Türk Milleti neden hoşgörülüdür?

Şahin Filiz yazdı...

Türk Milleti neden hoşgörülüdür?

“Türk Milleti”, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkıdır. Kurtuluşta, Kuruluşta ve Cumhuriyetin sürdürülmesinde katkısı olan her birey, hiçbir ayırım olmaksızın, Türk Milletinin onurlu bir üyesidir.

İçte ve dışta yurdunu ve milletini canı pahasına savunmuş, Atatürk’ün önderliğinde toprağını, ırzını, geleceğini ve bağımsızlığını kazanmış Türk Milleti’ni, diğer milletlerden ayıran en önemli özellik, hoşgörülü olmasıdır.

Hoşgörü, sıradan bir sözcük değildir. Bu yüce insanlık değerinin Türk Milleti ile özdeşleşmesinin haklı ve somut gerekçeleri, sebepleri ve kanıtları vardır.

TARİHSEL OLARAK HOŞGÖRÜ

Türklerin tarihi İslamlaşma ile başlamaz. Başka türlü dersek, Türkler İslam’dan önce de vardı. Şu anki tarihsel bulgulara göre İ.Ö. 13. Yüzyıla kadar uzanan köklü bir tarihleri vardır. Medeni bir topluluk olmak için 9. Yüzyılı beklemelerine gerek duymadılar. İslamlaşma, bu uzun ve köklü tarihsel dönemlerinden yalnızca biridir. Tarihsel hoşgörülerine İslam da bazı katkılarda bulunmuştur. Ancak onlarda bulunmayan bir şeyi eklemiş değildir.

Türkler egemenlikleri altındaki tüm farklı din, mezhep ve etnik köken mensuplarına insanca, uygarca ve hoşgörü ile davranmıştır, davranmaktadır. Hoşgörü politik bir gösteriş ya da lütuf olarak değil, insanlık gereği uygulanmıştır. Ancak bu hoşgörüyü yanlış algılayanlar da olmamış değildir. Türkler hoşgörü ile duyarsızlık arasındaki çizgiyi yerinde ve zamanında çekmesini de bilmiştir.

Türk Tarihi bu nedenle, 1000 yıl öncesinden değil, binlerce yıl öncesinden başlar. Türk-İslam sentezi işte bu nedenle yanlış, mantıksız ve yüzeysel bir politik bakıştır. Hatta Türk Milleti’ni, yine onun adı kullanılarak yok saymanın kurnazca ve sinsice bir tarzıdır. Bu sentezci yaklaşım, “Türk müsün, Müslüman mısın?” gibi akla ziyan soruların kaynağını oluşturmuştur. Başladığı gibi çöken bu sentezcilik, hala “Türk Milliyetçisiyim” diyen bir kısım insanların imanı olmaya devam etmektedir. Bir yandan binlerce yıllık Türk Tarihi savunusu yapacaksın, diğer yandan Türk’ün ancak İslam’a var olduğunu öne süreceksin. Bu çelişki bireysel ve toplumsal patolojiyi sürekli beslemektedir.

DİNİ HOŞGÖRÜ

Türkler bu uzun tarihleri boyunca çok çeşitli dinlerle deneyim yaşamış kültürlü bir millettir. Tek bir dine dayalı dar, dünyaya kapalı ve hoşgörüsüz kısır bir deneyimle yetinmemişlerdir. Mezhep, meşrep, din çatışmalarına pek prim vermemişlerdir. Yobazlığı, geriliği ve bağnazlığı sevmemişler; kendilerine hak gördükleri hoşgörüyü başkalarına da hak görmeyi ödev bilmişlerdir.

İslam’dan sonra da bu tutumlarını değiştirmemişler, daha ileriye götürmüşlerdir. “Yetmiş iki milleti bir”, “dört kitabın manasını aynı” görmüşlerdir. Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Seyyit Nesimi, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal, Otman Baba, Fuzuli …Türk hoşgörüsünün İslam’dan sonraki evrensel öğretmenleridir.

Türk din anlayışı, İslam’ı da kabul etikten sonra, binlerce yıllık geçmişten gelen düşünce ve inançların oluşturduğu kültürle birlikte Anadolu’da yeniden harmanlanarak dini hoşgörüyü temel almayı sürdürmüştür. Batı Anadolu’da doğan felsefe kültürünü buna eklemek gerekir. Ayrı bir yazıda ayrıntılı ele alacağım.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’le birlikte aslında eskiden beri var olan Türk hoşgörüsü Anayasal, sosyal, laik bir hukuk devleti ile ete kemiğe bürünmüştür. Cumhuriyet, binlerce yıllık Türk hoşgörüsünün devlet-millet bütünleşmesi olarak somutlanmıştır.

İşte bu nedenle Türk din anlayışı Taliban’a, Selefiliğe, Vahhabiliğe, Ihvancılığa, tarikat ve cemaatçiliğe benzemez. Dinciliğin yanından geçmez. Bunların hiç birinde hoşgörü ve uygarlık aranamaz. Tük din anlayışı ile bunları kıyaslamak, bilime, tarihe, kültüre ve dinin doğasına ters düşmektir.

GÜNÜMÜZDE TÜRK HOŞGÖRÜSÜ

Türk milleti Cumhuriyet terbiyesi almıştır. Aklını peynir ekmekle yemiş bir avuç kişinin Cumhuriyet’le bedenlenen Türk hoşgörüsüne saldırması, din ve vicdan özgürlüğü sorunu değil, klinik bir vak’adır. Bu tür vak’alar tıbbın işi olduğundan, doktorlarımızın alanına girmeye yetkili değilim.

Akılla din, duygu ile insanlık, inançla bilgi, insanca yaşam ile ahlak, Türk din anlayışında doğal olarak uzlaşmış, bir araya getirilmiştir.

Dini kılıçla, vahşetle, akılsızlıkla, ahlaksızlıkla, çapulla, yıkıcılık ve terörle yaşanabilir sanmak, akla da dine de ihanet etmektir.

“Ve yine bilinmelidir ki, Türk ulusu, her uygar ulus gibi geçmişin bütün evrelerinde buluşlarıyla, bulgularıyla uygarlık dünyasına katkıda bulunmuş insanların, ulusların değerini bilir ve onların insanlığa bıraktıkları kalıtsal anıtları saygıyla korur. Türk ulusu, insanlık evrenine gönülden bağlı bir üye ailedir.” [1]

Türk ulusu, insanlık ailesinin büyük bir üyesidir. Yurduna, milletine, varlığına ve bağımsızlığa zarar vermeyen her şeye karşı sabırlı, hoşgörülüdür, hatta yardımseverdir. Ancak bu hoşgörü, duyarsızlık ve umursamazlıkla açıklanamaz.

Ülkemiz, sınırlarımız, bağımsızlığımız, geleceğimiz, bayrağımız ve ulusumuzun önderi, Cumhuriyetimin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, dokunulmazlarımızdır. Bunlar olmadan hoşgörü açıklanamaz.

Sınırlarımız, ülkemiz, vatandaşlarımız korunmalı; devlet ciddiyetini göstermelidir.

Çünkü kendini sevmeyen hiçbir ulus, hoşgörülü olamaz.

[1] Atatürk’ün Yazdığı Yurttaşlık Bilgileri, Hazırlayan: Nuran Tezcan, Cumhuriyet Armağanı, Yenigün Haber Ajansı, İst. 1997, s. 21.