Tepkisellik tezi

Tepkisellik tezi

Gericiliğin Retoriği (İletişim 1994) adlı kitabında Albert O. Hirschman devrimlerin ve karşıdevrimlerin oluşturduğu tarihsel bağlam içinde bir “tepkisellik tezi” geliştirir.

Tez, birbiriyle bağlantılı üç alt-tezden oluşur: ters etki tezi, boşunalık tezi ve tehlikeye atma tezi.

“Ters etki tezi” şudur: Devleti ele geçirenler toplumu belirli bir yönde iterler; ancak bu girişim toplumun aksi yönde hareket etmesiyle sonuçlanır. İyi niyetli bir kamu siyaseti zamanla amacına ters düşer, istenen sonucu vermez, ters etki yaratır. Özgürlük vaatleriyle başlattığınız hareket oligarşiye ya da düpedüz diktatörlüğe yol açar. Mesela halkın doğal önderleri olarak besleyip sahneye çıkardığınız insanlar çocuklara tecavüz etmekte, yarattığınız yeni hâkim sınıf halkı amansızca sömürmektedir. Toplum ters yönde hareket etmeye başlar. Kurmaya çalıştığınız rejimin yapısal rezilliğini ve sefilliğini dindarıyla, ateistiyle herkes görmüştür artık. Yükselen tepkileri bastırmak için zor kullanır, şiddete başvurursunuz.

Burada Hirschman, çok büyük başarıların üstünlük duygusu yarattığını, kibirlenen insanın gerileme sürecini algılayamadığı için kendisini toplumla birlikte felakete sürüklediğini ima eder. Bu bir Hubris-Nemesis ardıllığıdır. Hayat kibirli muktedirden mutlaka intikam alır.

“Boşunalık tezi” şudur: Devrimler ve karşıdevrimler toplumu değişmeye zorlar fakat toplumun “derin” yapıları bütünüyle dokunulmamış olarak kalır. Coşkuyla savunduğunuz, zor kullanarak gerçekleştirdiğiniz dönüşüm, insan tabiatında var olan açgözlülüğe, idrak yoksunluğuna, memeli bir hayvan olarak insanın yapısında açığa çıkan ilkel yönsemelere (belki bunlara nankörlüğü ve tarih bilincinden yoksunluğu da eklemek gerekir) nüfuz edememiştir.

Mesela devrim yapıp sosyalizm ilan edersiniz, yetmiş iki sene sonra ekonomiyi yöneten “komünist” kadrolarınız ansızın birer kapitalist oligark olarak ortaya çıkarlar; eşitlikçi devletiniz devrimin muhafızı olan, yine sizin kurduğunuz istihbarat örgütü tarafından ele geçirilerek bu kez Ortodoks bir imparatorluk taslağına dönüştürülür. Ya da toplumu laisizm yönünde hareketlendiren devriminiz toplumun derin yapıları üzerinde sadece bir makyaj etkisi yaratmıştır; laik, demokratik hukuk devletiniz kesintiye uğrar, yirmi yıl içinde teokratik bir diktatörlüğe dönüşür. Elbette toplumsal hayat bu düzeylerde sabit kalmayacak, bu gerilemelerin ya da ileri atılımların da aksi tesirleri olacaktır.

“Tehlikeye atma” tezi şudur: Bir değişim, devrim ya da karşıdevrim girişimi, tasavvur ve tahayyül ettiğiniz sonuçları bakımından arzu edebileceğiniz bir şeydir. Fakat harekete geçerken var olanı tehlikeye atmanız gerekir. Değişim istersiniz fakat bu değişimi gerçekleştirmek için yapacağınız hareket kabul edemeyeceğiniz kadar büyük maliyetlere yol açabilir. Bir de bakmışsınız, kaş yapayım derken göz çıkarmışsınız. Burada elbette bir fayda-maliyet analizi var. Daha büyük kazanımlar için yapacağınız hamle edinilmiş kazanımlarınızı tehlikeye atacaktır. İnsanların kendileri için ve toplum için olumsuz sonuçlar doğuracağı kaygısıyla eylemden kaçınmalarının sebebi budur.

Halkı harekete geçirmek istiyorsunuz. Fakat halkın geniş kesimlerinde eylemin maliyetinin ve olası mutsuz sonuçlarının eylemin sağlayacağı yararlardan daha fazla olacağına dair yaygın bir kanaat varsa halkı harekete geçiremezsiniz. Halk ancak en kötüsünü yaşamakta, en ağır maliyeti ödemekte olduğunu, hiçbir şeyin şimdiki durumdan daha kötü olamayacağını anladığı zaman harekete geçmeye, kıvılcımı çaktığınız anda parlamaya hazır hâle gelir. Kazanım olarak gördüğü bir şeyler varsa onları tehlikeye atmak istemez.

Eski bir Çin atasözü vardır: “Hükümdarı atından indirmek isteyen bin hançer darbesini göze alır.” Burada her bakımdan tehlikeli bir durum var. Her şeyi tehlikeye atıyorsunuz. Harekete geçerseniz hem bin hançer darbesi yersiniz, hem de yeni hükümdar eskisini aratabilir. Atın yanında yürümek, hatta hükümdarın çizmesini öpmek ya da debelenerek atın terkisine çıkmaya çalışmak daha iyi olur. Elbette bunu yaparken, hükümdarı “büyük vatansever,” “vatan kurtaran aslan” diye övmeniz de gerekecektir. Bu türden korkaklık ve teslimiyeti yukarıdan atıp tutan hiçbir demagoji gözlerden saklayamaz.

Şimdi bana “Bu Hirschman da nereden çıktı?” diyeceksiniz. Geçen sabah koronadan kırılan güzel şehrimiz Ankara’nın doğmakta olan muhteşem sonbahar güneşine doğru pedal basarken 27 yıl önce boğuştuğum kitap aklıma geldi. O sırada kendi kendime, “Ne diyor lan bu?” diye söylenmiştim. Zor bir metindi, yazarın tezlerini kendi fikriyatıyla birleştiremeyen çevirmen epeyce zorlanmıştı. Aslında kitabın adı “Tepkisel Retorik” olsaydı daha doğru olurdu ama o zaman da kitabı kimse satın almazdı. Neyse artık…

Böyle şeyler bunca yıl sonra insanın aklına sebepsiz yere gelmez. Demek ki kitap beynimin dehlizlerinde, zamanı gelince belirginleşen bazı soru işaretleri bırakmış. Bazı yerleri söz olarak değil de kapsam olarak hatırladım. Mesela kitabın bir yerinde yazar “oligarşinin demir yasası”ndan söz eder. Bu yasaya göre, siyasî partiler, sendikalar ve kitle örgütleri, demokratik denetim ya da katılım girişimlerini boşa çıkaran, genellikle kendi çıkarlarına hizmet eden ve kendi varlıklarını sürdüren oligarşiler tarafından farklı derecelerde yönetilmektedir.

Sabahın alacakaranlığında cep telefonuma göz attım. Ekranda şöyle yazıyordu: “Yüksek riskli bölgedesiniz.” Semt, şehir ve ülke olarak yüksek riskli bölgedeyiz.

Özgürlük, demokrasi ve laiklik için mücadele edecek ve sosyal eşitlik arayacağız. O eski marşı söyleyeceğiz: “İsyan ateşini körükle, zulmü rüzgârlara savur / Kollarının bütün gücüyle tavı gelen demire vur.”

yalogan@gmail.com