‘Teğmenim, kendimi bazen …’

‘Teğmenim, kendimi bazen …’

“Burada karanlığın ortasında
Gölgelerin arasında
Kör gecenin sabahında
Sabahın kör karanlığında
Beklerken
Gelirken, giderken
Susarken söylerken
Ararken, bulamazken
Kolay mı yaşamak?
Kolay mı savaşmak?
Kolay mı ağlamak?”(*)

Yıl 1999…

Donanmamızın güçlü firkateyni TCG KOCATEPE ile Adriyatik Denizi’nde yaklaşık 6 ay süren Kosova Harekâtı’nı başarı ile tamamlayıp vatana döndük. Ana üssümüze geldiğimizde Donanma personeli için görev değişim zamanıydı, gemideki subay ve astsubayların yüzde otuzunun tayini çıkmıştı. Tayini çıkan personeli gemiden uğurladık. Onların yerine de yeni subay, astsubaylar geldiler ve gemide görevlerine başladılar. Altı aydır evlerinden ve ailelerinden uzakta ağır harekât şartlarında görev yapan personelimize de vardiyalı biçimde izinlerini kullandırıyorduk.

Çok değil 3 hafta sonra yeni bir görev ile yeniden limandan demir aldık.

Gemiye yeni katılan personel ile yapılan ilk seyirlerde personelin hata yapma olasılığı artar ve ne kadar kontrol edilirse edilsin bazen de yaşanacakların önüne geçilemez.

TCG KOCATEPE

15 Ağustos 1999 günü akşam saatlerinde Marmara’da İmralı Adası açıklarındaydık. Küçük çaplı bir arızayı onarmaya çalışan bir astsubayımız gözlerinden yaralandı. Gemi doktoru, astsubayımıza ilk müdahaleyi yaptı ancak acilen askeri hastaneye gönderilmesini talep etti.

Gemide konuşlu helikopter ile astsubayımızı Gölcük’e intikal ettirdik. Helikopter üsse iniş yaparken Gölcük Deniz Hastanesi’nin ilgili tüm doktorları pistte hazır bekliyorlardı.

Personelimi helikopterle gönderdikten sonra gemide içim içimi yerken gece yarısı mutlu haber geldi. Astsubayımızın gözlerinde hiçbir sorun yoktu. Gemi Komutanı olarak o gün beni mutlu edecek daha ne olabilirdi ki?

Ancak hayat karanlık bir tünele girerken son hediyesini vermişti.

* * *

O gece İmralı Adası açıklarında demirliydik. Gecenin bir vakti 4.500 tonluk firkateyn demir zincirinden tutulup dibe doğru çekiliyormuş gibi sarsıldı. Bütün personel ayaklandı, sabotaj endişesi ile güvenlik timleri gemi içinde ve dışında taramalar yaptı. Deniz, ‘karınca su içer’ misali sakindi ve gemide de her şey olağandı. Olan ise 7,4 şiddetindeki 17 Ağustos Gölcük Depremiydi.

Sabaha karşı ilk görüntüler televizyonlarda yayınlanmaya başladığında personelimin bir kısmı “Komutanım, galiba benim evim de yıkılmış, ailem…” diyerek gözyaşları içerisinde gelmeye başladı. Süratle gereğinin yapılması gerekiyordu, öyle de yaptık.

İmralı Adası’nda konuşlu 2’nci Komando Tugayı bağlısı olan taburun komutanının personelimizin intikali için sağladığı desteği unutamam.

Bir de şu sözünü: “Yarbayım personelinizin disiplinine hayran kaldım. Telsizde geçen konuşmaları dinliyorum. Personel ‘Komutanım evim yıkılmış. Ailemin sağlığı yerinde. Memlekete bıraktım. Dönüyorum. Sıradaki arkadaş evine gitmek için hazırlık yapabilir’ diyor. Hayret etmemek mümkün değil. Yani ne kadar gurur duysak azdır.”

Bu asil davranışın bahriyemizin gelecek nesilleri için örnek olmasını diliyorum.

Marmara depreminde binlerce vatandaşımızın yanı sıra izinde olan personelimizden ve ailelerinden de kayıplar verdik.

Gölcük Deniz Üssü’nün alt yapısı önemli ölçüde hasar aldı.

Aylar sonra dönemin 1’inci Hava Kuvveti Komutanı bir seminerde durumu şu cümleyle özetleyecekti: “Donanma üssü 20 gün boyunca düşman hava kuvvetlerince taarruza maruz kalsa ancak bu kadar hasar alırdı.”

Bahriyemiz çok ağır bir sınavın içerisindeydi. İmkânsızı başarmaktan başka seçeneği yoktu. Bahriye yaralarını süratle sararken yaşanan onca acılara, yokluklara rağmen tatbikat ve eğitimlere aynen devam edildi.

Ülkemize yan gözle bakmayı hayal edenlere karşı “Sakın ha!” mesajı denizlerde kararlı bir biçimde verildi. Cesaret eden de çıkmadı. Ama pusuda bekleyenler vardı.

* * *

Türk bahriyesinin karşısına denizlerde çıkmak akıllıca değildi. Bir yol bulunmalıydı… Bulundu da… Hainler yolu…

Yurtdışı kaynaklı internet siteleri hayata geçirildi. Bahriye büyük fedakârlıklarla yaralarını sarmak için didinirken, tasmalarının bir ucu efendilerinin elinde olan FETÖ’nün kiralık elemanları her ortamda sahne almaya başladı.

Deniz Kuvvetleri personelini doğrudan hedef alan yayınlar başlatıldı. Görsel ve yazılı basında adeta ‘En alçak kim?’ yarışmaları düzenleniyor, bir sürü ‘tek tornadan çıkmış’ misali yılışık yüzlü kişi histeri krizleri içerisinde ‘En alçak benim!’ diye çığlık çığlığa bağırıyorlardı. Bunlara para ve unvan yağıyordu…

O dönemde TCG KOCATEPE (F252)’nin havuzda bakımının yapılması gerekiyordu ve deprem nedeniyle bu onarım çok gecikmişti.

Yüzer havuzun alt yapısı hazır edilince gemimiz büyük bir dikkatle havuzlandı. Bilmeyenler için belirteyim, havuz bakımında gemiler dalmış durumdaki ‘havuz’ denilen yüzer bir vasıtanın içine girer ve havuz denizde yükselerek bu gemiyi bütünüyle suyun üzerine çıkartır. Böylece havuza giren geminin denize temas eden bölgelerinde boya ve bakım işlemleri yapılır. Biz de gemimizin suyun üzerine çıkması tamamlanınca, geminin güvertesinden havuzun tabanına düşmeleri önlemek başta olmak üzere, olası bütün kazalara karşı çok sıkı tedbirler aldık. “Keşke” ile başlayacak bir pişmanlık ifadesi duymak istemiyorduk.

Bir gün sınıf arkadaşım Deniz Kurmay Yarbay Halil Gaziler havuzun tabanından yirmi beş metre yüksekliğe uzanan iskeleyi tırmanarak gemiye ziyaretime geldi. Geminin güvertesine çıkar çıkmaz alınan tedbirleri görüp “Kendi isteği ile atlayan olmadığı sürece bu gemiden kimse düşmez” deyince hep birlikte güldük. Halil ile kamaramda sohbet ederken “Amma da abartmışsınız” demeyi de ihmal etmedi.

Bu ziyaretten birkaç gün sonra bir seminere katılmak için Eskişehir’deki 1’inci Hava Kuvveti Komutanlığı’nda bulunuyordum. Gemimin İkinci Komutanı acilen beni aradı. “Komutanım bir erimiz intihara teşebbüs etti. Gemiden havuz güvertesine atladı. Vücudu kırıklar içerisinde. Doktorlar uğraşıyor. Askeri savcı olay yerinde…”

Arkadaşım Halil Gaziler’in öngörüsü gerçek olmuştu…

Olaydan birkaç gün sonra askerimizin babasını gemimizde misafir ettik. Olaya ilişkin yerinde bilgiler verdik. Birlikte kamarama geçtik. Misafirimiz kendisinin emekli öğretmen olduğunu beyan ettikten sonra “Sizlerin inanıp inanmadığını bilmiyorum ama ben cinlerin varlığına inanırım. Çocuk hafta sonu izninde yıkılmış binaları görmüş. Orada kendisini cinler çarpmış. Cinler çocuğun peşini bırakmamış. Bu olayda bunun etkisi büyük” diyerek konuşmasını sürdürdü. Daha çok o konuştu biz dinledik. Yorum yapamadık…

Askerimiz kara görevine alındı ve aylarca tedavi gördü. Eskisi kadar olmasa da önemli ölçüde sağlığına kavuştu.

Ülkemizin içerisinden geçmekte olduğu siyasi, sosyal, ekonomik koşulların olumsuz etkisini her yeni gelen tertip içerisinde gittikçe artan oranda görmeye başlamıştık. Uyuşturucu kullanımının, psikolojik sorunların, aile içi sıkıntıların ve ekonomik zorlukların etkisiyle duygu dünyaları darmadağın olmuş ümitsiz gençler ‘askeri ortama’ yollanıyordu.

Bahriyemize yönelik saldırıların dozu da her geçen gün artıyor, olumsuz etkileri yayılıyordu.

* * *

Gemimizin havuz ve onarım faaliyetleri tamamlanmıştı. Gemide yaşam olağan koşullara dönmüştü. Ancak faaliyetlerimiz çok yoğundu.

Bir gün, gemiden saat 21.00 sularında ayrılarak eve geldim. Tam giysilerimi değiştiriyordum ki, gemiden arandım. “Komutanım biraz önce bir erimiz intihar etti. Fark ettiğimizde vefat etmişti. Askeri savcı… Donanmaya…”

Gemiye döndüm. Personel şoktaydı ve bir kısmı da ağlıyordu. İntihar ana güvertede kompresör dairesinde, sancak salvosu (0,5 cm çapında ip) ile gerçekleştirilmişti.

“Canına kıyacak ne derdin vardı oğlum?” diye diye gözyaşlarımı içime dökerek öylece kaldım.

Askeri savcı geldi. Olay yeri incelemesi yapıldı. Sorgulamalar sabaha kadar sürdü.

Doğu illerinden, fakir bir ailenin evladıydı. Ablası hemşireydi. Gemiye geleli sadece 5 gün olmuştu.

Olaydan 3 gün sonra askeri savcı aradı. “Ölümü ile ilgili şüphe oluşturacak herhangi bir bulgu yok. Kendi iradesi ile eylemi gerçekleştirmiş. Er olaydan bir gün önce gözünden rahatsızlığını beyan edince askeri hastaneye de sevk edilmiş. Gereken yapılmış. Bölük subayı teğmen olay günü sabahı askerle sohbet etmiş. Askerin kendi ruh haliyle ilgili beyanları olmuş. Onu komutan olarak bilmeniz gerekir. Sadece haberiniz olsun istedim.” dedi.

Olay günü sabahı bölük subayı teğmen, er ile sohbet ederken, er “Bazen kendimi ölmüş olarak görüyorum” deyince, teğmen endişe ile durumu amirine iletmiş. Ancak gemiye yeni katılan erlerin neredeyse tamamının intibak sürecinde bu tip davranışlarda bulunmaları olağan karşılandığından erin bu ifadesi personelimizde bir farkındalık yaratmamış.

Doktorlar bazen intihar eden kişilerin eylem öncesinde bir mesaj bıraktıklarını vurgulamışlardı. Askeri savcının bilmem gerektiğini düşündüğü mesaj işte buydu. “Teğmenim kendimi bazen her yerde ölmüş görüyorum”.

Teğmeni hemen kontrolüme aldım. Sohbete başladığımızda çok üzgündü. Mesleğinin hemen başında büyük bir şok yaşamıştı. Gözyaşları içerisinde o günü tekrar tekrar anlattı. Kendini suçluyordu. Böyle bir trajedinin yaşanmasını kabul edemiyordu. Kurum, kişi, her kim ve neyse 20 yılın hesabını bir kez bile kendine sormazken, teğmenim 5 günün hesabını vicdanında sorguluyordu.

Erimizi kurtaramamıştık. Bu subayı kurtarabilecek miydik?

Bütün amirlerini uyardım. En küçük olumsuz bir belirti tespit edilirse hemen bana bildireceklerdi. Her gün teğmenle sohbet ediyordum. Her defasında karşımda duygulu, tertemiz, pırıl pırıl bir subay görüyordum.

Çok geçmedi ki korktuğum başıma geldi ve teğmen firar etti. Üzüntümden kahroldum. Engel olmayı başaramamıştım.

Bir yandan kendisinden kötü bir haber gelecek diye endişe duyarken bir yandan da sınıf arkadaşları ile kendisine ulaşmaya çalışıyordum. İstanbul’daydı… Ancak Merkez Komutanlığı, jandarma ve polis izini bulamıyordu.

Bir süre sonra bizimle iletişim kurdu. Geri dönmeyi kabul etti. Teslim oldu. Ancak bir subayın firar etmesi ağır bir suçtu ve bu suçun da bir karşılığı vardı. Yargılanma sürecinde Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne kapsamlı bir dosya gönderdik. Bütün yaşananları en ince detayına kadar vurguladık.

Mahkeme günü geldiğinde, teğmen duruşma salonuna getirildi. Gözleri dolu dolu uzun bir savunma yaptı. Süreci taşıyamamıştı ve çıkmazdan kurtulamamıştı. O anlattıkça üç kişilik mahkeme heyetinin ve askeri savcının ağlamamak için çok zorlandıklarını hissettim.

Karar açıklandı. Birçok hukuki gerekçeler vurgulanarak verilen hapis cezası bir güne kadar düşürülmüştü. Heyet takdir hakkını tamamen teğmenin lehine kullanmıştı. Hukuken bunun ötesinde bir manevra alanı yoktu. Tek kaybı kurmay subay olma hakkını yitirmesiydi. Duruşma bittiğinde teğmene sevinçle sarıldım. “Her şeyi geride bırak, çok acı çektin, çok gençsin, daha sakin bir göreve atanmanı da sağlayacağız” dedim. O gün mutluluktan uçuyordum.

Aradan yıllar geçti. Ara sıra teğmen ile haberleşiyorduk. Tatlı bir yaz akşamı Değirmendere sahilinde yürüyüş yaparken onu gördüm. Artık üsteğmen olmuştu. Eşiyle tanıştırdı. Büyükçe bir bebek arabasını birlikte tutuyorlardı. Bebekleri olmuştu. O gün sevincimden uyuyamadım.

Ancak bu, son görüşmemiz olacak ve bir daha benimle temas kurmayacaktı.

* * *

2011-2014 yılları arasında FETÖ kumpası nedeniyle yattığım cezaevi sürecinde ve sonrasında hatırıma geldikçe hayıflandığım, “Onu oğlum gibi sevmiştim, en azından kısa bir mektup yazabilirdi” diye düşündüğüm oldu. Herkesten değil ama birileri vardır ki, onlardan farkındalık beklersiniz ya! İşte öyle bir şey…

Yıllar geçti, hapishaneden tahliye olalı sanırım üç yıl olmuştu. Sevgili kardeşim Ergin Baba (Deniz Kıdemli Albay Ergin Savaşçı) ile evde sohbet ediyorduk. “Ya! Söylemeyi unuttum. Birkaç gün önce yine burada yürürken sivil giyimli genç bir subay ‘Nasılsınız Başçarkçım’ diyerek yanıma geldi. Havadan sudan konuştuk. Size de ‘Saygılarını ve selamlarını’ iletmemi istedi” dedi.

Sohbetteki verilerden teşhis etmek kolaydı. Saygılarını ve selamlarını gönderen sevgili teğmenimdi. Ama artık binbaşı olmuştu. Olayın üzerinden ise neredeyse on yedi yıl geçmişti.

“İyi miydi?” diye sordum.

Ergin Baba durgunluğuma şaşırdı ve “İyi görünüyordu. Hayırdır?” diyerek merakla baktı.

“Uzun hikâye. İyi olsun da, başka bir talebim yok!” diyerek cevapladım ve konuyu kapattım.

* * *

Yıl 2018…

Donanmanın FETÖ’cülerden arındırılması için yapılan operasyonlar devam ediyordu. Ankesörlü telefon soruşturmalarında itirafçı oranı Gölcük bölgesinde neredeyse %40’a ulaşmıştı. Bunların önemli bir kısmı daha gözaltına bile alınmadan emniyete gidip itirafçı oluyordu.

Ben ise hala, 6 Aralık 2010 tarihinde Donanma Komutanlığı Karargâhına FETÖ’cü sözde savcılar tarafından yapılan baskın ve bu karargâhta kurgulanan kumpasın faillerinin peşindeydim.

Bir avukat arkadaşımızdan ihraç edilmiş ve itirafçı olmuş bir örgüt üyesinin ifadesini rica ettim. Bazı ifade tutanakları geldi. Okumaya başlamıştım ki, sırtıma ağrılar girdi.

Sevgili(!) teğmenim kendi isteği ile koşa koşa emniyete giderek FETÖ üyesi olduğunu itiraf etmiş ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nden de ihraç edilmişti.

Geriye sadece bir gerçek kalmıştı.

On dokuz yıl önce, yirmi yaşında bir delikanlının yaşamına son vermesi…

(*) Karanlığın İçinden/Erkan Oğur