Türk Milleti'nin yeniden hatırlanışı ve Atatürk

Türk Milleti'nin yeniden hatırlanışı ve Atatürk

Gazi Mustafa Kemal Paşa, 10 Eylül 1919’da İzmir kıyılarından Adalar (Ege) Denizinin ufkuna bakar, bakar der ki: “Bir rüya görmüş gibiyim!”i

Gerçekten de bir rüyadır ama kapkara, kâbuslarla dolu bir rüya. 19 Mayıs 1919 günü Samsun’dan başlayan ve 3 yıl 3 ay 3 hafta süren acılarla, ıztıraplarla, yokluklarla dolu ve defalarca uçurumun kenarından dönülen bir rüya…

9 Eylül 1922’ye kadar geçen zaman ve yaşananlarda, askerî tabirle, dost kuvvetlerde birlik vardır. Ama 9 Eylül’den sonra yavaş yavaş ayrılık başlar. Hem düşmanla mücadelenin şartları hem de mücadelenin askerlik sanatını daha çok ilgilendirmesi bu birliğin sağlanmasına yardımcı olmuş olsa gerek. Ancak İzmir’den sonra artık silahlı mücâdele biter ve günbegün siyaset devreye girmeye başlar. Yani herkes baktığı pencereden gördüklerini anlatmaya başlayacaktır. Elbette her göz aynı görmemekte, her görülen aynı şekilde anlaşılamamaktadır. Bir de devrede insan olunca, yaratılışındaki özellikler öne çıkar.

Bugün de İzmir’den sonrası üzerinde mutabakat gerekmektedir. Tam bir mutabakat olmasa da büyük oranda anlaşma sağlanmalı. O da olmazsa saygı gösterip, intikam veya hesaplaşma içerisine girilmemelidir. Unutulmamalı ki bugün yaşananlar o dönemle hesaplaşma aymazlığından doğdu. Sonucu da devletin beka tehdidi ile karşılaşmasına kadar dayandı.

Beka meselesine sebep olanlar yollarına devam ediyorlar. Bugünkü kargaşadan istifade etmek isteyenler haricindekiler de bu girdaptan nasıl çıkılacağına dair kafa patlatıyor. Haklılar da, çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türk Milletinin kanı pahasına kuruldu.

O günden başlayıp bugüne kadar büyüyerek gelen ayrılıklar daha sonraki dönemlerin de siyasî şartlarının etkisi ile daha da belirgin hâle gelmiş durumda. Dolayısıyla çıkışın sağlanabilmesi biraz da bakış açılarının farklılaşmasına bağlı. Bu farklı bakış tarihin ışığında bugünü değerlendirmeye de yardımcı olacak, toparlanma safhasında yapılabilecek yanlış veya hataları da önleyebilecektir.

İSTİKLÂL MÜCÂDELESİNDEKİ HUKUKA BAĞLILIK

Amasya’da başlayan Türk Milletine çağrı her adımda meşruiyet içerisinde kalarak devam etmiştir. Erzurum’da ve Sivas’ta bu meşruiyet Türk Milletinin kararına dayanacaktır. Ankara’da ise artık Türk Milletinin temsili söz konusudur. Falih Rıfkı Atatürk Ne idi? kitabında “Atatürk emir kulları ile, bütün dediklerine evet diyenlerle, milletsizlik içinde yalnız kalma korkusundan hiç kurtulamamıştır. Pek sıkıldığı vakit politika arkadaşlarına ‘Hepinizi bırakıp millete giderim.’” dediğini nakleder. Yani millet onun her daim danıştığı, huzuru ve güveni bulduğu kendisini asla yalnız hissettirmeyen tek şeydi. Ve bu milletin Türk milleti olması onun en büyük övünç kaynağıydı.

23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin ikinci oturumunda, 24 Nisan günü Mustafa Kemal Paşa üç oturum süresinde devam eden konuşmasında, çok kısa bir giriş yapar ve 19 Mayıs’ta başlayan yolculuğu hakkında bilgi verir. Mütarekeden itibaren yaşanan dönemi üç bölüme ayırır. İkinci bölüm ilginçtir ve 16 Mart 1920’ye kadar geçen süredir. 16 Mart 1920 özel bir tarihtir.

İstanbul Hükümeti ile yaptıkları telgraf muhaveresi ve bizzat görüşmeler de dâhil her konuyu Büyük Millet Meclisi’ne arz eder. Bu altı ay içinde dikkat çekici hususlardan birisi, yazışmalarda, İstanbul Hükümetinin, Mustafa Kemal Paşa ve Erzurum Kongresi kararlarından birisi olan Heyet-i Temsiliye’yi resmî muhatap kabul ettiğinin görülmesidir.

Konuşmasında Erzurum Kongresinde Vatanımızın 30 Ekim 1918’deki millî sınırlarını tarif eder. Bu sınırlar bugün bazı emekli askerlerimizin dediği gibi “Doğal sınırlarımız” değil, Birinci Cihan Harbi sona erdiği gündeki elimizde kalan vatan parçasıdır.

Çok uzun konuşmanın son bölümü 16 Mart’ta İstanbul’da Meclis-i Mebûsan’ın işgal güçleri tarafından basılıp kapatılması ile oluşan duruma sahip çıkılmasını işler. “Meclisinizde temessül ve tecelli eden kudreti millîyemiz…” diyerek Türk Milletinin ve devletin hukukuna sahip çıkarak ”Bu dakikadan itibaren… mesuliyet, heyet-i muhteremenizin saiki faaliyeti olacaktır.” diyerek konuşmasını bitirir.

HUKUKUN TEMELİNDEKİ SOSYOLOJİ

Daha sonra mücadelenin en ağır şartlarında çok önemli iki karar alınmıştır. Bu iki karar hukuk fakültelerinde, kamu yönetimi derslerinde ve tarih eğitiminde mutlaka öne çıkarılması gereken kararlardır.

Birincisi 30 Ekim 1922 tarihli “Osmanlı İmparatorluğunun inkıraz (son) bulup Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül ettiğine dair” 307 sayılı,

Diğeri; 1-2 Kasım 1922 tarihli “Türkiye Büyük Millet Meclisinin, hukuku hâkimiyet ve hükümraninin mümessili hakikisi olduğuna dair” 308 sayılı kararıdır.

Bir de İkinci Meclis’in 13 Ağustos 1923 tarihli “Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin mesaii mücahedanesini takdir hakkında” 5 numaralı kararı vardır ki, bu üç karar da, tarihî ve siyasî gerçekleri, bugünkü tartışmaları bile sona erdirecek netlikte ortaya koymaktadır.

307 sayılı karar, Osmanlı imparatorluğunun yıkıldığını, tarihe intikâl ettiğini ve millî hudutlar dâhilinde yönetimin TBMM hükümetine ait olduğunu,

308 sayılı karar, Osmanlı İmparatorluğunun müessis (kurucusu) ve sahibi hakikisi olan Türk milleti” olduğunu vurgulayarak egemenliğin ve yönetimin hakiki temsilcisinin TBMM olduğunu, onun manevi şahsiyetinde egemenliğin terk edilemez, paylaşılamaz ve devredilemez olduğunu belirtir. Buna dayanak olarak da 16 Mart 1920’deden itibaren Osmanlı Devletinin ebediyen tarihe intikâl ettiğini belirtir. Bu karar Saltanatın Kaldırıldığını açıklamaktadır. Bugün ise TBMM, bu kararındaki yetkilerinin önemli bir kısmını Cumhurbaşkanlığına devretmiş durumdadır. Ancak bu husus bu yazının konusu değildir.

5 numaralı karar “Memleketi düşman ayaklarından kurtararak şerefli bir sulha isal etmekten ibaret olan vazifesini şayanı takdir bir azim ile ifa etmiş ve aynı zamanda Millî Devletimizin temelini kurmuş olan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisinin…” diyerek yeni kurulan Türkiye devletinin millî olduğunu yani sadece Türk milletine ait olduğunu vurgular.

1979’DAKİ ANKET

Bir dijital kütüphane (ulkunet.com) çalışması yaparken 1979 Kasım’ındaki TÖRE Dergisinin 102’nci sayısındakiii Atatürk Hakkında başlıklı anket çok dikkatimi çekmişti.

Anket 19-24 yaş aralığındaki üniversite öğrencileri ile yapılmış. Yani 1955-60 doğumlular. Bu aralığı iki yıl genişletirsek bugün Türkiye’yi ve siyaseti yönetenler de girerler. Birisi hariç bütünü de Atatürk’le ilgili düşüncelerini “ama, fakat, lakin” diyerek açıklıyordu. Yani yetişen gençlik tarihiyle ilgili, bir şekilde sakatlanmış düşüncelere sahipti. Bunu 2002’den sonra fark etmeye başladık.

21’inci yüzyılda farkına vardığımız diğer konu inandığımız dinin esasları ile ilgili düşüncelerimizi gözden geçirmek gerekliliği oldu. Bu iki konuda herkes dönüp kaynaklara eğildi.

Ve değişmek gerekliliğinin mecburiyetini fark ettik.

Şimdi tekrar 1919’a dönerek düşünelim.

ONLAR DEĞİŞEBİLMİŞLERDİ

Mütarekeden sonraki altı ayda olan bitene baktığımızda kendisi de bir İttihat ve Terakki üyesi olan Mustafa Kemal Paşa ile vatan sathında kurulan Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerinin kurucu veya lokomotif gücünün İttihatçılar olduğunu görüyoruz. Çoğunluğu İttihatçı olmakla birlikte İstiklâl sürecinin en önemli kavşağı Sivas Kongresinde, millî hareketin karşısındakilerin “İttihatçılık yapıyorlar” suçlamasına karşılık Kongre başlamadan yemin edilmesine, uzun tartışmalardan sonra da yemine “İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma…” diye eklenmesine karar verirler.

Yani, onlar değişebilmişlerdi.

Bir dava mahşere kalmışsa kullara fuzulî kadılık düşmez diyerek yarınlara bakmak zamanıdır.

Zaman çok şeyler gebe ama bütün insanlığa örnek olmuş İstiklâl mücadelesi örneği de önümüzde duruyor. Türk Tarihinin büyük ismi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Dumlupınar Meydan Muharebesinin ikinci yılında savaş meydanındaki anma toplantısında gösterdiği hedef hâlâ önümüzdedir.

Medeniyet yolundaki muvaffakiyet, yenileşmeye bağlıdır. İçtimaî hayatta, iktisadî hayatta, ilim ve fen sahasında muvaffak olmak için tek yol budur.”

Ölümünün 82. yılında Yüce Tanrı’nın Türk Milletine lütfu olan büyük Atatürk’ü rahmet, minnet ve şükranla anıyorum. Yüce Tanrı, ona ve silah arkadaşları ile İstiklâl Harbi şehit ve gazilerine rahmet etsin.

i Şevket Süreyya Aydemir Tek Adam, Remzi Kitabevi, Cilt III, S 19

ii http://ulkunet.com/UcuncuSayfa/tore_102_yeni_4882.pdf