Toplum sözleşmesi

Toplum sözleşmesi

2010 yılının Temmuz ayında ABD’nin BOP projesiyle ilgili bir bilgiyi doğrulamak için internette dolaşırken, Genelkurmay Başkanlığı’nın resmî yayın organlarından Hava Kuvvetleri Komutanlığı Dergisi’nin Ekim 2008 tarihli sayısında ilginç bir makaleye rastladım.

Makalenin özeti sayılabilecek paragraf şöyleydi: “Karadeniz sahillerine NATO donanma üssü kurulması konusu, ABD ile Romanya ve Bulgaristan arasında yapılan ikili anlaşmalarla ortaya çıkmıştır. Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi’yle ters düşülen bir oluşuma destek vermemiz, bizi Montrö Sözleşmesi’nin uygulanmasıyla ilgili zor duruma düşürecektir. Bununla beraber, NATO’nun bölgede önemli bir üyesi olarak bu oluşumun karşısında olmamız, bizi ABD/NATO ile karşı karşıya getirebilecektir. ABD, konuyu NATO nezdinde gündeme getirmiştir.”

O sırada, yani on bir yıl önce bu paragraf bende bir aydınlanma yarattı. Merhum Tektaş Ağaoğlu’nun çıkardığı aylık Kızılcık Sosyalist Dergi’de yer alan “Eksen ve Dingil” başlıklı yazımda bu paragrafa yer verdim ve Rus ordusu Güney Osetya’ya girdiğinde (2008) ABD donanmasının boğazlardan geçerek Karadeniz’e açılmak istediğini, hükümetin (AKP) askerlerin dayatmasıyla bu girişimi engellemek zorunda kaldığını, ABD’ye direnişin esas olarak denizci komutanlardan geldiğini belirttim. Yazının sonunda şöyle dedim: “Karadeniz ve Boğazlar’dan sorumlu Kuzey Deniz Saha Komutanı’nın ve özellikle bazı amirallerin, ‘darbe yapacaklar, çocukları havaya uçuracaklar’ denilerek ikide bir tutuklanmalarının bu meseleyle bir ilgisi var mı, bilemiyoruz” (Kızılcık, Sayı 39, Yaz 2010).

Artık biliyoruz. Amiral Cem Gürdeniz’in “Fransız İhtilali sırasında bile bir gecede bu kadar çok sayıda amiral tutuklanmadı” dediği olayın denizci komutanların hem ABD’ye hem de hükümete direnmelerinden kaynaklandığını, hükümetin yetki verdiği FETÖ savcı ve hâkimlerinin direnişi kırmak için askerlere saldırdığını biliyoruz.

Strateji aynı zamanda geleceği öngörmektir. Bugün geliştirdiğiniz strateji geleceğinizi şekillendirir. Türkiye, Devlet stratejisi oluşturma kabiliyetini AKP’yle birlikte kaybetmiştir. 2000’li yılların başında ABD’nin BOP projesi bağlamında Karadeniz ve Boğazlar’da bir statü değişikliği istediğini, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni savunarak buna direnen özellikle denizci askerlerin FETÖ kumpaslarıyla ordudan tasfiye edildiğini, AKP’nin bu operasyonu “demokratikleşme” ya da “askeri vesayete son verme” şeklinde hem ülke içinde hem de dışında pazarladığını anlıyoruz. Daha 2008 yılında asker, Hava Kuvvetleri Dergisi’nde, ABD’nin Montrö’yü sorgulaması “bizi ABD/NATO ile karşı karşıya getirebilecektir,” diyor.

Peki bizi karşı karşıya getirdi mi?

Getirmedi.

Montrö’nün bizi ABD/NATO’yla karşı karşıya getirmediğini Sayın Saray’ın şu sözünden anlıyoruz: “Daha iyisi için imkân bulana kadar Montrö’ye bağlılığımızı sürdürüyoruz.” Yine emekli Amirallerin Montrö açıklamasına gösterilen aşırı tepkiden, emekli Amiral’i sabaha karşı saat ikide Ordu Evi’nden çıkaranların korkusundan anlıyoruz ki Saray rejimi Montrö konusunda çok hassas.

Tarih çok daha elverişsiz ve tehlikeli koşullarda tekerrür ediyor. İsmiyle cismiyle aynı fakat bu kez emekli amiraller Montrö’nün sorgulanmasına karşı çıktılar. Fakat Türk Ordusu’nun stratejik konularda sesini çıkaramaması elverişsiz bir durum yaratıyor. Tehlike ise Karadeniz bölgesinde savaş olasılığının artmasından kaynaklanıyor.

Özetle, en fazla ihtiyaç duyulan anda Boğazlar Sözleşmesi bir kez daha tartışmaya açıldı ve buna direnen emekli amiraller baskı altına alındı.

Sayın Reis, Montrö Sözleşmesi’ne “imkân bulana kadar” bağlı kalacağını söylüyor. Burada bir pazarlık arzusu, “win-win” arayışı, Türkiye jeopolitiği üzerinden taviz vermeye açık bir tutum görüyoruz.

II. Abdülhamit’i beğenirsiniz beğenmezsiniz fakat en azından bir denge politikası uygulayabilmiş, Ortadoğu ve Akdeniz’de gözü olan büyük devletleri pazarlık yaparak birbirine karşı oynayabilmişti. Kendisi zaten bütün mülkün sahibi olduğu için en azından özel planda batının şantaj ve tehdidi altında değildi.

Neyse, konuyu dağıtmayalım…

AKP’ye Montrö konusunda telaşla argüman sağlamaya çalışan Vatan Partisi, Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’nin egemenliğini kısıtladığını söyledi; Sözleşme’den kurtulmamız hâlinde Boğazlar’ın tıpkı Samsun ya da Niğde gibi bizim olacağını iddia etti. İddiasını temellendirmek için Atatürk’ü yeniden keşfetti. Meğer Atatürk de Montrö’den memnun değilmiş (bu konuda bkz. M. A. Güller, “Atatürk’ün Montrö Mesajının Anlamı,” Cumhuriyet, 15.04. 21).

Sıcak parayı kokain gibi çekerek, ülkenin varlıklarını gâvura peşkeş çekerek, Cumhuriyet’in bütün halkçı uygulama ve kurumlarını yok ederek raf ömrünü uzatmaya çalışan dışa bağımlı rejim egemenliğimizi bozmuyor da Montrö Sözleşmesi egemenliğimizi kısıtlıyor. Öyle mi?

Parti’nin maksat dedektifliği yapan ve bu özelliğiyle gözüme yeni atanmış işgüzar bir siyasî polis memuru gibi görünen Sayın Başkanlık Kurulu üyesi, “Montrö konusunda geçmişte hata yaptık,” dedi. Böylece kendisi ilkokula devam ederken, hatta belki doğmadan önce partisinin oluşturduğu politikanın özeleştirisini yapmış oldu. Bu partide “siyasî çocuk istismarı” diyebileceğimiz çok üzücü bir genel durum var. Bence bu türden özeleştirileri politikaların gerçek sahibi yapmalı.

Neyse, uzatmayalım…

Aslında bu egemenlik konusu çok karmaşıktır.

Egemenliğin kaynağı halktır. “Toplum sözleşmesi” Devlet’e egemenliği temsil yetkisi verir. Devlet, ister genel seçimlerle, ister ani ya da uzatılmış darbeyle iktidara gelmiş olsun tek bir siyasî parti tarafından ele geçirilmişse, “toplum sözleşmesi” bozulmuş demektir. Bu durumda egemen olan Devlet değil, kendi iktidarını dilediği gibi kullanan siyasî partidir. Devletleşmiş partinin tek bir sınıfın, tek bir ırkın, tek bir dinin temsilcisi olması fark etmez. Nazi hukukçusu Carl Schmitt’in dediği gibi, böyle durumlarda “Egemen, olağanüstü hâle karar verendir.” Böyle bir yerde “toplum sözleşmesi”ni yenilemek, egemenliği halka devredecek anayasal kurumlar oluşturmak gerekir. Aksi takdirde (aksi takdirde!!!) kaos benzeri şiddetli toplumsal krizler yaşarsınız ya da iktidar partisinin, hatta şahsın egemenliğine razı olursunuz. Rızanızı üretirler ve sizi bir koyun sürüsü gibi güderler, etinizden yününüzden sadece kendilerinin değil gâvurun da istifade etmesini sağlarlar.

Bereket henüz böyle bir “Hasan almaz basan alır” düzeyine inmedik. Fakat mesafenin kısaldığını kabul etmek durumundayız. Bir seçim, iki krize bakar…

Bu yüzden herkesin açıklama yapması gerekir. Korona Bilim Kurulu’nun ve bütün hekimlerin, asker ve sivil emekli devlet bürokratlarının, “monşer” denilen diplomatların, hukukçuların, sendikaların ve meslek örgütlerinin, sokaktaki yurttaşların yeni bir Toplum Sözleşmesi için uzun isim listeleriyle sürekli açıklama yapmaları gerekir. Yurttaş, Montrö’den hayat pahalılığına ve koronaya kadar her konuda açıklama yapmaya ve yapılan her dayatmayı sorgulamaya yetkilidir. Açıklama yapmak Anayasal haktır! Kurşuna dizmezler herhalde. Sadece amirallere değil hepimize takılan elektronik prangaları Taif’te Mithat Paşa, Magosa’da Namık Kemal gibi taşıyoruz! yalogan@gmail.com