Türk Kalkınması-1: Ya kamuculuk ya çöküş

Türk Kalkınması-1: Ya kamuculuk ya çöküş

Türkiye özellikle son dönemde ciddi bir ekonomik krizin içerisinde. Daha önce de bu krizin neoliberalizmin krizi olduğunu ve bu krizden neoliberal öğretilerle çıkamayacağımızı çeşitli defalar yazdık.

Mahfi Eğilmez, ‘Değişim Sürecinde Türkiye’ adlı son kitabında 1929’un Büyük Depresyonu’nu anlatırken: “Adeta Adam Smith’in görünmez elinin gelip ekonomiyi kurtarması bekleniyordu.” diyor(1). 1929 Amerikası’ndan 2019 Türkiyesine değişen maalesef pek bir şey yok. Hala ‘Görünmez el’in bir kurtarıcı değil, özellikle bizim gibi ülkeler için bir felaket anlamına geldiğini anlatmakla meşgulüz. Türkiye söz konusu olduğunda Güney Kore ile yapılan mukayeselere hepimiz alışkınızdır. Bir zamanlar aynı seviyede olan iki ülkeden Güney Kore nasıl olmuştur da Türkiye’yi çok geride bırakmış ve bu denli öne çıkmıştır?

Prof. Ha-Joon Chang bu konuda şunları belirtiyor “Pek çok iktisatçı için cevap basittir. Kore serbest piyasanın emirlerini izlediği için başarılı olmuştur. Ülke güçlü para, (düşük enflasyon) küçük devlet, özel girişim, serbest ticaret ve yabancı sermayeli yatırımlara dostça yaklaşım ilkelerine sarılmıştır…” der ve ardından ekler: “Neoliberal yapılanma, Kore’nin 1960’larla 1980’ler arasındaki mucize yıllarında neoliberal bir kalkınma stratejisi izlediğine inanmamızı isteyecektir; ama gerçek durum çok farklıydı…” Profesör Chang’a göre, gerçekte Güney Kore’nin bu dönemde yaptığı şey, hükümet tarafından özel sektöre danışılarak seçilen belirli endüstrileri, tarife koruması, sübvansiyonlar ve diğer türde devlet destekleriyle, örneğin devlet ihracat kurumu tarafından sağlanan yurtdışı pazarlama bilgilendirme hizmetleri uluslararası rekabete dayanabilecek ölçüde ‘olgunlaşıncaya’ kadar geliştirmek oldu.

O dönemde Kore’de hükümet, bütün bankaların sahibiydi…

Böylelikle ticaretin can suyu olan krediyi yönlendirebiliyordu…

Ülke, devlet mülkiyeti konusunda ideolojik olmaktan ziyade pragmatik bir tavra sahip olmasına rağmen, kamu iktisadi teşebbüsleri bazı büyük projeleri doğrudan üstlendi. Bunun en iyi örneklerinden biri ise çelik üreticisi POSCO oldu.

Eğer özel sermayeli girişimler önemli alanlara yatırım yapmaktan imtina ediyorlarsa hükümet, bu alanlarda kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT) kurmaktan çekinmiyordu. Eğer bazı özel sermayeli girişimler kötü yönetiliyorsa, hükümet bunları genellikle önce devralıp yeniden yapılandırıyor ve sonra çoğunlukla yeniden özel sektöre satıyordu. (2)

Yine, Profesör Chang’a göre “Serbest piyasanın ve ticaretin anavatanı sayılan İngiltere ve ABD dâhil, hemen hemen bugünün tüm gelişmiş ülkeleri neoliberal iktisada karşı gelen politik reçetelere dayanarak zenginleşmişlerdir…”(3) Chang’ın bu aktardıklarının doğruluğunu Türkiye ölçeğinde, 1938 yılına kadar uygulanan politikalar ile devamındaki yıllarda uygulanmaya başlayan iktisadi politikaları karşılaştırarak da yapabiliriz.

İHTİYAÇ ZİHNİYET DEVRİMİNDE

Neoliberalizm, dışladığı ve tarihe gömmeyi arzu ettiği kamucu yaklaşımın, inşa ettiği sanayi kuruluşlarını yok pahasına elden çıkarmış, sonuç olarak sermayeye karşı ulus devleti güçsüz kılarak, savunmasız bıraktığı emeği sömürme yoluna gitmiştir. Türkiye bu krizden düze çıkmak istiyorsa ihtiyacı olan şey bir zihniyet devrimidir. Bu devrimin kodlarına Atatürk’ün uyguladığı iktisat politikalarını izleyerek çok kolay bir şekilde ulaşabilirsiniz.

Bilinmesi gereken bir diğer husus da Türkiye’nin aynı Güney Kore gibi kamucu yaklaşımı hiçe sayarak kalkınamayacağıdır. Örneğin: Alman kalem markası Faber-Castell’in kapısında şöyle yazar: “Bu fabrika 1761’de kurulmuştur.” Hollanda Birleşik Doğu Hindistan Şirketi’nin temelleri ise 1595 yılında atılmış; bu şirkete devlet adına anlaşma imzalama, savaş ilanında bulunma ve fethedilen yerleri yönetme yetkisi verilmiştir. Londra Royal Exchange Borsası da 1571 yılında faaliyete başlamıştır. 1571 yılı aynı zamanda bizim Kıbrıs’ı fethettiğimiz tarihtir.

KAMU YOKSA BÜYÜME SÖZ KONUSU OLAMAZ

Bu örneklerden anlamamız gereken şudur: Avrupa’da bir sermaye birikimi ve yerleşmiş bir ticari kültür söz konusudur. Dolayısıyla piyasa dengeleri bu birikim ve kültür üzerinde kurulmuş, buna rağmen devlet ekonomiden tamamen çekilmemiştir. Bizim gibi bir ülke için, karşımızdaki ülkelerle kıyasladığımızda kamunun içinde olmadığı bir kalkınma ve iktisadi büyüme söz konusu olamaz. Zira ne tasarruf oranlarımız ne de yerleşik ticari kültürümüz buna müsait değildir.

Yıllardır “Kamunun sahibi olduğu kurumlar muhakkak zarar eder” şeklinde bilinç altımıza kazınmak istenen öğretilerin hatalı/yalan olduğu da Türk Telekom örneği ile ortaya çıkmıştır. Bu söylemlerle özelleştirilen Türk Telekom’un bütün taşınmazları, hatta bakır kabloları bile satılmış, bankalardan alınan krediler ödenmemiş ve sonuç olarak kamunun büyüttüğü bir şirket, özel sektörün elinde perişan olmuştur.

Sonuç olarak; yalnızca kazanmayı hedefleyen ve bunun için hiçbir sınır tanımayan şirketler eliyle Türkiye’nin kazanacağı bir mevzi yoktur, olamaz. (Devam edecek)

(1) Dr. Mahfi Eğilmez, Değişim Sürecinde Türkiye, s. 34.

(2) Hakan Güldağ, Güney Kore, Mucizesini Nasıl Yarattı!, Dünya, https://m.dunya.com/amp/kose-yazisi/guney-kore-mucizesini-nasil-yaratti/17518

(3) Ha-Joon Chang, Sanayileşmenin Gizli Tarihi, 2015.