Tanzimatın sahte kahramanları ve Ulu Hakan Abdülhamid Han

featured

OSMAN SELİM KOCAHANOĞLU yazdı…

Necip Fazıl hakkında bu girizgahın (2. bölüm) amacı, tarihsel olguları sahne canlılığıyla kurgulayan üslup sihirbazlığı dışında bir anlam içermeyen tarihsel yorumlarıdır. 1960 sonrasında tarihsel konulara yönelme amacı, kesinlikle tarihi aydınlatmak değil, yeni şıvgın “kuzgunların” benliğine paslı çivi saplamaktır. Konferans ve polemiklerinde tarihsel kişilikleri Yahudi / mason / dönme / komünist diye şeytanlaştırır. Mustafa isimleri onun için birer sembolik metafordur: “… Bir yanda Kabakçı Mustafa, bir yanda Mustafa Reşid Paşa, bir yanda Alemdar Mustafa Paşa… ve daha nice nice Mustafalar.!” Düşüncenin çocukluk çağındaki taşralı gençler, gelip geçmiş milyonlarca Mustafa arasından verilen şifreyi çözebilir. Tüm inanç sistemlerinde Tanrı, iradesini hakim kılmak için nasıl iyi insanlar kullanmışsa, inanç ve ideoloji sömürgenleri de her türlü kutsalı kendi iradelerini egemen kılmak için kullanırlar.!

Necip Fazıl’ın düşünce sistematiğindeki Siyonizm ve masonluk diskuru, karşı tarih oluşturmak için hamasete “hak-batıl, mümin-kafir” söylemleri üzerinden hareket eden içi boş cerbezedir. Bunu yaparken Mustafa Reşid Paşa, Âli ve Fuad Paşalar, Midhat Paşa, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp v.s. üzerinden dost-düşman ayırımı yapar. Literatürün yazdığı ne kadar yenilikçe/modernist varsa onları Türk’ün ruh kökünü kurutan Sahte Kahramanlar olarak görür. Küflü referans ve zihinsel reddiyeleri kendi bilinçaltını tanımamızı sağlar:

…Gülhane Hatt-ı Hümayunu şeriatın methiyesiyle başlar. Fakat o ne müthiş sinsi bir Yahudi ve münafık tabiyesi… Şeriatın medhiyesi ile başlayan Gülhane Hattı, bizi, basit Avrupa demokrasilerinin İslamiyette 1300 sene evvel hakikatı konmuş usullere davet eder. Can masundur, ırz masundur, mal masundur, adalet gelecek, müsavat gelecek… Yalama olmuş nakarat. Bunları öne süreceğine, Şeriat ihya edilecektir, desene..!?” 

Küfür kilerinden ekmek yemektense İslam çilehanesinde aç kalmayı tercih eden yukardaki cerbezeli sözlerinin tarihle, tarihsellikle, nedensellik ve gerçeklikle hiçbir ilgisi yoktur. “Teriat” kelimesini de ideolojik bağlamda kullanır: “O, şeriatın en küçük cüz’üne feza dolusu hazineleriyle bütün kainatı feda etmekte tereddüdü olmayan, pazarlık- sız biridir; şeriatten hakikate giden, yolcusu seyrek caddenin yolcusudur.”  102 Hamaset ve cerbeze arttıkça tarihsel realiteden uzaklaşır. Halbuki onun “Yahudi ve münafık tabiyesi, yalama olmuş nakarat” dediği şeyler, Adnan Adıvar’ın “ikinci tabye taktiği”dediği şeylerdir. Aynı taktiği kilise Aydınlanma filozofları için kullanmıştır. Tanzimat dönemi devlet ve siyaset adamları hain/mason sayıldığı için, Fransız ihtilalinin özgürlük idealleri de frengi hastalığı [Frenklik] sayılır. 1839 markalı sahte inkılapların üreticisi mason Mustafa Reşid Paşa da ihanetin başıdır. Muhayyilenin küflü dehlizlerinde saklanan rivayetlerle Keçecizade Fuad Paşa (1815–1869) ötelenirken, yazdıkları tarihsel bilgi değil hurafenin kendisidir:

… Fuad Paşa, Paris seyahatinde Padişaha refakat etti, fakat yolda ayrıldı ve Nis’de öldü. Öleceği zaman Papaya bir mektup yazıyor ve Mustafa Reşid Paşa’dan beri gelen cereyanın ilk mahsulünü veriyor. Hıristiyan olmayı Papadan istiyor ve ölürken Hıristiyan usulüyle gömülmesini vasiyet ediyor. Ölüsü öyle kaldırılıyor. İstanbul’a da müslüman ölüsü diye getirili- yor. İslami merasimle gömülüyor. Kaynak: İbn-ül Emin Mahmud Kemal, Son Sadrazamlar.”  103

Abdülaziz’in Paris gezisine (21 Haziran – 7 Ağustos 1867)104 katılan devrin Sadrazamı ve Hariciye Nazırı Fuad Paşa hakkında yukarda verilen bilgilerin tamamı yanlış ve tamamı mümine yakışmayan iftiradır. Kaynak gösterildiği yerde105 bulunmadığı gibi, akademik literatürde de rastlanmaz. Divan şairi ve ilmiye ricalinden Keçecizade İzzet Molla’nın oğlu olması bir yana, mescidi bile günümüzde ibadete açık olan Fuad Paşa’nın, din değiştirmek için Papa’ya mektup yazması tam bir safsatadır.106 Fuad Paşa Paris seyahatinde değil, dönüşünden iki sene sonra hastalığının ağırlaşması üzerine tedavi için Nis’e gitmiş, gösterilen her türlü ihtimama rağmen orada vefat etmiştir. (12 Şubat 1869). Paris sefaretinde memur Hoca Tahsin Efendi tarafından gasil ve tekfin edilen Fuad Paşa’nın naaşı, Fransız hükumetince tahsis edilen Le Renard (Tilki) isimli sürat gemisiyle İstanbul’a getirilmiş ve Sultan Abdülaziz tarafından milli yas ilan edilmiştir.107

Batı kaynaklarında bile Avrupa siyasetinin büyük devlet adamları arasında sayılan Sadrazam Fuad Paşa’nın,108 bıraktığı “Siyasi Vasiyetname” Osmanlının geri kalmışlığı üzerine Sultan Abdülaziz’e verilen bilgelik manifestosudur. Okuyalım:

“… Haşmetmeab Efendimiz; Mahvolma felaketinden kurtulabilmekliğimiz, İngiltere kadar paraya, Fransa kadar bilgi aydınlığına ve Rusya kadar askere sahip olmaklığımıza bağlıdır. Bizim için artık önemli olan çok terakki etmek değil, fakat kesin olarak Avrupa’nın öteki ülkeleri kadar terakki etmektir. (…) Dinimiz dünyanın ilerlemesini ve insanlığın kusursuzlaşmasını amaçlayan bütün akideleri içerir. Toplumun ilerlemesini İslamiyet adına engellemeye kalkışanlar, İslamdan hiç nasiplerini almamış, anlayışsız ve şuursuz cahillerdir. İslamlık, bize aklımızı iyi kullanıp dünyanın terakkisi yolunda ilerlemekliğimizi emretmekte ve değil Arabistan’da ve Müslüman ülkelerde, hatta yabancı yerlerde, Çin’de ve dünyanın en uzak köşelerinde bile bilim ve beceri ışığını aramaya bizi yöneltmektedir. İslamlığın emrettiği bilim, başkalarının tahsil ettiği bilimden farklı sanılmasın. Katiyyen. Bilim tektir. Akıl ve idrak dünyasını her yerde aynı güneş aydınlatır ve ısıtır. Ve madem bizim inancımızca İslamlık, evrensel hakikat ve bilginin bir ifadesidir, o halde faydalı bir icat, yeni bir bilgi kaynağı, nerede bulunmuş olursa olsun, ister putperest ister Müslümanlar arasında, ister Medine ister Paris’te olsun, her zaman islama aittir…”109

Fuad Paşa’nın Vasiyetnamesi, sadece Abdülaziz’e değil ikiyüz sene sonrasının uygarlığa yenilmiş medrese cüceleri için de siyaset yüceliği sergiler.110 Bu mesajı kapısından doğruluk girmeyen Osmanlı Sarayı anlamadığı gibi, Mektebi Tıbbıyede açılan doğumevini (Vela- dethane) “Piçhane” telakki ederek tahsisat vermeyen Abdülaziz de anlayamaz…111 Tıbbıyede Anatomi Atlasının resimli / gravürlü basılması da, “insan vücuduna ait resimler dinimize aykırı” diyen ulema duvarına çarpar.112 Osmanlı için sonun başlangıcı sayılan Tanzimatı hurafeler üzerinden algılayan medrese öğretisi, aynı şeyi Cumhuriyet modernizmi içinde yapmış, husumet dışında reddiye bulamamıştır.. Hanefi fıkhından üretilen Mecelle ile toplum yüz sene geriye götürülürken, Cumhuriyet elitleri geleneği değil sadrazam Fuad Paşa’nın vasiyetindeki bilimsel aklı kullandılar.

ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN

Necip Fazıl’ın en ideolojik çarpıtması, tarih alanında ve kutup yıldızı saydığı Ulu Hakan Abdülhamid Han (1965) kitabıdır. “Kölesi olmak devletine erdiği büyük velîden (Teyh Abdülhakim Arvasi) terkibî ve telkinî olarak” aldığı icazet sonunda yazdığını kendisi ifade ettiğine göre, ilham kaynağı bellidir. Ne başını secdede geçiren Sultan Murad, ne Fatih ne Bayezid-i Veli dindarlıkta Abdülhamid’e ulaşamaz!. Bu kadar dindar bir padişah, din ve şeriat kitaplarını yaktırabilir mi? “…Teyhülislam unvanı kafirden beter bir münafığın,” kutsal metinlerden “fetva” niyetine ürettiği “küfürnameye” ne buyurulmalı? 113 Demek Şeyhülislamlar ayetlerden “fetva” denilen küfürnameler üretebiliyor, bunlar arasından “kafir”den beter münafıklar çıkabiliyor. İşte Abdülaziz’e fetva veren Hayrullah Efendi(Şerrullah), İşte Mustafa Sabri, işte Dürrizade Abdullah, Ömer Fevzi ve İskilipli Atıf.

Abdülhamid hayranlarının sığındığı bir iddia da onun zamanında bir karış toprak verilmedi safsatasıdır. Hal’ fetvası veren Şeyhülislam nasıl kafirin biriyse, kararı tebliğ eden Emanuel Karasu daha cıfıt bir Yahudi… Sürgün yeri Selanik, Allatini Köşkü de Yahudi mülkü olduğuna göre, zihinsel kodlama hazır demektir. Kutsala/dine odaklı muhafazakar zihin dünyasında, Mekke/Hicaz coğrafyası nasıl kutsala odaklı ise, özgürlüğün kabesi sayılan Selanik de, mason ve dönmelerin diyarıdır. İslamı kazıma hareketi olan Cumhuriyet devrimleri de bu iklimde yetişen fitne fücur takımının eseridir.114

33 senelik saltanatında Abdülhamid’in bir karış toprak kaybetmedi söylemi, tarih dışı, gerçek dışı bir safsatadır. Abdülhamid döneminde Osmanlının kan döküp şehit verdiği kaybedilen topraklar yedi krallık ülkesi ve dört valilik arazisidir. Şöyle: (1) Eflak ve Buğdan Voyvodalıkları iken sonradan “Memleketeyn” adını alan geniş arazi Romanya krallığı olmuştur. (2) Sırp Beyliği iken krallığa dönüşen Sırbistan bölgesi. (3) Krallık ilan eden Karadağ hükumeti. (4) Bosna– Hersek bölgesi. (5) Bulgaristan ve Doğu Rumeli’den oluşan Bulgar Krallığı. (6) Mısır ülkesi. (7) Fransa himayesine giren Tunus Beyliği.

(8) Kıbrıs adası. (9) savaşı kazanmamıza rağmen Yunanistan’a terk edilen Tesalya ve Yenişehir bölgesi. (10) Rusya’ya terkedilen Batum, Ardahan ve Kars eyaleti…115

Necip Fazıl’ın Ulu Hakan kitabı bir sonraki “Vatan Haini Değil Vatan Dostu Vahidüddin” (1969) kitabının müjdecisidir. Vahdeddin – Mustafa Kemal ilişkisinin ideolojik versiyonuna kurgulanan bu kitap, yakın dönemin en fosilleşmiş en hurafe bilgileriyle, tarihçi olmadan karşı tarih oluşturma yanılgısının zirvesidir. Bu kadar literatür ve vesika arasından ve asgari bir tarih okuması yapılmadan, dört kitaptan veya dört kişiden yapılan alıntı ve rivayetler… Gerisi bunun etrafını süsleyen asparagas kurgular. Tıpkı Tohum, tıpkı Reis Bey, tıpkı Bir Adam Yaratmak gibi. Diğer kitapları gibi bu kitabın büyük harflerle sunulan tezi de ideolojik hesaplaşmadır, kanıtlar ve muhakeme belirlenen teze uymak zorunda: “Milli şahlanış hareketinin fikrini Mustafa Kemal Paşa’dan önce ve onun şahsında Vahdeddin ortaya koymuştur.”116

Enver Behnan’dan bir parağraf,117 Karabekir’den iki dedikodu, Sabahaddin Selek’ten bir paragraf, Fevzi Çakmak’ın damadı Burhan Toprak ve karısından bir rivayet… Bağımsız bir olay incelenmez, kom- pozisyon estetik cümlelerle tamamlanır. Hiçbiri kronolojideki yerine oturmadığı gibi, gerçekliğe yaklaşmak için efsane ötesinde muhakeme- ye zerre kadar ihtiyaç da duyulmaz…

Sorulara şahdamardan yaklaşmak için bu sefer son sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey (Okday) keşfedilir. Büyük oyunun tek tanığı bulunmuştur. Vahdeddin’in yaveri Ali Nuri Bey’e göre, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçme fikri olmadığı halde, Vahdeddin tarafından “ikna” edilir. 118 Başkatip Ali Fuat Bey’in görüp duymadığı, tek satır yazmadığı olayları vaftiz edilmiş bu yaver duyar. Bir rivayete göre 30 bin, bir rivayete göre 40 bin altın da yol harçlığı verilir. Senaryo yazarı için ne tarih, ne kronoloji ne mantık ne vesika önemlidir. Vedalaşma sahnesinde dekora güzel bir süsleme gerekir. Sultan Vahdeddin Sarışın Paşa’nın kahvesini bizzat ikram edecek, sigarasını bile kendi kibritiyle yakacaktır.119

Boşta gezen bu kadar vatansever paşa varken Vahdeddin tercihini niçin Mustafa Kemal için kullanır? Çünkü: “Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari ünvanlı 39 yaşındaki bu paşa veliahtlığı sırasında kendine refakat etmişti. Alman mareşallerin itiraz mizacında görülmemiş bir özgüvene sahipti. Düzgün bir kılık içinde hakim edalı, saçı mısır püs- külü, gök mavisi gözleri, sarı bıyıklı, bıçakla çizilmiş gibi incecik dudaklı, çatık kaşlı ve kendine mahsus bir dünyaya inanmış insan manası tütüyordu…” 120 Senaryoyu anlamlı kılacak mantık o kadar ilginç:“ Riyaziye de bir kaide vardır: Ya hüküm ve netice başa alınır ve ispat onu takibeder, yahut ispat peşin olur ve netice sonra gelir.”121

Bir tarih kitabı değil senaryo kurgulandığına, hükmü başa alıp ispatı sona bırakıldığına göre, delillere, gerekçelere, kıyaslama ve atıflara ihtiyaç duyulmaz. Masal/efsane çağının anlatımları da aynen bu işlevi görmüştür. Tarihsel gerçekliğe aykırı, dinsel duyarlılık ve dava adına üretilmiş uydurma sahneler, mutlak anlamda doğru kabul edilir. Yanıltma, yanlış bilinç oluşturma ve şeytanlaştırma ötesinde işlevi ol- mayan psiko-patolojik fenomenler, karanlık ve ironik yüzlerini estetik cümle ve kindar öfkeler arkasına gizlemiştir.122

Son Devrin Din Mazlumları kitabı ise edebi kurgulama dışında tüm referansları daha baştan ideolojik bağlamda bilgiyi körleştirme senaryosudur. Demagoji denilen mantık oyununun tüm unsurları her portre için ustalıkla kullanılır: Sultan Abdülhamid, Țeyh Said, İskilipli Atıf Hoca, Țeyh Esat Efendi, Said-i Nursi, Abdülhakim Arvasî. Mesele baştan açıklanır: “Sebep ve sonuç hükmü için, inkişafına şahid olduğumuz İslam davasının dost ve düşman kutuplarını tanıma amaçlı borcu yerine getirmek…” Amaç bu olunca kronolojiye, metodolojiye, doğru bilgiye, vesikaya ihtiyaç kalmaz. Vicdan denilen erdem İslam ahlakından uzaklaşınca, Zen Budizmin veya Țintoizmin ahlak ilkelerinden bile gerilere düşülür. Yaşanmış her tarihsel olgu keramet sahneleriyle trajediye dönüştürülür, mübarek alınlardan nur ziyaları fışkırır. Olgulara tiyatro canlılığı vermek için rüya sahnelerine Resulü Ekrem davet edilir. İki yıl öncesine veya sonrasına kurulan bağlantılarla, olgusal iklim istenilen yöne çekilir. Menakıb ve efsane kültürünün algılama mantığı günümüze veya zaman ötesine kurgulanırken, her söylemin ucu serbest bırakılır. Öyle bir senaryo uydurulur ki, mahkemede hakim sanığın yüzüne, sanık hakimin yüzüne tükürebilir, cehaletin ve cesaretin ince zekası yalanın baş köşesine oturur; 13 idam sehpası serbestçe 33’e çıkarılabilir. 123

Yazı dizisi devam edecek…

100  Necip Fazıl Kısakürek, Hesaplaşma, s. 77 vd., b.d. Yayınları 1999 İstanbul, (Tarihte Yobaz ve Yobazlık Konferansı 1976). 1950- 1960 sonrası gerici tarih okumasının “yobazlık ve irtica” karşısında geliştirdiği karşı kavram da, “devrimbazlık”tır. Bunu da Peyami Safa ortaya koyar: “Geçmişe sırtını dönen dev- rimbazla, geleceğe sırtını çeviren mürteci aynı zihin yapısındadır, zamanın üç buudunu kavrayamazlar. Din yobazı nasıl bir din dolandırıcısı ise; Batılılaşmayı dinsizleşmek olarak gösteren solcu misyoner de inkılap dolandırıcısıdır. Din yobazı dine nasıl istediği manayı verir ve onu tahrif ederse, inkılap yobazı da devrim uydurmasına dayanarak inkılap kavramını böyle rezil eder…” Aktaran, Süleyman Seyfi Öğün, Toplum ve Bilim, Sayı 74, 1997.
101 Bkz: Necip Fazıl, Sahte Kahramanlar, İstanbul 1976, s. 49
102 Bkz: N.F. Kısakürek, Babıali, Büyük Doğu Yayınları, 2011, s. 258
103 Bkz: Necip Fazıl, Sahte Kahramanlar, İstanbul 1976, s. 55–56.
104 Bkz: Nihat Karaer, Abdülaziz’in Avrupa Seyahati (Doktora tezi), Phonik Yayınları 2003; 1867 Paris Fuarı için bkz. Dilek Zaptçıoğlu, Yeterince Otantik Değilsiniz Padişahım, İletişim 2012
105 Bkz: İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Son Sadrazamlar, C. I, s. 149- 196, Tıpkı basım, Dergah Yayınları, İstanbul 1969.
106 Vatanperverlikleri her türlü takdirin üstünde olan Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi Yeni Osmanlılar da, kendilerini hayrete düşürecek kadar basit düşünmekten kurtulamamış, Tanzimatçı paşaların taassup mücadelesine şiddetle saldırmış- lardır. “… Entari yerine fistan moda oldu, Fransızlarla kol kola dans ediliyor, ırz namus kalmadı v.s. gibi… Ziya Paşa, Fuad Paşa’nın vefatı dolayısıyle Hürriyet’te yazdığı bir yazıda, aldığı bu dedikoduyu nakletmiştir. Fuad Paşa Nis’e giderken güya Roma’ya uğrayıp Papa’nın duasını alasıymış. Bkz. İhsan Sungu, Tanzimat ve Yeni Osmanlılar, Tanzimat, c. II, s. 815.
107 Bkz: İ.H. Danişmend, Kronoloji, c. IV, s. 229; 28 Martta İstanbula getirilen cenaze, Yenicami’de Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazın- dan sonra toprağa verilmiştir. Bkz. 20 Mart 1869 tarih ve 1360 sayılı L’Illustra- tion dergisinden nakleden Edhem Eldem, Keçecizade Fuad Paşa’nın Cenazesi, Toplumsal Tarih, Ağustos 2012/sayı: 224
108 Çocukluğunda molla, gençliğinde hekim, olgunluğunda büyük bir devlet adamı olan ve II. Mahmud dönemi ricalinden şair Keçecizade İzzet Mollanın oğlu Meh- med Fuad Paşa’nın (1815-1869) hayatı ve siyasi düşünceleri buraya sığmayacak kadar geniştir. Fuad Paşa’nın en geniş biyoğrafisini Orhan Fuad Köprülü İslam Ansiklopedisinde yazmıştır. Bu makaleyi henüz aşan olmadı. Bkz: Orhan F. Köp- rülü, Fuad Paşa, İslam Ansiklopedisi, c.4, s. 674- 681, İstanbul 1964; ayrıca bkz. Ali Haydar Bayat, Keçecizade Fuad Paşa, Türk Dünyaları Araştırma Vakfı,İstan- bul 1988. Ayrıca bkz. İlber Ortaylı, Kanun devletini Tanzimat getirdi, Atlas Tarih Dergisi, Sayı: 15, Ekim-Kasım 2012, s. 66.
109 Bkz: Belgelerle Tanzimat: Osmanlı Sadrazamlarından Âli ve Fuad Paşa’ların Siyasi Vasiyetnameleri, Çev. ve yayınlayan Engin Deniz Akarlı, Boğaziçi Üniversi- tesi, İstanbul Yayınları 1978
110 … Keçecizade Fuad Paşa hakkında anlatılan bir nükte: Babıalinin bir caddesi parke taşı döşenerek genişletilirken, muhaliflerden müraî biri Fuad Paşa’nın yanına yaklaşarak yapılan çalışmadan övgüyle bahseder. Fuad Paşa da, “biz bu yolu bize atılan taşlarla döşüyoruz”, yanıtını verir…
111 Hekimbaşının bu konuda Saraya verdiği rapor (takrir), “… Sarayda ne zaman bir çocuk doğsa bunun isticlabı daavatı hayriyeye vesile olacağı” ifadesiyle redde- dilir. Hekimbaşı’nın verdiği takrir (rapor) ve yorumu için Bkz: Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, c. 1–2, s. 54o–544, Eser Matbaası 1977. Mektebi Tıbbıye’ye eğitim ödeneği vermeyen aynı Sultan Abdülaziz, Nakşi Şeyhi Ziyaeddin Efendi’nin hac farizası için özel vapur tahsis etmeyi ihmal etmemiştir.
112 Bkz. Uriel Heyd, Türk Hukuk Tarihi Üzerine Makaleler. Ankara Okulu Yayınları, 2002, s. 104 vd. İslam kültürü, “resim günah faiz haram” geleneğini, “saç-sa- kal” adetini veya gazaba gelip “insan yakma” adetini terkedebilmiş değil…
113 Burada 27 Nisan 1909’da Meclis-i Milli’de (Âyan ve Mebusanın birleşik toplantı- sı) okunan, Şeyhülislam Ziyaüddin Efendi ve Fetva Emini Nuri Efendi tarafından verilen hal’ fetvası kastedilmektedir. Yazarın ne kadar bilgisiz ve olaydan kopuk olduğunu anlamak için literatür karıştırmak gerekir. Abdülhamid, bir hadisi şerife yer vermesinden dolayı “İbni Abidin” kitabını toplatıp Çemberlitaş kül- hanında yaktırmıştır. Bkz. O.S. Kocahanoğlu, 31 Mart Ayaklanması ve Sultan Abdülhamid, s. 403, Temel Yayınları 2009
114 Bkz. Nuray Mert, Cumhuriyet Tarihini Yeniden Okumak, Doğu–Batı Dergisi, Yıl: 2011, s. 126 vd.
115 Bkz. Basiretçi Ali Efendi, İstanbul’da Yarım Asırlık Vekayi-i Mühimme, (Haz. Nuri Sağlam), s. 112, Kitabevi 1997. Basiretçi Ali Efendi bu kitabında Osmanlının manevi kayıplarını da saymıştır: “… 93 Harbinde Grandük Nikola Ayastefa- nos’dan İstanbul’a gelip Yıldız’a gitmiş, Abdülhamid de taht kapısından istikbal ederek, kemal-i zillet ve hakaretle karşısında oturmuş; bir iki gün sonra verdiği mükemmel ziyafette de Rusya ve Grandük’ün sıhhatine kadeh kaldırmıştır. (…) Abdülhamid 33 senede din, devlet ve millete her türlü zararı vermiştir. Allah hiçbir fenalığı cezasız bırakmaz. En ziyade korktuğu şey başına geldi, yine milletin uluvv-i cenabı, ikincisinden kendisini emin bıraktı. Mücazat-ı ilahiyeye karışmayız…” Abdülhamid, Rusların Yeşilköy’e diktikleri zafer anıtını da sineye çekmiştir.
116 Bkz. N.F. Kısakürek, Vahidüddin, s. 157, Büyük Doğu Yayınları 2013.
117 Bkz. E.B. Şapolyo Osmanlı Sultanları Tarihi, Rafet Zaimler Yayınevi, 1961
118İsmail Hakkı Okday’ın anılarında, bu bilgilere raslanmaz. Ama şu bilgiler var: Tevfik Paşa’nın eşi protestan olup Elizabeth ismini Afife yapmış, ölene kadar da Hıristiyan kalmıştır. Hatta iki çocuğunu kilisede vaftiz ettirmiştir. Necip Fazıl bu güzel bilgileri kaçırmış olur. Bkz.Şefik Okday,(Ali Nuri Bey’in oğlu) Büyükbabam Son Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa, Ata Ofset, İstanbul 1986, s.14
119 Bkz. N.F. Kısakürek, Vahidüddin, s. 174, Büyük Doğu Yayınları 2013.
120 Vahdeddin’in küçük kızı Sabiha Sultan 1969 yılında Türkiye’ye gelmişti. Eski başbakanlardan Suat Hayri Ürgüplü ile buluşurlar. Necip Fazıl babasının anıla- rını anlatması için kızının peşine düşmüştür. S.H. Ürgüplü, Sabiha Sultanı Necip Fazıl’a yaklaşmaması için tavsiyede bulunur: “… Yakından tanıdığım Necip Fazıl tarihe yardımcı olmak için değil sırf maddi menfaat sağlamak için neşriyat yapar. bunun dışında tarihe yardımcı olmak gibi fikirleri olmadığını, yapılacak tahrifatla daha üzücü hadiselerin doğabileceğini söyler. O da uzak durur. Bkz.
M. Bardakçı, Şahbaba, s. 522. Pan Yayın 1999
121 Bkz. N.F. Kısakürek, Vahidüddin, s. 178, Büyük Doğu Yayınları 2013.
122 “… Necip Fazıl’ın doğruluk dereceleri ve seviyesi tenkide açık yakın tarih tas- virleri ve son Osmanlıları Cumhuriyetçilere karşı öne çıkarma cehdi, nihayet yakın tarihe ‘kahramanlar ve hainler’ gibi ara renkleri olmayan iki zıt kutbun mücadelesi olarak bakma temayülü, İslamcı çevrelerde ne yazık ki henüz aşıla- mamıştır…” Bkz. İsmail Kara, Tarih ve Hurafe: Çağdaş Türk Düşüncesinde Tarih Telakkisi, Türklük Araştırmaları Dergisi, Mart 2002, sayı: 11, s. 31–70
123 Tarih adına bu kadar hurafe bu kadar yanlış bilgi ancak tarihçi olmayıp, yazdığı konuların en cahili olan, Necip Fazıl gibi birinin zihninde barınabilir. Bkz. Son Devrin Din Mazlumları, b.d. Yayınları, 7. Baskı, Otağ Matbaası, baskı tarihi yok.

Tanzimatın sahte kahramanları ve Ulu Hakan Abdülhamid Han

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!