediği gibi, özbilince sahip olarak özgürleşmeleri, kendi kişisel varlıklarını toplumsal var oluşlarıyla bağdaştırmaları beklenirdi. Zira Engels’in dediği gibi, “Özgürlük zorunluluğun bilincine varmaktır.” Günümüzde insanlığın böyle bir bilince henüz varamadığını, hatta ondan uzaklaştığını, kapitalizmin insan türünü giderek özgürlük bilincinden yoksun sürülere dönüştürdüğünü görüyoruz. Dünyanın her yerinde insanların her konuda sürüleşerek içgüdüsel, insiyaki davranmalarının sebebi son tahlilde kapitalizmin rakipsiz kalması ve zincirlerinden boşalmasıdır.

Neyse, konuyu dağıtmayalım.

Kısaca belirtmek gerekirse, eğer halk zorunluluğun bilincine varamamışsa, tehlike karşısında Devlet halkın özgürlüğünü kısıtlayabilir. Salgın patlak verdiğinde, bilim adamlarının öngördüğü süreler içinde olağanüstü hâl ilan edebilir, tam karantina uygulayabilir, sokağa çıkanı vurabilir, burjuvazinin parasına el koyup halka dağıtabilir, her şeyi yapabilir.

Ancak bunları yapabilmesi için Devlet’in teknik anlamda sahici bir devlet olması; onu yönetenlerin siyasî kaygılarla ya da iktidarı kaybetme korkusuyla değil, devlet bilinciyle, özveriyle karar almaları gerekir.

Fakat devlet dediğimiz aygıt da çeşit çeşittir. Mesela anonim şirket gibi davranan Devlet, sürü davranışlarını kâr zarar hesabıyla yönlendirmeye çalışır; ülke toprağını arsa olarak kıymetlendirir, arsanın üzerindeki bütün tesisleri parasal değeriyle ölçer, yurttaşların içgüdülerine hitap ederek onları muz ve kamçıyla bir maymun sürüsü gibi yönetir. Burada şirkete dönüşen devletin fikirler, hayat tarzı ve ideoloji dâhil sattığı her şeyi müşteriye dönüşen yurttaşın satın alması, benimsemesi beklenir. Salgın karşısında Devlet bir anonim şirketin mütevelli heyeti gibi akıl yürütür: iki ayaklı virüslerin içgüdüsel sürü davranışıyla ülkenin her yanına dağılmaları iç piyasayı canlandıracaktır; ölüm sayıları artarsa rakamlar gizlenecek, daha kötüsü gelirse olağanüstü kapanma önlemleri alınacak, ölenler ölecek kalanlar kalacak, sezonluk turizm gelirlerini bu yolla kurtarma girişimi her şeyin önüne geçecektir.

Bilim dünyası Covit-19’un ardından çok daha tehlikeli virüslerin geleceğini söylüyor. İnsanın doğaya tecavüzüne karşı bir tepki olan ve son tahlilde tabiat ananın kendisi için zararlı gördüğü insan türünü sırtından atarak, en azından eksilterek özgürleşme çabasını yansıtan virüs topluluğu, giderek kapitalizmin boyunduruğu altına girecek, insan sürülerini yönlendirmek için kullanılacak gibi görünüyor. Aşılar devletlerarası güç mücadelelerinde birer silah olarak gerçek silahların yanında yer alacak; doğal virüsler azaldıkça yerlerine viroloji laboratuvarlarında üretilmiş yapay virüsler geçecek, muazzam aşı tröstleri oluşacak.

Günümüzde ne işçi sınıfı ne de patronlar 19. ve 20. yüzyıldaki proletarya ve burjuvaziye benziyor. Teknolojinin üretim süreçlerini dönüştürmesi ve paranın sanallaşması hızla yoksullaşan geniş bir prekarya oluşturdu. Yoksullaşan orta sınıftan, en alttaki işçilerden, aynı zamanda teknisyenler, mühendisler, hekimler ve öğretmenlerden, hizmet sektörü çalışanlarından oluşan, “evini kayan kum üzerinde” inşa etmeye çalışan ve “meslekî kimlikleri tanımlayan ahlakî ya da davranışsal yükümlülükler gösterme mecburiyeti”ni kaybeden (Standing, İletişim 2017, s. 29) bu güvencesiz ve tehlikeli, siyasî davranışları öngörülemeyen karma sınıf (Bauman / Bordoni, İthaki 2017, s. 177) insanlığın yeni umududur. Ne çıkacaksa bu katmanlı sınıftan çıkacaktır; melez felsefî düşünceler, devrim stratejileri, eşitlikçi bir yeni dünya tasarımı … her şey! Sahici bir güce dönüşmeyen her fikir kâğıt üzerinde sözcükler olarak kalacaktır.

Fakat son bakışta, 8 milyara yaklaşan dünya nüfusu küresel bir nüfus planlamasıyla 4-5 milyara indirilerek doğanın nefes alması sağlanmaz ve nükleer silahlar kısıtlı bir zaman dilimi içinde yok edilmezse bu gezegende insanlığın geleceği yoktur.

Korona hapsiyle geçen bu güzel bahar gününde herkese akıl fikir, sabır ve cesaret diliyorum. yalogan@gmail.com