Tarihi başkentten Sofya'ya varış

Tarihi başkentten Sofya'ya varış
Tarihi başkentten Sofya'ya varış

VELİKO TARNOVO (2)

Bir önceki Yazı: Ortaçağa bir yolculuk... İkinci Bulgar İmparatorluğu'nun başkenti: Veliko Tarnovo (1)

Şöyle bir niyet edip Kapıkule’den çıkışımın üzerinden daha ancak 4 gün geçmişti. Ama sanki aylardır tanıdık yerlerde dolaşıyormuşçasına bir duygu içindeydim. Tarlası, ağaçları, yolu ayrı güzel, şehirlerde gördüklerim ayrı güzeldi. Bana yeni olsa da yakın hissettiriyordu Bulgaristan.

Balkanlarda duyumsadığım kah farklılık ve kah benzerliklerin içinde yürüyordum. Veliko Tarnovo’nun en bilindik caddesinde farklı bir samimiyet vardı. Sanki ilk defa değil de, çok kereler geçtiğim bu sokakları, caddeleri tekrar dolaşıyordum.

Genç Rehberlerle Bedava Veliko Tarnovo Şehir Turu…

Filibe’de olduğu gibi burada da güzel İngilizce konuşan genç rehberler eşliğinde yapılan bedava şehir turları var. Burada da böyle bir turu tercih ettim.

Turumuz esnasında rehberimiz anlatımını yaparken

Burada tarih dinlediğinizde bol bol Türk adı geçiyor doğal olarak. Kahraman olarak anlatılanların tümünün de Osmanlı’ya karşı özgürlük mücadelesinde olduğunu biliyorsunuz. Bir yerin düşman işgalinden kurtarılması anlatıldığında o “varlık”, biz oluyoruz. Gençlerin hepsi hikayeleri anlatırken ölçülüydüler. Belki Türk olduğumu bildiklerinden biraz daha fazla dikkat gösterdiler anıtların, binaların önünde tarihi anlatırken. Buralarda Osmanlı’ya yönelik farklı bir bakış açısı dinleyecek ve oldukça fazla Türk sözcüğünün geçtiğini duyacaksınız. Dört farklı yüzü olan heykellerle donatılmış anıta gelmiştik. Bir yüzünde (1887-88) Osmanlı Rus Savaşı, bir yüzünde (1885) Bulgaristan Bağımsızlık Mücadelesi, diğerinde (1912-13) Balkan Savaşı ve sonuncusunda (1915-1918) Büyük Harb’e (I. Dünya Savaşı) ait heykeller vardı. Kabaca son 150 yılda başlarından geçenlerin öyküleriydi bunlar. 

Savaş ve Bağımsızlık Mücadelesi’ne ilişkin anıt ve heykeller:

Güneşli bir gündü. Tarihi binaların önünden geçerken, bunların içinde yaşamış yazar, sanatçı, politikacı veya askerleri anlatıyor, binalara ait bilgiler veriyorlardı. Caddelerde rehberi dinleyerek grup olarak ilerliyorduk. Etrafımızdaki binalar ve cadde bu pırıl pırıl havada daha bir huzurlu gözüküyordu bana.

Eski bir bina, Veliko Tarnovo

Grup ile caddeleri yürüyerek şehri gezerken

Duvar resimleri.

Rakovski Caddesi’ne doğru

Rakovski Caddesi’nde Binaların Tarihle Dansı…

Veliko Tarnovo tam bir ortaçağ kenti. Benim çok hoşuma giden Rakovski Caddesi’nde üstten alttan girip ayrılan yollar, yol kenarındaki kafeler, sanat evleri, galeriler, dükkanlar ve bu renkli caddenin atmosferi sımsıcak bir duygu veriyor insana. Zaten kaçırılması mümkün olmayan bir canlılık ve renklilikte otantik çizgileriyle keyif veren bir bölge burası.

Grupla birlikte ağır bir yürüyüşle ilerlerken, yol etrafındaki yapıları inceliyordum. Bir Rus romanında tasvir edilen bir kentin sokaklarında dolaşıyormuş hissine kapılmıştım. Rakovski caddesinin sanatsal estetiğe sahip bir refüjle gidiş ve geliş olarak ikiye ayrılan bir noktasında bulunan bina bana tam bu hissi verecek bir yapıydı. Hemen yanında da benzer binalar bulunuyordu. Kah dükkan vitrinlerine bakıyor, kah rehbere odaklanıyordum. Fakat birden değişik bir şey hissettim. Rus etkisindeki mimari görünüm birdenbire yerini kemerli, bedesten gibi bir Osmanlı mimari çizgisine bırakıyordu. Geçişin yıllar içindeki ufak eklerle uyumu ve dönüşüm muazzamdı. Ardından tekrar Rus etkisine geçiş. Rakovski Caddesi’ndeki bu geçişler bir ortaçağ kentinde dolaşıyorken birden Edirne’de yürüyormuş izlenimiyle sizi içine çeken bir cazibeye sahipti.

Adeta değişimli bir dans halindeki Osmanlı ve Rus etkili çizgiler bazen de benzer bir uyumla şekil değiştirerek bizim gecekondu veya eski kasaba evleri gibi yapılarla karşımıza çıkıyordu. Durağan yapıların hareketli ve uyumlu süzülmesi içinde ilerliyordum Rakovski Caddesi’nde.

Balkanların çoğu yerinde bu geçişleri izleyebiliyorsunuz. Tarihin resmi geçidini, sadece bu binalara bakarak dahi izleyebilirsiniz. Kim bilir mimarlar ve bu işin ustaları, sadece bu yapıları izleyerek yaptıkları bir Balkan gezisinden ne kadar fazla zevk alırlar. 

Kaleye Doğru...

Şehrin içinde 12 ve 13. Yüzyılda Bulgar İmparatorluk veya Krallık ailesinin yaşadığı kaleninin bulunduğu tepeye doğru yürüyüşümüz devam ediyordu. Yer yer Arnavut kaldırımı, yer yer kayrak taşlarından döşenmiş sokak zeminine basıyordum. Geçen haftaki yazıda paylaştığım “Kukeri” maskelerinin satıldığı dükkanları geçip, bir önceki gün arabamı park ettiğim alana gelmiştik. Bu arada rehber gençlerin anlatımları devam ediyordu.

Kaleye doğru yanaşırken yukarıdan Yantra Nehri kıyısına dizilmiş evleri gördüm. Evler Amasya’da nehir kenarında olanlara benzer görünümdeydi. Kaleye doğru yürümeye devam ettim. Kalenin girişi için 6 Leva ödeniyordu. Rehber gençler burada bizi terk ettiler. Kaleyi özgürce kendi başıma gezecektim.

Tsarevets Kalesine Gidiş:

Tarihi “Tsarevets Kalesi”...

Tsarevets Tepesi’nde kurulmuş ve oldukça iyi korunmuş bir alan Tsarevets Kalesi ve civarındaki kalıntılar. İyi de bir restorasyon süreci geçirmiş. Ortaçağdan kalmış İkinci Bulgar Krallığı’nın gücünü yansıtan önemli bir kale kent burası. Günümüzde Veliko Tarnovo’nun en turistik mekanı. Kaleyi Çin’den gelmiş bir turist kafilesiyle birlikte geziyordum.

Tsarevest Kalesinin Yerleşim Planı

Çin Turist Kafilesi

Mekanları her ne kadar kendi fotoğraflarım ve videolarımdan anlatsam da Kaloyan Nikolov isimli gencin bu tepeye ilişkin çektiği dron görüntülerini de çok beğendiğim için sizinle paylaşıyorum. Tepenin havadan ve her açıdan çekilmiş yaklaşık 3 dakika süren videosundan zevk alacağınızı umuyorum.

Tsarevets Tepesi’nin dron ile videosu

Tam ortaçağ kafasıyla, dıştan içe doğru katmanlı bir yapıda surlar ve kale kapıları vardı. O zamanın savunma sistemleri. Kalenin binalarını içeren ana merkezinin çevresi güçlendirilmiş kale duvarlarıyla çevrelenmişti. Kaleyi gezerken o zamanın insanlarının halini hayal edebiliyorsunuz. Bir de saldırı veya kuşatma altında neler olduğunu gözünüzde canlandırmanız mümkün oluyor. Hakim bir noktadasınız. Mancınıklar, oklar, zırhlar, belki Rum Ateş’leri, tuzaklar, dehlizler, sarnıçlar, depolar, tüneller ile birlikte güvenli ortam içinde yaşayan bir ortaçağ kentini hayal etmek zor olmuyordu.

Tsarevets Tepesi’nden Görüntüler:

Kalenin içinde serbestçe dolaşıyordum. Surların yanında oturuyor, açıklamaları okuyor sımsıcak havada ağır ağır kalenin eski taşlarına dokunup geçmişi hayal ediyordum. Yeniden düzenlemeler esnasında bazı yapılar ve kalıntılar elden geçmiş, tertemiz bir alan yaratılmıştı. 

 Tsarevets Tepesi’nden Görüntüler

Kale gezisinden çok memnundum. Her şey güzeldi. O anki can sıkıntım bu anın tadını kaçıracak seviyede rahatsızlık veren karasineklerin arsız samimiyetiydi. Bir de bitmek bilmeyen geniz akıntısı ve boğazımın çatallaşması.

Yavaş Yavaş Artan Soğuk Algınlığı…

Gezinin heyecanıyla pek dikkate almasam da ilk gün Filibe’deki odada gece boyunca çalışan soğutma sisteminin meydana getirdiği üşütme belirtilerini üzerimden tam olarak atamıyordum. Gezecek çok yer var, diyerek dinlenmeden heyecanla geziyordum. Oysa bugün olsa sakin sakin bir gün daha hostelde kalır ve dinlenirdim. Onun yerine kaleydi, şehir turuydu derken epey yorulmuştum ve bende hastalık göstergesi olan geniz akıntısı iyice şiddetlenmişti.

İsa’nın Göğe Yükselişi Kilisesi…

Bulgar Ortodoks inancına ait bir anıt kilisesi var kale içinin en yüksek noktasında. Metafor olarak da İsa’nın Göğe Yükselişi’ni simgeleyen bu kilisenin içi 1985 yılında tamamen dini ama modern resimlerle süslenmiş. Değişik bir örnek. Diğer tarihi kiliselerde bulunan freskler ve aziz figürleri tasvir edilmekle birlikte resimlerin modernliği çarpıcı bir etki yaratıyordu. Bir kiliseden çok sanat galerisinde hissediyordunuz kendinizi.

Tsarevets Tepesi’ndeki “İsa’nın Göğe Yükselişi Kilisesi”nin modern iç resimleri:

Bu tarihi tepede sanatsal faaliyetler de gerçekleştirilyor. Benim dolaştığım sırada Madam Butterfly operasının ses düzenine ait denemeler yapılıyordu. Bu hoş bir müzik dinletisi şansı vermişti. Kale içinde son dolaşmalarımı yapıp fotoğraflar çektim.

Madam Butterfly için hazırlanan sahne düzeni

Tsarevets Tepesi’nden son fotoğraflar:

Gündüz içini dolaştığınız kalenin gece de harika lazer gösterileriyle aydınlatılması yapılıyormuş. Aşağıdaki 3.5 dakikalık videonun sonlarında bu harika gösteriyi izleyebilirsiniz.

Genel Veliko Tarnovo videosu (sonunda gece kalenin ışık ve lazer gösterisiyle)

Veliko Tarnovo’da Son Anlar…

Şehre yürüyüp arabamı toparlayıp yola çıkmadan önce hediyelik eşya dükkanlarından birine girdim. Arabalı gezi, lüks gezi demek. Tek çantayla değildim. Yer sorunum yoktu. Hele “Altı Don Bir Pantolon” mottosuyla 4 ay Güney Amerika gezisi yapmış bir gezgin için salon salomanje bir mekanda seyahat ediyordum. Kendime hediyelik eşyalar alabilirdim. Eski zamanlardan kalma kap ve bardakların seramik üretimleri çok hoşuma gitmişti.

Veliko Tarnovo’da yerel seramik ürünler satan dükkanın vitrini

Sofya’ya Doğru...

Balkan gezimde bir kademe daha geride kalmıştı. Her anından keyif duyduğum günler geçiriyordum. Veliko Tarnovo’dan ayrılıp benim emektar Kara Şimşek dediğim arabamla Sofya’ya doğru yola çıkmıştım.

Arabayla yapılacak bir Balkan gezisinin tadının damağınızda kalacağını tekrar söylemek isterim. Balkanlarda arabayla olmak öyle keyifli geliyordu ki bana, kasetçalarlı 2001 Model arabamda çok mutluydum. Mottumuz “Nerde Trak Orda Bırak” idi ama o beni hiç bırakmayacaktı yolda. 

Veliko Tarnovo yoğun geçmişti. Artık Sofya’da kendime dikkat ederim deyip Art Hostel Sofia’dan yer ayırtmıştım. Akşam olmadan varacağım Sofya’da park sıkıntısı olacaktı. Sofya ile ilgili bazı bilgileri kafama not etmiştim. Sonuçta nereye kadar gideceği belli olmayan bu gezide öyle detaylı planlara gerek yoktu. “Kervan Yolda Düzülür” atasözüne koşut yola çıktım.

Emektar arabam yol öncesi bir dükkanın önünde.

Otostopçu Gençler…

Veliko Tarnovo’yu terk edip Sofya’ya gideceğim anayola çıkmıştım. Henüz bir otoban değildi ama Sofya’ya yaklaştıkça yol otobana dönüşecekti. Yolun kenarında genç bir çift otostop yapıyordu. 2020’nin bu COVID zamanı olsa almazdım sanırım ama 2014 yılının Temmuz ayı sonunda Ivan ve Maria arabama atlamışlardı. Burgaz’da tatillerini yapmışlar ve otostop ile Sofya’ya dönüyorlardı. Onlar da diğer genç nesil Bulgarlar gibi iyi İngilizce konuşuyorlardı. Gençlik ateşi ve enerjisi gözlerinden fışkırıyordu ikisinin de. Benim gezilerim, onların hayatları birçok konunu belini kıra kıra ilerliyorduk Sofya’ya. Her dili az da olsa öğrenmek için çabam ve not alma geleneğim devam ediyordu. Gençlerden Bulgarca öğrenmeye başlamıştım. Ben araba kullandığımdan bunları Ivan yazıyordu ufak yolculuk not defterime ama bana herşeyi ayrıntıyla anlatıyorlardı.

Kasetçalarlı Arabada Füsun ÖNAL ile Sofya’ya Giriş…

Güle oynaya sohbet ederken yol nasıl geçti anlamamıştık. Ivan ve Maria ile sohbet çok sıcak bir havada devam ederken hiç anlamadan Sofya’ya giriyorduk. O sırada Füsun ÖNAL çalmaya başlamıştım. Ivan anlamasa da hemen eşlik etmeye başladı. “Senden başka, senden başka, sevemem ben hiç kimseyi. Senden başka, senden başka …”. Yazmak yerine bu anları, çektiğim video anlatsın istiyorum.

Füsun ÖNAL eşliğinde Sofya’ya Giriş. 

Art Hostel Sofya’ya Varış…

Sofya’da Art Hostel’i bulmuş, iki sokak ilerdeki otoparka da arabayı bırakmıştım. Yorgun hissetmiyorum desem de artık bağışıklık sisteminin gözü fazlaca seyirmeye başlamıştı. 

Hemen genelde hostellerde yaptığım üzere yatakhanedeki ranzanın altını seçmiştim. Hostel ahalisi de epey muhabbetçiydi. Her şey çok güzeldi ama o yorgunluğun üzerine o soğuk içkiler içilmeyeydi iyi olacaktı. Keyfim yerinde olsa da hafif hafif öksürük ve içten gelen üşüme başlayınca ranzamın alt yatağına dönmüştüm ama artık çok geçti. Şehrin merkezindeki bu salaş hostel benim için harikaydı harika olmasına da artık benim pek etrafı görecek halim kalmamıştı.

Sofya’daki Zorlu Gece…

Titremeye başlamıştım. Soğuk soğuk terliyordum ve buna inat ateşim de çıkmaya başlamıştı. An be an kötüleşerek, sürekli sırılsıklam terliyordum. Artık kolumu kaldıracak halim de kalmamıştı. Yatağım yüzebileceğim kadar olmasa da suyla kaplanmıştı. Son çare olarak resepsiyona gittim, uzun saçlarını arkadan bağlamış, sakallı, güler yüzlü gençten yardım istedim. Hemen gelip çarşafları değiştirip kuru bir ortam hazırladı. Dostça moralimi bozmamamı, oralarda da inanıldığı üzere biraz daha terlersem soğuk algınlığımı atabileceğimi söyledi. Ne gerekiyorsa yapacağını söylerken candan bir dost tonunda bana moral veriyordu.

Çantamı getirip açtı; kuru tişörtleri çıkardı. Değişmeme yardımcı oldu ve tekrar terlemem için üzerimi sıkı sıkı örttü. Boris’e müteşekkirdim. Yollarda ilk kez böyle hasta oluyordum. O sıcak gülüşü ile omzuma dokunup, yanımdan ayrılırken derece alıp geleceğini söyledi. 10 dakika sonra dereceyle gelip ateşimi ölçtü. 38,4 olan ateşi görünce yanımdaki paracetamollerden iki tane içtim. Canım oldukça sıkılmıştı. Ama bu Bulgar gencin dostluğu bana güç vermişti. Bir kez daha oldukça terledim. Biraz rahatlamıştım.

Sabah kalktığımda ateşim düşmüştü ve kendimi iyi hissediyordum. Boris oldukça yorgun olsa da beni iyi görünce sevindi. Gece boyu nöbetçiydi ve yerine gelen resepsiyoncuyla değişip dinlenmeye evine gidecekti. Gülerek benimle kucaklaştı. Sokağın başına kadar ona eşlik edip teşekkür ettim. Hostelde kahvaltımı yapmaya geri döndüm. Güneşli bir gündü yine. Takvim 29 Temmuz 2014’ü gösteriyordu.

Sofya’da fazla vakit geçirmeyecektim. Haftaya meşhur Aleksander Nevski Katedrali dahil birkaç yeri dolaşacağız ama Sofya denilince aklıma gelen en güzel anım Boris’in dostluğu ve desteği olacaktı.

Yollardan Çekinmeyin…

Yollara düşmüş bir gezgin olduğumu söylediğim kişilerden gelen ilk sorular; güvenlik, temizlik ve yalnızlık üzerine oluyor. Bu haftaki yazımızda da gördüğünüz gibi pırıl pırıl insanlar karşınıza çıkabiliyor. 7 yıl içinde yollarda geçirdiğim zamanlarda kötü bir deneyimim olmadı. Bunun nedenini kendime güven, önsezi ile açıklayabilirim ancak ve belki biraz da şans. Karşıma neredeyse her zaman böyle iyi insanlar çıktı. Umarım sizler de yollarınızda iyi kalpli, art niyetsiz insanlarla harika deneyimler yaşarsınız.

Kişi aradığını buluyor belki de. Ne dersiniz? 

Sağlık ve sevgiyle kalın.