Tirsi balığı ve sosyoloji 

Nihat Genç yazdı...

Tirsi balığı ve sosyoloji 

Günün modasına uygun yazılara vaktim olmuyor, ama, bazen insan dayanamıyor. Hemen gireyim, hamsi-mezgi-istavrit halkın balığıdır, ucuzdur ve unlanıp tavada kızartılması fazla zaman almaz. Ayrıca bu balıkların her gün yenilse bıkılmaz gibi özellikleri vardır. Lezzetli balıkların başını şüphesiz Karadeniz ve Marmara balıkları çeker, kalkan, lagos, çinekop-sarıkanat (lüfer ailesi) ve barbun-tekir şüphesiz günümüzde en beğenilen balıklardır. İşte film burada kopuyor!

Birincisi, Trabzon'un meşhur 'ekşilisi'dir, bileni anlayanı tarifini bilen ve takdir edeni hiç kalmamış gibi. Bir tepsiye patates domates soğan biber sarımsak tereyağ su vb. ve palamutlar dilimlenip atılır ve fırına sürülür. Fırından çıktığında yemeğin suyu tepsinin yarı boyunda kalacak, işte burasını beceremiyorlar, suyunu çekip kurumuş ise bu ekşili değildir. Ekşili suyu kaşıklanarak ve ekmek banarak yenir, ki, her derde devadır, bu yüzden 'ekşili' Trabzon'un en lezzetli iftihar ettiği yemektir. Kurumuş suyunu çekmiş ekşili, ekşili değil, başka bir şeydir, deyip çekilip, sosyolojiye döneyim.

70'lerden kaloriferli evlere taşındıktan sonra 'mangal yemekleri de' hayatımızdan çıkıp gitti. Mesela 70'li yıllara kadar Karadeniz'de istisnasız en lezzetli balık hangisidir diye kime sorsanız alacağınız cevap tartışmasız: Tirsidir. Ancak tirsi mangalda saç ayağı üzerine koyulan tel ızgarayla pişirilir. Mangal kömürü de fındık kabuğu'ndan olmak zorunda. 70'li yıllarda hemen her evde bakır mangallar bulunurdu. Akşamdan külü örtülür ateşi yarına kadar kalırdı. Tirsi, akşam yemeğidir, çok kılçıklı balıktır, cımbızla yer gibi didikleyerek yenir ve yenmesi akşam sefasıyla sabırla uzun sürerdi. Tirsi kendi başına tek takılanların yemeğidir. Tirsi sardalya ailesindedir, sardalyanın büyüğü, ağabeyi denir. Şimdi size bir soru, denizdeki balıkların saldırıp yediği hangi balıktır? Sardalyayı, yani tirsi, tirsi sadece insanların değil 'balıkların da' ağız tadıdır. Mesela lüfer ailesinin (çinekop-sarıkanat) dişlerine bakın piranha gibidirler ve sarıkanatlar sardalya görmesin gözleri döner vahşice saldırıp parçalayıp yerler.

Tirsinin adından artık bahseden hiç yok, oysa tirsi balığı hala orada duruyor, neden? Çünkü 'mangal' ve fındık kabuğu közü yok.

Peki mangal ve fındık kabuğu közü yoksa tirsi balığının suçu ne?

Kaloriferler evler tirsi lezzetini de elimizden aldı, bu işten en iyi anlayan ahkam kesen kimin ağzına baksam tirsiden söz eden hiç yok.

Sosyolojik tarafı şu, eşyalar değişince ağız tadımız da değişiveriyor.

Ekşiliyi unuttuk, tirsiyi defterden sildik, gelelim, hayat pahalılığıyla ve iklim değişikliğiyle unuttuğumuz bugünlerde bahsi hiç geçmeyen bir 'tören' yemeğine.

Mersin balığı, kılçıklı değil kemiklidir, büyükçe bir kara fırın tepsisine, suyu, soğanı, domatesi, yağı, baharatı ayarlıca doldurulur ve Mersin balığı parçalanarak içine atılır ve fırına verilir, yağlı kara fırın tepsisinde yemek kor gibi kıpkırmızı olunca çıkartılır, ve büyükçe bahçe sofrasının ortasına konur. Urfalıların çiğ köfte partileri gibi ağır misafirlere takdim edilirdi. Büyük dernek düğünlerde zengin ailelerin davetlerinde yılda ancak bir iki kez kara fırın tepsisinde yapılan bu yemek yine 70'li yıllara kadar çok meşhurdu, şimdi adını anan yok. Yine sosyolojiyle ilgili hem böyle toplu oturup kalkmalar-ağırlamalar-misafirlikler yok, hem de Mersin Balığı'nı bulmak zor, hem de tepsiyi fırına göndereceksin bekleyip kara tepsiyi fırından iki kişiyle taşıyacaksın, ağır işler!

Bir de bildiğiniz tel ızgara hamsi partileri, ekşili, büyük tepside hamsili pilav ve kara tepside Mersin balığı gibi yemekler arkadaş ortamlarının curcunalı cümbüşlü en havalı yemekleridir, hiç biri tabağa servis yapılmaz, ortadan yenir ve herkes ucundan kara fırın tepsisine hücum ederek yer, suyu lezzeti eşsizdir, dibi sıyrılıncaya kadar soluksuz yenir, yemeklerden daha güzel olan şakalarıyla şarkıları türküleriyle fıkralarıyla 'ortam'ın güzelliğidir, ki, böyle bahçeler de kalmadı.

Ama tirsi ortam balığı değil, tek kişilik, yalnızların balığıdır, akşam karanlık basınca evin önünde bahçeye mangal çıkartılır, serinliğe karşı sırtınıza bir hırka ya da battaniye atılır ve közü deşilir, göklerde yıldızlar da mangal ateşi gibidir, bir yudum rakı, göklere bakarsınız, ay size başka türlü bakar, mangaldan cız cız sesler, yıldızlar size göz kırpar, ince uzun çıkmaz sokaklarda Tirsi'nin ince kokusu sokakları dolaşır fındık kabuğunun mavi dumanı şehre karışır.

Sırtınızda hırka bahçeniz mavi bir duman içinde ve mangalın yanında gramafon ya da radyodan şarkılar.

Kaloriferli evlerle işte bu akşamları demlenen şenlenen dumanlanan böyle bahçeli evler de yemeklerini lezzetleri yalnızlıklarını uzun bitmeyen akşamlarını radyolarını plaklarını alıp başlarını çekip gittiler!

Şimdi bakıyorsun arıyorun soruyorsun, Tirsi'yi tanıyan yok!

Bir sosyolojik şaşkınlığım da 'kediler' üzerine.

Eski ahşap evlerde her evin bir kedisi mutlaka vardı, fare tutmak için. Fare tutmayan kediyi sevmez kulağından tutup kapıya atarlardı. Sonra komşular fare tutacak iyi cins kedi arardı. Bir umutla yavru kedi beslenir büyüyünce fare tutmazsa o da kapıya atılır. Yani kedi işe yaramıyorsa evde beslenmezdi. Kedinin de görevleri vardı. İkinci şaşkınlığım, evin içinde kedi aile fertleriyle öyle yüz göz olmazdı. Kedi sahip ilişkisi bugünkü gibi otoriter hiç değildi, çünkü evde olması başka şey 'sahip' olunması başka şeydir. Yani kedi kişiliğiyle bekçi gibi bir kenarda dururdu, kendini herkese de okşatmazdı. Oda kapısı arkasında minderi olurdu, kulağı hep tetikteydi, inanın başı hep dikti. Kedi bir tıkırtı duyup hareketlenince ailecek teyakkuza geçilirdi, kediyle işte o zaman övünülür, komşulara seslenilirdi, bizim kedi fare tuttu, diye. Komşu da pencereden yalvarırdı ne olur yavrusundan bana da verin, diye.

Ve tirsinin ve hamsinin kafaları kediye ikram olarak verilirdi, kedi için bu ne büyük ziyafet. Şimdi bakıyorum, kediler hiç bir iş yapmıyor, sadece fotoğrafları çekiliyor. Öyle kediyi kucağına alacaksın kolay mı tırmalar kaçar, kedinin de bir kişiliği olurdu, kendi kafasınca takılır, her gel dediğin de gelmezdi. Şimdi bakıyorum, her gelenin kucağına koşuyorlar, üstelik, kediler yan gelip yatmışlar, sırnaşık şımarık hatta çoğunun tüyleri fırçalanarak kabartılmış başka bir türe dönüştürülmüşler. Bu yeni tür kedileri hiç tanımıyorum. Sahipleri de kediler gibi, işsiz güçsüz, esersiz, mesleksiz insanlar, sadece 'poz' vermeye yarıyorlar. Ve herkes de bir 'kedi sevgisi' sormayın? İşe yaramayan kediyi niye evde tutayım, kimse sormuyor. Bu kediler böyle boş asalak mı yaşayacak? Ya da sadece 'okşanmak' için mi Allah kedileri yarattı! Üstelik kapı açıktır, kedi istediği zaman girer-çıkardı, kapıda annem yakalarsa bir bezle patilerini silerdi. Şimdi kediler evin içinde hapis. Kapı açık olsa dahi çıkıp gitmiyor. Kediler son elli yılda başka bir varlığa süs eşyasına dönüştü.

Sadece okşamak ve yatağına almak ve oyun oynamak, bu süs eşyalarını neden sevmek beslemek, zorundayım, anlayabilmiş değilim.

Kediyi vahşi doğası fıtratından çıkartıp oyuncak süs haline getirmenin hayvan sevgisiyle ne alakası var?

Sokak kedisi o çöp tenekesinden bu çöp tenekesine bir mücadele veriyor, aranıyor, aç kalıyor, insan işte sokaktaki bu yalnızlığı ve mücadelesini görünce kediye doğaya hayran kalıyor?

Kuru kuruya bir sevgi modası, bir 'sevgi' gösterisi, kendi yaşam tarzına uygun kediyi köleleştirmiş bir de buna 'hayvan sevgisi' diyor.

Kulağı tetikte değil artık hırlamayı saldırmayı unutmuş evin 'hoppası' haline gelmiş bir kedi'den bu sanatçı arkadaşlar hangi duygularını tatmin ediyorlar?

Evet, beton evlerde artık kedilerden olmayan fareleri tutmasını şüphesiz beklemiyoruz, ancak, boş boş yan gelip oturan kedilerden de en rafine en sanatkar 'insanlık ve hayvan' sevgisi gösterisi yapmak, herhalde bir delilik türü?

Sevin, ama abartmayın, ne senin ne kedinin hayatta tutmuş olduğu bir fare bile yok, ama, kucağına bir kedi alınca kendisini en müşfik insan türü gören bu zavallılar gerçekte çok hasta insanlar.

Kendileri gibi işsiz güçsüz boş mesleksiz bir kedileri olunca insanlığı ve kendilerini iyileştireceklerine inanıyorlar!

Oysa iyileşmek ve iyileştirmek istiyorsan önce tetikte atılgan cesur risk alan yorgun düşen kavga edebilen bir hayatın olmalı, herkesin kucağına oturmamalısın!

Öyle boş boş okşanmayı beklersen kulağından tutar atarlar, sokakta kalırsın, onun bunun gururuna egosuna sevgi boşluklarına oturursan insan olmaktan çıkar, her eve lazım şirin 'kedilerden' olursunuz.

Ha o partide ha bu partide ha o gazetede ha bu gazetede 'aynı yazarlar', 'aynı kediler', fırçalanıp kabartılmış tüyleriyle pençeleri törpülenmiş sevimli patileriyle sizden kendilerini 'okşamalarınızı' bekliyor!

Oysa biz doğadan geldiğimizi biliriz, insan doğamızı gurur, onur, kişilik, bağımsızlık, vs. ona buna yem etmeyiz.

Bizim vahşi türümüzden 'her evde' 'her gazetede' 'her holdingde' bulamazsınız!

Çünkü insanların holdinglerin sizden beklediği güçsüzleştirilmiş savunmasızlaştırılmış evcilleştirilmiş süslü hayvan türünden olmanız, değilse, hiç bir ev sizi 'kabul' etmez.

O süslü kedi kapı aralığı bulup kendini bir sokağa atabilse, kendini bulacak, kendini tanıyacak, ama, dolarlarla öyle yüklü paralar öyle şöhretler ve öyle sevimli kahraman fotoğraflarını çekip yayınlarlar ki kediler evden kaçmasın!