Türk Dünyasının Spinoza’sı ve Kierkegaard’ı: Hallac-ı Mansur

Türk Dünyasının Spinoza’sı ve Kierkegaard’ı: Hallac-ı Mansur

Türk Dünyasının Spinoza’sı ve Kierkegaard’ı

Hallac-ı Mansur (ö.922)

Hallac-ı Mansur’un asıl adı Hüseyin’dir. 858’de İran’ın Fars eyaleti sınırları içindeki Tur şehrinde doğmuştur. Tur şehrinin bağlı olduğu Beyza’da, İbn Nedim’e göre o zamanlar Arap yoğunluklu nüfus bulunuyorsa da, Tur’un nüfusu genellikle Türklerden oluşuyordu. İnsanların gönüllerindeki gizemleri alt üst ettiği veya pamukları attığı için “Hallac” yani “altüst eden” unvanını aldığı söylenir. İran’da ve Osmanlılar’da Hallac-ı Mansur diye babasının adıyla bilinmiş ve bu adla ün kazanmıştır. Melâmet ehli onu “Melamilerin sultanı” olarak övmüştür.

 Basra ve Bağdat’ta dönemin ünlü sufileri ile tanışıp sohbetlerine katıldı. Bu sufiler arasında Sehl Tüsteri, Eb Hüseyin Nuri, Amr b. Osman el-Mekki ve Cüneyd-i Bağdadi’yi sayabiliriz. Ancak bu sufilerden çoğu ile arası açıldı. Hacc için birkaç kez Hicaz’a gitti, bir müddet orada kaldı. Ahvaz, Hindistan, Horasan, Talekan, Maveraunnehr, Maçin, Turfan ve Keşmir’i dolaşarak bu merkezlerde çok etkileyici konuşmalar yaptı.

Bir slogan kullanır.  Der ki, “aşk namazının abdesti kanla alınır.”  Hallac-ı Mansur için bu bir işaret fişeğidir, ayırıcı bir simgedir. Gerçekten de Tanrı’ya olan aşkının abdestini kendi kanıyla ödemiştir. Gerçi onu idama götüren nedenler konusunda çok farklı rivayetler vardır. Hallac-ı Mansur’un aslında ruh göçüne (reenkarnasyona) dayalı fikirleri, Tanrı’yla birleşme ile ilgili söylediği sözler, şathiyeler (manevi coşkunlukla söylenen sözler) yani sufilerde coşkunluk anında kontrolsüzce, denetimsizce,  manevi sarhoşlukla ağzından çıkan sözler yüzünden suçlanmış ve ondan dolayı idam edilmiştir, diyenler vardır. Fakat Hallac-ı Mansur’un daha çok siyasi bir takım kaygılardan dolayı idam edildiği görüşü ağır basar. Benzer şathiyelerde yani ‘Enel Hak’ (Ben Hakk’ım), ‘Tanrıyla ben bedenimde iki ruhuz’ gibi sözlerinden dolayı değil, daha çok Abbasiler döneminde Karmatiler’in yaklaşık 870 ile 833 yılları arasında süren zenci isyanlarını desteklemesi, hep ezilenlerin, baskı görenlerin, adaletsizliğe uğrayanların yanında olması ve onları  görüşleri, tavırlarıyla desteklemesi yüzünden etrafına pek çok mazlumun toplanması, hatta Abbasi devletinin içinde bazı yetkili askerlerin ve devlet adamlarının bile kendisine sempati beslemesi nedeniyle siyaseten kaygı duyulmuş ve bundan dolayı idam edilmiştir,  görüşüne katılmak daha uygun düşmektedir. Çünkü Bayezid-i Bistami de hemen hemen aynı yüzyıllarda yaşamıştır. Yani Hallacı Mansur’un aşk şehidi olarak idam edildiği tarih 922’dir. Ancak onu yargılayan hâkimler büyük ölçüde bu sözlerden dolayı hiç kimsenin öldürülmeyeceği noktasında fetva vermişlerdir. O zamanki kadılar, müftiler, fetvacılar ‘Hallac-ı Mansur bu şathiyeleri ile kâfir oldu;  mutlaka öldürülmesi gerekir, dinden dönmüştür,  kesinlikle idamı gerekir’ görüşlerine katılmamışlardır.

Ahmet Yesevi, Mevlana ve Yunus Emre de Hallac-ı Mansur’un takipçilerindendir. Bunun anlamı şudur: Hallac-ı Mansur Türk dünyasında Anadolu İslam anlayışının temellerini atan ve bu temeller üzerinde ‘Anadolu İslam’ını yükselten Türk sufilerinin esin kaynağı, manevi öğretmenidir.

Hallac-ı Mansur’la ilgili en yetkin çalışmayı yapan Louis Massignon’dur. Louis Massignon, Hallac-ı Mansur için “O, İranlıydı ama Farsça bilmezdi” demiştir. Ama bu doğru bir tespit olmadığı gibi, mantıklı da değildir. Çünkü eğitim ve öğretim bakımından Farsçayı, Türkçeyi ve Arapçayı çok iyi bildiğini biliyoruz. Elimize ulaşan tek yapıtı Tavasin’dir. Tavasin’i Arapça yazmıştır. Hatta Süryaniceyi de çok iyi bildiğini öğreniyoruz. Süryanice’de kullanılan “lâhut”(manevi) ve “nasut” (dünyasal) kavramları Tavasin eserinde geçmektedir. Donanımı çok iyi, yetkin, derinlikli bir mistik duyuşu ve hissedişi olan, bu hissiyatını edebi bir şekilde dile getirmiş olan, tasavvuf terimlerini ve dini çok iyi bilen bir Türk filozofu ile karşı karşıyayız.

8. yüzyılda İran’ın Fars eyaletinde Beyza beldesinin yakınlarındaki Tur’da doğmuş olması da onun Türk olduğunu göstermektedir. Tur bir Türk şehridir. Rağıb el-Isfahani diyor ki: “Beyza ve Tur zaten o zamanlar Arap göçmenlerinin yoğun olduğu bir yerdi. Dolayısıyla Hallac-ı Mansur da Arap’tı”. Ancak bu doğru değildir. Çünkü yaşamına, davranışlarına, dini yorumlama biçimlerine, Türklerle olan yakınlığına baktığımız zaman bu söylemin doğru olmadığını görebiliriz. Louis Massignon, Aşk Şehidi Hallac-ı Mansur adlı kitabında “Eğer Türkler Hallac-ı Mansur’a özel bir önem veriyorlarsa ya da Müslümanlıklarına özel önem veriyorlarsa bunu Hallac-ı Mansur’a borçludurlar” demektedir. Massignon zımnen filozofumuzun Türk olduğunu dile getirmiş olmaktadır. Bu tarihsel bir gerçekliktir. Çünkü Türklerin İslam’la tanışmasında Hallac-ı Mansur’un büyük rol oynadığını bilmekteyiz. Hallacı Mansur’u biz Enel Hak’la biliyoruz. Oysa Enel Hak, bir cümlenin kesilip şimdiye kadar Hallac-ı Mansur’u anlatan kısa bir slogan haline getirilmiş şeklidir.

Enel Hak derken aslında Tavasin’de söylediği,  “Siz eğer Tanrıyı göremiyorsanız, O’nun eserlerini görün, eser mi istiyorsunuz, bana bakın. Ben Tanrı’nın eseriyim, ben Hakk’ım, Hakk da bendir”  diyor. Seyyit Nesimi’nin de söylediği gibi Tanrı’nın burada yeniden vücut bulduğunu görmekteyiz. Seyyit Nesimi, Karacaoğlan, Mevlana ve hatta Gazali de Hallac-ı Mansur’un yolundadır. Gazali, Hallac-ı Mansur için, ‘bir hak dostuydu’ demektedir. Bu önemli bir noktadır. Gazali, Mevlana, Yunus Emre ile birlikte Seyyid Nesimi, Şah İsmail Hatayi, Fuzuli, Yemini, Virani, Pir Sultan Abdal ve Kul Himmet  yani yedi Ulu erenlerin tümü ve kadıların büyük bir kısmı da Hallac-ı Mansur için,  ‘bir hak dostudur, o hak aşığıdır’ demektedir. Bunlara karşılık olarak Ebu’s- Suud, Hallac-ı Mansur için bir kafirdir ve öldürülmesi gereklidir demektedir. Yani bütün İslam bilginleri yanlış, Ebu’s-Suud haklı imiş gibi görülmektedir. Onun gibi bir gerici, ‘idam caizdi, bir kâfir ortadan kalktı’ diyerek bir fetva verebilmiştir.

Ebu’s- Suud’un bu fetvası yalnız Hallac-ı Mansur’la sınırlı değildir. Anadolu’yu yurt edinmiş, bize yurt olarak bırakmış, Türkleştirerek Anadolu’yu Anadolu yapmış bütün yedi ulu erenler ve Kızılbaşlar, Alevi erenleri, Türkmen erenleri ile ilgili Ebu Suud aynı şeyi söylemektedir. ‘Bir Kızılbaşı öldürmek, bir Müslüman’ın boynunun borcudur, eğer bir Müslüman bir Kızılbaşı öldürmekten imtina ederse o da kâfirdir, onun da öldürülmesi gerekir’ demektedir. ‘Bir Ermeni mi, bir Kızılbaş mı öldürülsün’ sorusuna cevap olarak, ‘Ermeni bırakılır, Kızılbaş öldürülür’ demektedir.[1]

 Ebu’s- Suud yıllarca bir Şeyhülislam olarak Osmanlı’nın çökmesine fikren, zikren, ilmen sebep olan haydutlardan birisidir. Yedi ulu erenlerle, Hallac-ı Mansur arasında bir fark yoktur. Hepsi de Hallac-ı Mansur’u takip etmektedirler. İslam dini kendi başına bizi diğer dinlerden ayıran, doğadan ayıran, insandan insana küstüren, Tanrı’yla aramızı açan bir din değil, bütün dinler aslında İslam dininin bütünleşmiş yapısı içinde görülebilir. Bu yüzden Mansur dinler arasında ayrım yapmamaktadır. Hallac-ı Mansur, Abbasilerde Ebu Bekir Şibli adlı Türk Samarra komutanının yakın arkadaşıdır. Türklerle çok içli dışlıdır. Türkistan, Horasan, Sicistan, Maveraunnehir vs. bütün Orta Asya’yı gezmiş ve oralarda kendi görüşlerini anlatmıştır. İran’ı da baştanbaşa dolaşmıştır. İran edebiyatı ve Türk edebiyatı Hallac-ı Mansur’dan çok etkilenmiştir. Eğer Hallac-ı Mansur bir Türk filozofu olmasaydı İran’a ve sonra da Arap dünyasına etki ederdi. Türk dünyasında bu kadar etkili olmazdı. Oysa Arap dünyasında Mansur’un izine rastlanmaz.

Hallac-ı Mansur hafızdır. Vasıt’ta Hanbelîler arasında hafızlık dersi almış ve hafız olmuştur. Cüneyd-i Bağdadi, Amr bin Osman El Nuri, Ebu Hüseyin Nuri gibi önemli sufilerden ders almıştır. Üç kez hacca gittiği kayıt edilmiştir. Genellikle Sünni olarak bilinen İslam bilginlerinden ders almış ve Sünni öğrencileri olmuştur. Çağdaş Arap filozoflarından Abdurrahman Bedevi, Hallac-ı Mansur’u 1855’te ölen varoluşçu felsefenin öncülerinden sayılan Soren Kierkegaard’a benzetmiştir. 913’te Hallac-ı Mansur ile ilgili alınan idam kararı vardır. “Hallac-ı Mansur idam edilsin, ruh göçü ile ilgili fikirler öne sürüyor, insanın itikatını bozuyor, ben tanrıyım diyor, kendisinin tanrı adına konuştuğunu söylüyor, Karmatiler’e destek veriyor” gibi bahanelerle onun dinden çıktığı ve idam edilmesi gerektiği şeklinde şikâyetler gitmektedir. Bu şikâyetler hakkında Şafi kadısı İbn-i Süreyc ‘hayır, Hallac-ı Mansur bunu duygularına, coşkusuna bağlı olarak söylüyor. Duyguya, coşkuya, aşka bağlı olarak söylenen şeyler hukuken hükümsüzdür. Dolayısıyla biz heyecana dayalı, coşkuya dayalı şeyleri hukuki olarak yargılayamayız’, diyor. İbn Süreyc’in, ilhama dayanan tasavvufi içerikteki sözlerin fıkhi açıdan değerlendirilmesinin yanlış olacağını ileri sürüp idama karşı çıkması ve dostu mabeynci Nasr el-Kuşuri ile halife Muktedir Billah’ın Türk asıllı annesi Şağab’ın araya girmesi üzerine Vezir Ali b. İsa el-Kunnai onu üç defa siyaset meydanında teşhir etikten sonra hapsedilmesini yeterli gördü. Ancak cezalandırılması yönündeki taleplerin artması üzerine Vezir Hamid b. Abbas tarafından idam edilmesi talebiyle tekrar hâkimler heyetinin önüne çıkarıldı. Delillerin yetersiz olduğunu söyleyen hâkimler idamı için hüküm vermekten kaçındıklarından mahkeme uzun sürdü. Fakat Vaiz Hamid’in ısrarlı takibi karşısında bir oldubittiyle karşı karşıya kalan Maliki Kadısı Ebu Ömer Muhammed b. Yusuf el-Ezdi idamına hükmetti. Hanefi kadısı İbn Bühlül’ün muhalefetine rağmen bu hüküm diğer kadılara ve tanıklara imzalatıldıktan sonra Halife Muktedir-Billah tarafından onaylanınca 26 Mart 922’de Bağdat’ın Babüttak denilen semtinde önce kırbaçlandı; burnu, kolları ve ayakları kesildikten sonra idam edildi. Başı kesilerek Dicle üzerindeki köprüye dikildi; gövdesi yakılıp külleri nehrin sularına savruldu. Kesik başı iki gün köprüde dikili bırakıldıktan sonra Horasan’a gönderilerek bölgede dolaştırıldı.[2]

Burada Türklerin dünyayı ve İslam dinini algılayışlarına dair çok önemli bir ipucu yakalamış olmaktayız. Türkler dünyayı fıkha göre değil, İslam’ın duygusallığına, ahlakına, medeniyetine, coşkusuna göre algılamaktadırlar. Türkler İslam’ı cemaat olarak değil, bireysel olarak algılamaktadırlar. Kierkegaard ile benzerliği de buradan gelmektedir.

Kierkegaard soyut bireysel bir dindarlıktan söz ediyor. Yani Hıristiyanlıktan kurtulmaya çalışır, sonra tekrar tanrısal bir söylemde bulunur ve soyut bir dindar bireyden bahseder. Bunu Korku ve Titreme’de ve Ya-Ya Da[3] gibi pek çok eserinde görebiliriz. Ama bizim Kierkegaard’ımız Hallac-ı Mansur’dur.

Dünya, hele de İslam dini fıkha, göre algılanamaz. İslam hukukunun kaideleri de zamanla değişmektedir. Mesela, bugün klonlama, ötenazi, kürtaj gibi çağdaş sorunlar konusunda İslam hukukunda doğru düzgün fetva yoktur. Çünkü fıkıh akışkan yaşama yetemez, akışkan yaşama yetebilecek olan şey, ahlaktır. Türkler, Hallac-ı Mansur’un bireysel aşk ahlakında da, Tanrı aşkında da dini hep böyle görmüşlerdir. Çünkü ahlak ilkeleri ve ahlakın uygulanma biçimleri, etik kurallar yaşamın akışmasına, değerine ve devamına göre değişebilir, çeşitlenebilir. Ve bunu da ahlak takip eder. Ama fıkıh takip etmez edemez. Her aşamada hukuki bir yargıda bulunmanız gerekmektedir. Bütün olayları tek tek hukuken kodlamak mümkün değildir. Hukuk geride kalmıştır. Dolayısıyla ‘Hallac-ı Mansur’u böyle idam edemezsiniz’ diye itiraz edilmiştir. Ancak daha sonra fesat yuvaları boş durmamış, mutlaka Hallac-ı Mansur’un idam edilmesi gerektiğini söylemişlerdir. Dikkat edersek idamına dayanak olarak dini görüşlerinin aykırı olmasından değil, siyaseten rahatsız etmesi gizlenerek onu idam yoluna kadar götürmüşlerdir. Eğer gerçek düşüncelerini söyleselerdi, yine bir kadı çıkıp ‘hayır idam edemezsiniz, hukuki hüküm veremezsiniz’ diyeceği için bu görüşlerini gizlemişlerdir. Hallac-ı Mansur siyasetin katlettiği bir şehittir. Müslüman’ım diyenlerin engizisyonunda kurban seçilenlerdendir.[4]

Hallac-ı Mansur Arap, Fars ve Türk dünyasından pek çok şehri, beldeyi ve yerleşim yerlerini dolaşmış; her meşrep ve mezhepten pek çok alimden dersler almıştır. O döneminin koşulları dikkate alındığında, onun çok farklı kişiler, yerler ve fikirlerden haberdar olduğu açıktır. Böyle olunca Hallac’ı herhangi bir dini veya ideolojik kalıba sığdırmak doğru olmaz. Türk sufisi ve bilgini olarak farklı yerleri görmeyi, zengin düşünce iklimlerini teneffüs etmeyi kendine şiar edinmiştir. Bu ise onun evrensel bir düşünce ve inanç insanı olduğunu göstermektedir. Evrensel düşünce ve inancı onu, dogmatizmden uzak tutmuş; hemen her kesimden insan tarafından takdir edilmesini sağlamıştır.

İbn Hazm, Bakıllani, İmamü’l-Harameyn el-Cüveyni, İbn Hacer, Ebu’l-Ferec İbn’l-Cevzi, İbn Teymiyye, İbn Kayyım el-Cevziyye, İbn Haldun, İbn Kesir, Kadi Iyaz ve Zehebi başta olmak üzere bir çok hadis, fıkıh ve kelam âlimi onun görüşlerinden birine katılmıştır. Diğer taraftan İbn Babaveyh (Şeyh Saduk), Şeyh Müfid ve Şeyhuttaife Tusi gibi bir çok Şii âlimi Hallac’ı mülhid olarak görmüştür. [5]

Burada Şiilikle Aleviliğin birbirinden tümüyle farklı olduğunu bir kez daha görüyoruz. Şii ulema, Alevi meşrepli Hallac-ı Mansur’u reddetmiş, onu ‘dinsiz’ ve ‘sapkın’ olarak suçlamıştır. Bu yüzden Alevilik ile Şiilik arasında hiçbir iltisak, benzerlik ya da kıyaslama mümkün değildir.

Sünni olarak bilinen alimler ona ve fikirlerine hoşgörü ile yaklaşırken, hatta çoğu zaman onunla aynı fikri paylaşırken bazı Şii alimlerin onun dinden döndüğüne hükmetmeleri, Alevilik ile Şiiliğin aynı şey olmadığını gösteren kanıtlar  arasında sayılabilir.

Hallac’ın vefatıyla birlikte onu reddedenler zamanla azalmıştır. Nasrabadi, Sülemi, Ebu Nasr Serrac, Kelabazi, Kuşeyri, Hace Abdullah Herevi, Hucviri, Ebu Said-i Ebu’l-Hayr, Gazali, Abdülkadir-i Geylani gibi tanınmış İslam mutasavvıfları onun bir veli olduğuna inanmışlar; aleyhindeki suçlamalara katılmamışlardır.Aynülkudat el-Hemedani, Ahmed el-Gazali, Ruzbihani Bakli, Senai, Attar, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Ahmed Yesevi, Muhyiddin İbnü’l-Arabi gibi tanınmış tasavvuf ehli ise, Hallac’ı ve düşüncelerini benimseyerek onun ateşli savunucuları olmuşlardır. Yeseviyye, Mevleviyye ve Kadiriyye gibi tarikatların mensupları ve melamet ehli sürekli olarak Hallac düşüncesini tarzını canlı tutmuştur. Onu eleştiren Ahmed er-Rifai bile enelhak sözünü sadece hata olarak görmektedir.[6]

 

Eserleri

  1. Kitabü’t-Tavasin: Hapisteyken yazdığı en önemli eseridir. Ta ve Sin harflerinin okunuşuyla elde ettiği “tasin” (çoğulu “tavasin”) kelimesine gizemli mistik anlamlar yüklemiştir. Yaşar Nuri Öztürk 1976’
  2. Divan: Hallac’ın çeşitli kaynaklarda bulunan şiirleri Louis Massignon tarafından derlenerek divan haline getirilmiş ve ilk olarak Journal Asiatique’te (1931), CCXVIII)’de yayımlanmıştır.
  3. Ahbaru’l-Hallac: Hallac’ın söylediği rivayet edilen sözlerin derlenmesiyle meydana gelen eser, Louis Massignon’un Quatre textes inedits, relatifs a la biographie d’al-Hallaj (Paris 1914) adlı eserinin genişletilmiş basımıdır.

İbnü’n-Nedim’in adlarını vererek Hallac’a nisbet ettiği kırk altı eser (el-Fihrist, s. 241-243) günümüze ulaşmamıştır.[7]

  
1 Ebu’s-Suud’un fetva adı altında ırkçı itkilerle davranarakTürk düşmanlığı yaptığına dair bkz. Çetin Yetkin, İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri,Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, Antalya, 20027 (I-II). 

[2] Bkz.https://islamansiklopedisi.org.tr/hallac-i Mansur. (Erişim Tarihi 12/07/20).

[3] Karşılaştırınız: Soren Kierkegaard, Ya/ Ya Da, Çev. Nur Beier, Alfa Y., İstanbul 2020.

[4] Bkz. Mehmet Azimli, Müslümanların Engizisyonu&Ölümcül Kovuşturmalar(I-II), Mana Y., İstanbul 2020.

[5] Bkz.https://islamansiklopedisi.org.tr/hallac-i Mansur. (Erişim Tarihi 12/07/20).

[6] Bkz.https://islamansiklopedisi.org.tr/hallac-i Mansur. (Erişim Tarihi 12/07/20).

[7] Bkz.https://islamansiklopedisi.org.tr/hallac-i Mansur. (Erişim Tarihi 12/07/20).