Tarihe tanıkılık etmek

featured

Dr. Mehmet Sarıtaş yazdı…

“En Uzun Gün”, Kemal Anadol’un anı kitabı. Kitap, özgün nitelikte; bu özgünlük, içerik, biçim ve anlatım özelliklerinden oluşuyor. İçerik olarak anılar, Türkiye’nin pek çok temel ve önemli konularını kapsamakta. Her konu, kendine özgü biçim ve anlatım özellikleri gösteriyor. Yaklaşım, eklektik değil. Bütüncül bir yaklaşım korunmuş. Her konu bir bütünün ögeleri olarak yerini almış. Anı, bir yazın türü olarak kişisel niteliklidir ve örneklerin çoğu da böyledir. Ancak burada, en kişisel anlatımlarda bile, toplumsal bir dikkat var; bu toplumsal dikkat ve onun sorumluluğu kişiselliği sınırlamış.

Anlatılanların çoğu, konu ve yapı olarak kişiselleştirmeye elverişli değil. Bir siyaset kurumunda üst düzey görev ve sorumluluk almış bir birikimli aydın için, anlatım biçimi, kendine özgü bir gereklilik olarak ortaya çıkıyor ve toplumsal sorumluluk düzeyi yükseldikçe bir devlet raporu, ya da akademik bir sunum izlenimi veren bir metinle karşılaşılıyor. Her bölümde yer alan bilgilerin, konuyla ilgili öbür bölümlerle bağı kurulmuş. Ulaşılan sonuçlar, elde edilen verilerle yapılan çözümlemelere dayandırılmış. Ortaya konan metinler, hem öbeklendirilmiş konular, hem de kitabın tamamı için bütünlüklü bir algılama olanağı vermekte.

Görsel doku anlatımları, en seçkin Batı roman ve öykülerindekine benzer betimleme örnekleri. Sözcüklerin hiyerarşisinden oluşan tablo, alanın fotoğrafı gibi. Alanın bütün çizgileri, renkleri, ışıltıları, canlılığı sözcüklerin tablosunda yerini almış. Sevgi ve içtenlik, anlatım biçiminin atmosferini oluşturmuş. Bunlar, konunun bağlamı olan çevre sorunlarının ve önerilen çözümlerin anlaşılmasında önemli bir düzlem oluşturmuş.

Kitap, 29 Nisan Eylemi’nin anlatıldığı bölümle başlıyor. Yazar, bu eylemin özneleri arasında.

Yargının, yürütmenin buyruğuna girmesi ve bunun ülke gündemini sarsan çıktıları üzerine gerçekleştirilen 29 Nisan Eylemi “hukuk”a sahip çıkmada örnek ve yol gösterici oldu. Hep anımsandı. Bu eylemde istem olarak ortaya konan hukuk çizgisine dönüş gerçekleşseydi, bir ay sonraki 27 Mayıs Olayı’na gerek kalmayabilirdi.

Kitap, Sovyetler Birliği döneminde Rusya ve Azerbaycan’a bir grup Türk parlamenterin eşleriyle birlikte yaptıkları gezinin anlatıldığı bölümle devam ediyor. Gezi programında, Moskova, Leningrad ve Bakü gezileri yer alıyor. Yazarın, gezilen yerlerle ilgili olarak yer verdiği bilgi, betimleme ve değerlendirmelerin gezinin daha iyi anlaşılmasına yaptığı katkı önemli. Yazar, Moskova’da Nazım Hikmet’in arkadaşı Ekber Babayef’le görüştüğünü, Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret ettiklerini, Kremlin Sarayını gezdiklerini, tarihsel Avrora Gemisini ziyaret ettiklerini, Leningrad’da kent gezisi yaptıklarını dile getirmekte.

Yazar Azerbaycan’da Türk olmanın ilgi, sevgi ve sıcaklık konusu olduğunu görüp yaşadıklarını, Azerbaycan’ın ulusal sanatçılarından Niyazi Hacıbekov’u ziyaret ettiğini, Hacıbekov’un Nazım Hikmet’ten uyarladığı Bir Aşk Masalı balesini Bakü’de izlediklerini, sanat ve yemek ziyafetlerinin bir kültür, uygarlık ve dostluk atmosferi içinde sunulduğunu, açık havada söylenen “Hoşgelişler Ola Mustafa Kemal Paşa” şarkısının Bakü sokaklarını inlettiğini anlatmakta. Yazar, bu atmosferi, yetkin bir anlatımla kitabına aktarmış.

Yazar, kitabın Bir İnsan Zinciri alt başlıklı bölümünde Aliağa/Genceli’de termik santral kurulmasını önlemek için verilen örgütlü mücadeleyi anlatmakta. Yazar, Karşıyaka’dan başlayıp Aliağa’ya kadar uzanan Bakırçay Havzasının denizleri, deniz kıyıları, plajları, verimli ovaları, zeytinlikleri ile bir doğa harikası olduğunu daha çok yazınsal nitelikte betimsel bir anlatım biçimi ile dile getirmekte, kurulacak termik santralin bu doğa harikasına zarar vereceğini açıklamakta. Yazar, burada bir termik santral kurulmasına karşı mücadele başlattıklarını, halkın bu mücadeleyi desteklediğini, protesto için toplanan halkın bir ucu Karşıyaka’dayken diğer ucunun Aliağa’ya uzanarak bir insan zinciri oluşturduğunu, Danıştay’a açılan üç davanın da kendisi tarafından açıldığını ve davaların kazanıldığını, dönemin iktidarına karşı verdikleri bu çevre ve hukuk mücadelesinin zaferle sonuçlandığını anlatmakta.

Bu mücadele, doğaya, çevreye, hukuka ve kente sahip çıkmada ve örgütlü mücadeleyi başarıya ulaştırmada övünç konusu örnek bir model.

Yazar, kitapta bir bölüm halinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) 21 Kasım 1990 tarihli birleşiminde Kenan Evren hakkında yaptığı ilk suç duyurusunu ve bu konuda yaşananları belgeleriyle ortaya koymuş. Yazar, dönemin iktidarının ikili davranarak 12 Eylül yönetimini yargılamanın yolunu açacak düzenlemeleri engellediğini anlatmakta.

Kitabın Batı Trakya olayları konusundaki anılar bölümünde yazar, Atina’da toplanacak Dünya Barış Konseyine Türkiye temsilcisi olarak gitmeye hazırlanırken, Dışişleri Bakanından gelen telefon üzerine Batı Trakya’daki Türklerin sorunlarını ele almak görevini de üstlendiğini belirtmektedir.

Yazar, önce Batı Trakya Türklerinin durumunu ortaya koyar: Yunanistan’da Türk azınlığın büyük baskı altında olduğu, kendilerine Türk denmesine izin verilmediği, özellikle cuntalar döneminde Türkçe konuşmanın ve yayın yapmanın yasaklandığı, müftülerini kendilerinin seçemediği, Türkiye’deki üniversitelerden mezun olanların mesleklerini yapmalarında akıl almaz zorluklar çıkarıldığı, Türk vakıf mallarına el konulduğu, köylülere traktör ehliyeti verilmediği, dağılan Sovyetler Birliğinden gelenlerin Batı Trakya’ya yerleştirildiği, büyük kamulaştırmalar yapıldığı, Türk adı geçtiği için Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği ile Türk Gençler Birliği’nin Yunan yargısı tarafından kapatıldığı, “Batı Trakya’da Türk vardır ve Türklere baskı yapılmaktadır” sözü toplumsal barışı bozup şiddeti kışkırtma kapsamında değerlendirilerek milletvekili Sadık Ahmet ile milletvekili adayı İbrahim Şerif’e on sekiz ay hapis cezası verildiği saptanır. Ayrıca, o günlerde “soydaş” sözcüğü kullandığı için bir Türk konsolos, istenmeyen kişi ilan edilir. Sokak hareketleri kontrol edilememektedir, Türkler her yerde saldırıya uğramaktadır.

Yazar, Yunanistan yetkilileriyle en üst düzeyde görüşmeler gerçekleştirir, çeşitli toplantılara katılır ve konuşmalar yapar. Yazar, Batı Trakya’daki Türklerin soydaşlarımız olduğunu, onların kendilerine Türk demeye hakları bulunduğunu, Türkiye’deki 6-7 Eylül olaylarında Rum dükkanlarının yağmalanması gibi yanlış eylemler nedeniyle dönemin Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın ceza aldığını, bugün Batı Trakya’da Türklere uygulanmakta olanların kabul edilemez olduğunu ifade ederek, Türkiye’deki Rum azınlığa ve Yunanistan’daki Türk azınlığa kötü davranmanın Türk ve Yunan halkları arasındaki barışa katkı yapmayacağını anlatır.

Yazar burada hem barışa hem de Türklerin haklarına sahip çıkarak bunlara birlikte sahip çıkılabileceğini göstermiştir.

Kitapta 1 Mart 2003 Tezkeresinin reddini ele aldığı bölümde yazar, konuyu önce geniş bir açıya yerleştirmekte, tarihsel derinliği ve kavramsal çerçevesi sağlam olarak ortaya konmuş bir düzlemde olayları ve değerlendirmelerini sunmakta.

Yazar, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) Irak’ı işgal planının Türkiye üzerinden kuzey cephesi açılmasını öngördüğünü, bunun için hazırlanan tezkerenin Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül tarafından desteklendiğini, ancak tezkerenin TBMM’de CHP öncülüğünde reddedildiğini, tezkerenin reddiyle ABD’nin zor durumda kaldığını, işgalin Türkiye olmadan yapıldığını ve bu konuda TBMM’de verilen mücadeleyi belgeleriyle ortaya koymakta.

1 Mart Tezkeresinin reddinde muhalefetin kararlılığı sonuç alıcı oldu; lokomotif niteliği kazanan hareket, arkasındakileri peşinde sürükledi. Burada belirleyici olan, doğrultu ve öncülüktür; bunlar, katılımları açıklayıcı öğelerdir. 1 Mart Tezkeresinin reddi, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihindeki övünç sayfalarından biridir. Yazar, bu sonucun oluşmasında öncü konumda.

Türkiye’nin ABD ile bu işgale katılmasını savunanlar, Türkiye dışta kaldığı için ABD ile ilişkilerinin bozulduğunu ileri sürüyorlar. Oysa Türkiye bu ABD planına katılsaydı, önce kendisi işgale uğrayacaktı. Cephe açılacak yerin dışında, Türkiye’nin bütün bölgelerine ABD asker çıkarmayı öngörmektedir. Bu askerleri savaşmadan çıkarmanın garantisi yoktur. Ayrıca Irak’ın ABD tarafında işgalinde bir milyondan fazla Müslüman öldürülmüş, yüz binlerce Müslüman kadın tecavüze uğramıştır. Bu vahim sonuçlar, 1 Mart Tezkeresinin reddinin ve ülkenin savaş dışı kalmasının ne kadar isabetli olduğunu ortaya koymakta.

Kitapta Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Davası konusunu ele aldığı bölümde yazar, YYÜ’nin hedef seçildiğini, hedef seçilmesinin amacının burada verilen çağdaş eğitimin başarısı olduğunu belirtmekte, bunun düşünsel, örgütsel hazırlığı hakkında bilgiler vermekte, imzasız bir mektupla yapılan operasyonunun bir kumpas olduğunu anlatmakta. Yazar, konuyu ana muhalefet partisi adına TBMM gündemine getirdiğini, Van’a gönderilen heyete başkanlık ettiğini, YYÜ Rektörünün 76 gün sonra tahliye olduğunu, Van’a gönderilen özel heyetin yolsuzluk iddialarının asılsız olduğunu saptadığını, müfettişlerin de bir yolsuzluk bulamadığını, mahkemenin 13 yıl sonra herkesi aklayan karar verdiğini ifade etmekte. Yazar, buradaki kumpasta rol alan savcının, ayrıca bir generalin genelkurmay başkanı olmasını engellemek için onu Şemdinli iddianamesine dahil ettiğinin anlaşıldığını ve söz konusu savcının 10 yıl hapis cezası aldığını belirtmekte.

Bu dava, kurulan kumpasın adli sistemi kullandığı ilk operasyon ve Balyoz Davası gibi sonraki operasyonların başlangıcı.

Kitapta 17 Mayıs 2006 Danıştay saldırısı konusu ayrı bir bölümde ele alınmış. Gelen telefon üzerine olay yerine gittiğinde Danıştay’ın başkan ve dört üyesine ateş edildiği bilgisini aldığını, hastane ziyaretinde bir üyenin şehit olduğunu öğrendiğini, konuyu ana muhalefet partisi adına TBMM gündemine getirdiğini, konunun kurulan kumpasla nasıl bir hukuk faciasına dönüştüğünü örneklerle anlatan yazar, sonuçta Yargıtay’ın Danıştay Saldırısı Davası ile Ergenekon Davası arasında “hukuki ve fiili irtibatın somut delilerle gösterilememesi ve soruşturma, yargılama ve delil toplama aşamalarında adil yargılama ilkelerine aykırılık bulunması” gibi gerekçelerle bu iki davayı birbirinden ayırdığını, Danıştay Saldırısı Davasında mahkemenin faile iki kat ağırlaştırılmış müebbet ve 90 yıl 3 ay hapis cezası verdiğini, 12 yıl süren 235 sanıklı Ergenekon Davasında tüm sanıkların beraat ettiklerini anlatmakta.

Görülüyor ki, Danıştay saldırısı da, sonraki operasyonların hazırlığı ve provası.

Kumpaslı yargılamalar bunun devamı.

Kitapta En Uzun Gün alt başlığı altında üç konu var. Biri Didim’de bulunup Badem adı verilen fokun Foça’da kurulan rehabilitasyon merkezinde iyileşmesi ve Gökova Körfezinde denize bırakılması, ikincisi Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 367 oy durumu, üçüncüsü 27 Nisan Bildirisi. Yazara göre, bu üç konudan ilki olan fok programı başarılı olmuş ve Badem adlı fok törenle denize uğurlanmış. İkinci konuda, Anayasanın 102. Maddesinin “Cumhurbaşkanı TBMM üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir’’ hükmünün 367 oyu zorunlu kılmasına karşın, iktidar, Cumhurbaşkanlığı seçiminin salt çoğunlukla yapılabileceği algısı oluşturarak bu durumdan bir mağduriyet yaratmaya çalışmış. Üçüncü konu olan günün genelkurmay başkanının 27 Nisan Bildirisi, bütün gündemi işgal etmiş; konu, başbakan ile genelkurmay başkanı arasında bir gizli anlaşmayla sonuçlanmış, ceza alması beklenirken genelkurmay başkanına ödül verilmiş, emekliliğinde emsallerinden farklı olarak kendisine zırhlı araç tahsis edilmiş.

Bu üç örnekten birincisi çağdaş Türkiye’nin fotoğrafı, ikinci ve üçüncü örnekler ise çağdaş bir ülkede kabul edilemez nitelikte.

Kitapta ABD Başkanı Obama’nın TBMM’ne yaptığı ziyaret ve buradaki konuşması bir bölüm olarak ele alınmış. Obama’nın söz konusu ziyaretinin önemli olaylarından biri olarak ana muhalefet partisi üyelerinin ayağa kalkmaması konusuna yer verilmiş. Yazar; TBMM’de yaptığı konuşmada Obama’nın istemlerinin, Heybeli Ada Ruhban Okulu’nun açılması, Karabağ konusunun gündeme alınması, Kıbrıs’ta Annan Planının kabul edilmesi ve İsrail’in güvenlik kaygılarının takdir edilmesi olarak ifade edildiğini, Obama’nın istemleriyle verdiği işaretin politikada yansımasının gecikmediğini, Abdullah Gül’ün, Sarkisyan’ın davetiyle Ermenistan’a Türkiye-Ermenistan futbol maçını izlemeye gittiğini, Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişki kurulması anlaşması çerçevesinde Zürih Protokolü imzalandığını, Azerbaycan’ın bu protokol olayını kınadığını, söz konusu protokolün imzalanmasından üç gün sonra Bursa’da oynanan Türkiye-Ermenistan futbol maçını Gül ve Sarkisyan birlikte izlediklerini, Bursa stadında Azerbaycan bayraklarına izin verilmediğini ve toplatıldığını, bu sürecin Ermenistan parlamentosunun Zürih Antlaşmasını feshetmesiyle son bulduğunu ortaya koymakta.

Kitapta bir bölüm olarak yer alan mayın yasası direnişi konusu, yazarın içinde yer aldığı mücadele alanlarından biri. Yazara göre, mayın temizleme biçimi ve temizlenmiş arazinin durumu soruna dönüşmüş. Bu soruna ilişkin ana muhalefet partisinin görüşleri ve o görüşler doğrultusunda TBMM’ndeki mücadelesi kitaba yansıtılmış: Ottawa Anlaşması kapsamında 55 ülkede mayın temizleme işini o ülkelerin silahlı kuvvetleri yaptığı ve Türk Silahlı Kuvvetleri de krokilerini bile verdiği mayınların temizlenmesi için hazır olduğunu bildirdiği halde, iktidar, bu işi uluslararası bir şirkete ve arazinin kullanımını da 49 yıllığına aynı şirkete vermeyi planlıyordu. Ortaya çıkan iki şirket de İsrail şirketiydi. Bu durum, sınır güvenliğini ortadan kaldırıcı, madenler, petrol ve su kaynakları başta olmak üzere yeraltı varlıklarının yabancıların eline geçmesine neden olucu, Dicle ve Fırat’ın sularının İsrail’e devrini sağlayıcı nitelikteydi. İktidarın konuyla ilgili çıkardığı kararname Yargıtay tarafından, onun yerine çıkardığı yasa da Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Bu bir süreçti ve bu iki sonuç da bu süreçte ana muhalefet partisinin mücadelesi ile elde edilmişti. Yazar, bu mücadelenin öncüleri arasında.

Yazar, bu yapıtında anı türünü içerik ve biçim açısından geliştirmiş ve yeni anlatım olanaklarına kavuşturmuştur. Bu, yazınsal anlamda önemli bir katkı.

Yazarın ele aldığı olaylar, Türk tarihinde büyük önem taşımakta. Yazar, bu olayların içinde bulunmuş, ülke lehine sonuçlanan pek çok olayın öznesi ve öncüsü olmuştur. Yazarın yaptığı görev, tarihsel nitelikte. Yazar, tanığı olduğu bu olayları; verileri, belgeleri, nedenleri ve sonuçları açısından nesnel bir yaklaşım ve çaba ile tarihin belleğine sunmakta ve burada da tarihsel bir görev yerine getirmekte.

Kemal Anadol’un “En Uzun Gün” adlı anıları, yakın dönemi anlamak isteyenlerin ve bu dönemin tarihini yazacak olanların önemli kaynakları arasında yerini almış bulunuyor.

 

 

 

Tarihe tanıkılık etmek

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!