Tabakçının şifası deriden gelir

Şahin Filiz yazdı...

Tabakçının şifası deriden gelir

Andımız toplumu ikiye bölmedi. Farklı isimler, partiler, gruplar, tarikatlar, dinciler, liberaller ve içi geçmiş solcular olarak adlandırılan, dağınıkmış gibi duran açılımcı-ırkçı faşist güruhu bir başlık altında topladı. Türkiye’de ırkçılığın ve faşizmin adı, Türk düşmanlığı ve Türkiye karşıtlığıdır. M.Ö. 17. Yüzyıla kadar tarihi geçmişe, dünyanın her bir bölgesinde kültür ve uygarlık senedine sahip, yine dünyanın bir ucundan diğer dili konuşulan Türkçesiyle Türk milletini, Andımız kaldırılınca Anadolu’dan ve dünyadan sileceklerini düşünenler, her defasında çok fena yanılmışlardır ve yanılacaklardır. Dinler, mezhepler, aşiretler ve ideolojiler gelir, geçer, ama Türklük ilelebet payidar olmuştur, olacaktır.

Andımız’ın kaldırılması kararına sevinenlerin, eski solun şeytanlarından etnik bölücülere ve köleci tarikatçılara kadar uzanması rastlantı değildir. Tarihi, dili ve yarattığı uygarlıklarıyla en köklü milletlerden olan Türkleri en son kale Anadolu’da irili ufaklı aşiretlere bölmek, milletsiz yığınlar haline getirmek ve sonra da, bu ihanete çanak tutan cahil sürüleriyle birlikte hepsini yok etmeye yönelik apaçık bir plandır. Andımız’da geçen “Türk”, adı geçen çevreler dahil tüm Türkiye halkını temsil eden birleştirici, dayanıştırıcı ve bütünleştirici bir şemsiye kavramdır. Bunu dost-düşman herkes çok iyi biliyor. Buna karşın Türk’ü yok saymaya varan kin ve düşmanlıklarını açığa vurmaktan kendilerini alamıyorlar.

Peki bu kontrol dışı öfke ve kin nöbetlerinin asıl nedeni nedir? Bu azınlık cahillerin Türk ve Atatürk’e sevgi-saygı göstermedikleri bilinen bir şeydir. Böyle olmakla birlikte bu kavramların asıl temsil ettiği anlamlardan rahatsız olmaktadırlar. Peki, Türk neyi temsil eder?

Türk kavramı Andımız’da yüce bir ahlakı ve eşsiz bir erdemi anlatır. Küçükleri korur, büyükleri sayar. Bu erdemin kaynağı herhangi bir parti değil, büyük Türk milletidir. Türk Milleti’nin koruduğu, sevdiği küçüklere en kutsal mekanlarda cinsel tacizde bulunanlar, çocuk gelinleri savunanlar, yeni yürümeye başlamış bebeklere hilafet sloganları attıranlar, çocuklarımızı dağa çağıranlar tabii ki Türk’e dost olacak değildirler. Andımız, çocuklarımızın korunmasını salık verip öğrettiği için cemaatler, tarikatlar onları köleler gibi kullanamayacaklardır. Türk kavramı bunu anlatır. Türk düşmanlığı, Türk’ün anlatan işte bütün bu erdemlere karşıdır.

Büyüklere saygı Türk kavramının Andımız’da abideleşen anlamıdır. Dinini, ulusunu, değerlerini satanlar, büyüklerine, geçmişine saygı duymak demek olan Türk’e doğal olarak düşmanlık edecekleridir.

Türk ve Atatürk, Andımız’da, bunlardan başka, birliği, beraberliği, köklü bir millet olmayı, çocuklarımızı geleceğe hazırlamayı, ilerlemeyi ve çağdaşlaşmayı anlatır. Biriken öfke, Ortaçağ’daki İslam Aydınlanmasını söndüren cehalet ve delalet odaklarının öfkesidir. İslam dünyasını bir dünya medeniyeti olmaktan uzaklaştırıp din-iman, hilafet yarışına sokarak kanlı bölünmelere yol açanlar, Türk milletini de bin bir etnik ayrımcılık felaketine sürüklemek için kolları sıvamış; Gelecek, Deva ve bilmem ne bela adlarıyla ittifak kurmuşlardır. Neye neden karşı çıktıklarını kirli geçmişlerinden tevarüs ettikleri kan ve intikam duygularıyla her fırsatta aynı nefretle tekrarlamaktadırlar. Bölücülükleri ve bozgunculukları Türkiye’yi kuşatıcı ve bütünleştirici Türk kavramından uzaklaştırmakla kalmamakta, İslam dinini de cemaat ve tarikatlara bölerek hem etnik hem de dini tefrikalar yaratmak derdindedirler.

Türkiye’yi etnik kiliselere, İslam’ı da tarikatlar kiliselerine dönüştürmeye çalışan Fetö’nün bıraktığı yerden melanetlerine devam etmektedirler.

Etnikçilerle tarikatçılar el ele vermişlerdir. Andımız’a yönelttikleri bu saldırıların Fetö-PKK söylemleriyle paralel olması hiç de rastlantı değildir. Türk kavramı doğal olarak laiklik ve milliyetçilikle özdeşleşmiştir. Şimdilik doğrudan ve açıktan olmasa da, dillerinin ucuyla telaffuz ettikleri Türk düşmanlığı, esasen laiklik ve Atatürk milliyetçiliğine yöneliktir. Bu, “biz toplumun dinsel ve etnik olarak ayrışıp birbirine girmesini istiyoruz” demenin başka bir yoludur.

İslam’la gönül ve akıl bağını koparmış onlarca tarikat, hilafet ve şeriat rüyaları görürken, her biri kendi halifesini fiilen seçmiş, kendi küçük yaşamlarında pratiğe dökmüşlerdir. Bunlara, “hadi hilafeti getirmek serbesttir” dense, ilk önce birbirini kesmek ve yok etmekle işe başlarlar. İslam’ın temel kaynaklarında bu beşeri ideolojileri destekleyecek herhangi bir delil olmadığını çok iyi bildiklerinden, her biri kendi İslam’ını uydurmuş, halifesini tayin etmiş ve şeriatını kurmuştur. Onların dininde küçükleri kullanmak, büyükleri tekfir etmek, doğru olmamak, çalışkan olmamak vardır. Hedefleri kendi dünyevi çıkarlarından ibaret olduğu için, başka bir amaçları yoktur. İleri gitmek kitaplarında yazmaz. Türkiye’yi altın tepside sunan Atatürk’e saygı duymazlar. Çünkü büyükleri saymak gibi bir ilkeleri yoktur. Kimliksizdirler. Adam gibi Müslüman olmayı değil, dinci olmayı tercih ettiklerinden, kimliksizliği yeğlerler. Neden? İçinde bulundukları toplumun ve İslam’ın yüzüne bakacak yüzleri yoktur. Tanınmak istemezler. Neden? İnsan tanınmak istiyorsa her zaman “aynı yüz”e sahip olmalıdır. Bin bir surat olduklarından, asıl yüzlerini, kimliklerini kimsenin deşifre etmesini istemezler. Bin bir suratlı insan, aslında suratsızdır; bin bir kimlikli insan aslında kimliksizdir. Andımız tek yüzlü ve tek kimlikli bir insan profili çizer. Buna tabii ki tahammül edemezler. İnsanlığa ve ahlaka türlü oyunlar çevirenler, adam gibi kimliğe çağıran Andımız’dan neden hoşlansınlar? Çok-kimlikli, çok-dinli, çok-yüzlü olanlara Andımız’ın doğal olarak baskıcı gelmesi anlaşılır bir şeydir. Oysa Türk kimliği onları bile eşit vatandaş, her şeye rağmen insan saymanın felsefesidir.

Kimlikli, karakterli, ahlaklı, akıllı ve nihayet Türk’üm diyebilmek bu zavallı insanları-Türk olsun, olmasın-hastalandırır. İyi gelmez. Ama şifaları uzun vadede buradadır.

Nasıl mı?

İnsan yurduna konulmak bu karaktersizliğin doğasına aykırıdır. Mevlana’nın Mesnevi’sinde geçen bir hikaye ile yazımı bitireyim:

Bir deri tabakçısı, yolunun üzerindeki attarlar çarşısına uğrar. Misk kokuların satıldığı bu çarşıya girer girmez aniden düşüp yere yığılır. Esnaf telaşla çevresinde toplanıp aymaya çalışırlar. En güzel kokular sürer, su içirirler. Ama nafile! Adam güzel kokuları burnuna çektikçe daha da fenalaşır. Çaresizlikten ne yapacaklarını düşünen esnafın arasına genç bir adam telaşla girer ve der ki: “Çevresini boşaltın, bu adam benim babam. Deri tabakçısıdır. Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Sürdüğünüz misk kokuları onu iyileştirmez, tam tersine daha da fenalaştırıyor. Yapmayın Tanrı aşkına! Kenara çekilin” der ve elindeki dışkılı hayvan derisi parçasını babasının burnuna yapıştırır. Çok geçmeden adamcağız, düştüğü gibi aniden doğrulur ve kendine gelir.

Deri parçasının kokusuyla hayat bulanlara, miski amberle şifa vermek için çok zaman geçmeli.

Eğitilemeyenlerden olmak onların bahtsızlığı, vatanseverlerin ihmalidir.