Türk öyküsünün yüz akı: Sait Faik Abasıyanık

featured

Ali Yıldız yazdı

Sait Faik kimdir? Sait Faik deniz kokusudur, sımsıcak bir güneş, yürüdükçe açılacağınız upuzun bir sahildir. Avrupa’nın değişik kentlerini dolaşıp gelse de, Sait Faik İstanbul’dur. Sait Faik’in insanları, bir bir saymakla bitmez. Ayakkabı boyacısı bir çocuk, güneşten kavrulmuş bir balıkçı, sırtındaki yükün ağırlığından iki büklüm olmuş bir hamal, kalpleri pır pır eden sevgililer, kahvede tek başına oturan dertli bir baba, yüreği yanık bir anadır… Sait Faik, “yazmasam deli olacaktım” demektir, boğazın bembeyaz dalgaları gibi, yükselip yükselip düşse de; Sait Faik, katıksız bir insan sevgisidir. Sait Faik, sarıp sarmalar… Büyülü bir anlatım değil, büyüdür Sait Faik, büyüler. Okuruyla yarenlik eder, kolunuza girip alıp götürür sizi, kime konuk olacağınız belirsizdir.

MEHMET SAİT Mİ, SAİT FAİK Mİ?

Sait Faik’in doğum günü karışıktır biraz, on sekiz, yirmi iki veya yirmi üç olabilir ama, 1906’nın Kasım ayında, Adapazarı’nda doğduğu kesindir. Sait Faik’in babası, Mehmet Faik Bey, annesi ise Makbule Hanımdır. Her ikisi de, Adapazarı’nın köklü ailelerinden gelmedir. 1922 yılında, Adapazarı belediye başkanı olan Sait Faik’in babası, Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından verilen, İstiklal Madalyası’nı taşımaktadır. Milletvekilliğinden sonra ticarete atılmış, oğluna Mehmet Sait ismini vermiştir aslında. Sait Faik, babasının ölümünden sonra Mehmet ismini atarak, babasının Faik ismini almış, soyadı kanunu ile de Abasızzadeler ve Abasızoğulları olarak anıldıkları için, nüfus kütüğüne Abasıyanık soyadını yazdırmıştır.

İlkokula, yabancı dilde eğitim veren Rehber-i Terakki özel okulunda başlayan Sait Faik, derslerinde pek başarılı olamamıştır, aklı hep başka yerdedir. Zil çaldığında, çoğunlukla bahçede yapayalnızdır. Kalabalığın içinde yalnız, bağrışmaların içinde sessiz, tek başınadır ama; içi alıp vermektedir, ağzına kadar dopdoludur.

Okuması için, 1924 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a taşınmıştır. Kimi zaman da coşmuş, öğretmenin sandalyesine iğne koyan arkadaşlarına suç ortaklığı etmekten, İstanbul Erkek Lisesi’nden atılmıştır. Sonrasında, babası tarafından gönderildiği, Bursa Lisesi’nden mezun olmuştur. Çocukluğundan itibaren, annesinin kanatları arasında kalmış, babasının isteklerini yapmaya çalışmıştır ama, başladığı her işi, eline yüzüne bulaştırmıştır. Anadolu söylemiyle, ailesinin tuzu kurudur. Kendisi de kendisini, ileriki yıllarda, “haşarı bir burjuva çocuğu” olarak tanımlayacaktır.

TÜRKİYE’DEN AVRUPA’YA UZANAN YOL  

Bursa Lisesi, Sait Faik’in hayatının dönüm noktası olur. İlk öyküsü İpekli Mendil, 1934 yılında Varlık dergisinde yayınlanınca, yazmaya devam eder. Belki de bu yüzden, 1928’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne girmiş, ancak iki yıl sonra okulunu bırakarak, yazar çevresinin toplandığı Beyoğlu ile Şehzadebaşı’nın yolunu tutmuştur.

Babasının zoruyla, iktisat okumak üzere İsviçre’ye gönderilmiş, sıkıcı bulduğu Lozan’ı bırakıp Fransa’ya geçmiş, Alp dağlarının eteğindeki Grenoble şehrindeki okullara devam etmiş, onları da yarım bırakmıştır. Avrupa’nın Sait Faik’e katkıları derinlerdedir, görünürde olanı ise, öğrendiği ve çeviriler yapacağı Fransızcası olmuştur.

1934’de İstanbul’a çağrılan Sait Faik, babasının satın aldığı Nişantaşı’ndaki apartmanları ile 1938 yılında Mehmet Faik Beyin vefat edeceği, Burgaz Adası’ndaki köşklerinde yaşamaya başlamıştır. Bir süre, Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yapan Sait Faik, görevine saatinde yetişememek, öğrenciler üzerinde disiplin sağlayamamak gerekçesiyle işinden olmuş, zamanının tamamını çeviri ve yazıya vermiştir.  İlk zamanlar, kitaplarının basılmasında, ailesinin desteği olsa da; 1936 yılında Semaver, 1939’da Sarnıç’ın yayınlamasıyla, Türk öykücülüğünde yer edinmeye başlamıştır.

SAİT FAİK’İN İNİŞ VE ÇIKIŞLARI

Sait Faik, Türk yazınında tutunmaya çalıştıkça, talihsizlikler peşini bırakmaz. Aldığı çürük raporu sayesinde askerlik yapmayan yazar, 1940 yılında üçüncü kitabı Şahmerdan’ı çıkartacak; Çelme öyküsündeki anlatımıyla, “halkı askerlikten soğutmakla” suçlanarak, askeri mahkemede yargılanmaya başlanacaktır. Birkaç yıl yazıdan uzak durmuş, daha sonraları Mahkeme Kapısı ismiyle kitaplaştıracağı, Haber-Akşam Postası gazetesinde bir ay kadar adliye muhabirliği yapmış, mahkemelerdeki izlenim ve söyleşilerini aktarmıştır. Bu dönemde, şiirlerini de yayınlayan Sait Faik, güçlükle yayınlatabildiği Medarı Maişet Motoru kitabı da; asılsız bir ihbar sonucu, Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılınca, iyiden iyiye yazıdan kopmuştur.

İçkiye olan eğilimi daha da artan Sait Faik, kendi kabuğuna çekilmiştir. 1940’ların cadı kazanında, herkes sosyalist yazarlardan köşe bucak kaçarken, Nâzım Hikmet’le tanışmaktan geri durmamış; ne en yakın arkadaşı Orhan Kemal’in toplumculuğundan ne de Orhan Veli’nin Garip akımından etkilenmiştir. Uzun süre, hiçbir şeye odaklanamadığını kendi de ifade eden Sait Faik;  ilk romanı nedeniyle,  eleştiri oklarından nasibini almış olsa da, öykü ve şiirleriyle kendini ispatlamış bir yazardır.

Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevi’nden yakın arkadaşlarına yazdığı mektubunda, Sait Faik’e duyduğu üzüntüsünü şöyle ifade edecektir:

“Şimdi oğlanı ayyaşlıktan kim kurtarır? Yazık! Rakı kadehinde, cidden değerli bir sanatkârı daha kaybediyoruz.”

SON PASAPORT  

Sait Faik’in vücudu 1945 yılına kadar dayanabilmiş, burnundan ara sıra kan gelmeye başlamış, karaciğerindeki büyümenin ardından, doktorlar 1948’de siroz olduğunu saptamıştır. 1951 yılında, tedavi için Paris’e giden Sait Faik, ciğerinden parça alınacağını duyunca, apar topar İstanbul’a dönmüştür.

Çok ilginçtir. Sait Faik Abasıyanık, en verimli dönemini yaşamaktadır. 1951 yılında Havada Bulut ile Kumpanya, 1952’de Havuz Başı ve Son Kuşlar kitapları yayınlanmıştır. 1953 yılında, daha önce Mustafa Kemal Atatürk’e de verilen, ABD’deki Uluslararası Mark Twain Derneği tarafından, “çağdaş edebiyata yaptığı katkılardan ötürü” onur üyeliğine seçilmiştir. Aynı yıl ikinci romanı Kayıp Aranıyor, ilk romanına göre başarılı bulunmuş, Şimdi Sevişme Vakti isimli şiir kitabı, ilgi uyandırmıştır. 1954’de Alemdağ’da Var Bir Yılan, Georges Simenon’dan çevirdiği Yaşamak Hırsı basılmıştır.

Sait Faik, benden sonra tufan diyecek birisi değildir, katıldığı bir etkinliğin ardından, kafasında oluşturduğu fikrini annesine açmış, Makbule Hanımın hazırladığı vasiyet gereği, mal varlıklarının çoğu, kitaplarının geliri, müze yapılmak üzere Burgazada’daki köşk, Sait Faik’in ardından Darüşşafaka Cemiyeti’ne bırakılmıştır. Ayrıca, her yıl düzenlenmesi koşuluyla, ülkemiz en saygın öykü yarışmasına kavuşmuştur.

11 Mayıs 1954 günü kaybettiğimiz Sait Faik Abasıyanık, aramızdan ayrıldığında kırk sekiz yaşındadır. Hayıflanmak boşunadır, Sait Faik’den bizlere, 12 öykü, 1 şiir, 2 roman, 1 çeviri, 1 söyleşi kitabı kalmıştır. Sait Faik, mütevazı kişiliği, kendine özgü tarzı, şiirsel dili, insan ve memleket sevgisiyle, yazınımızda unutulmaz izler, yenilikler bırakmıştır.

Ölümünden önce, tedavisi için Fransa’ya gitmek istemiş, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne başvuruda bulunmuş, aldığı pasaportu ise ne yazık ki kullanamamıştır. Memurla Sait Faik arasındaki diyalog; sanata sanatçıya bakışın, özeti gibidir:

“Mesleğiniz?”

“Yazarım.”
“Yazar mı? Belgen, kadron, sigortan var mı?”
“Kitaplarım var.”
“Anlaşıldı. Biz ‘işsiz’ diye yazalım.” 

Kaynakça:

 

1- Sait Faik, Havuz Başı, Son Kuşlar, Bütün Eserleri 6, Bilgi Yayınevi, Aralık, 2001. / Bkz: “Haritada Bir Nokta” öyküsü.

2- Nâzım Hikmet, Bursa Cezaevinden Va Nu’lara Mektuplar, Cem Yayınevi, İstanbul, 1986.

[email protected]

 ____

Sait Faik Abasıyanık

HİŞT, HİŞT!… *

Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur; olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.

Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekâlâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı… Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı… Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.

Çukulata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:

– Hişt, dedi.

Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu bosunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:

– Hişt hişt, dedi.

Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.

– Hişt! dedi yine.

Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.

Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi “hişt hişt” diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:

– Hişt hişt hişt, dedi.

Hani bazı kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.

Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve san bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe. Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.

Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki de kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalâki kuşudur.

İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.

Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden apdal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, apdal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.

Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.

– Merhaba hemşerim, dedi.

– Ooo! Merhaba! dedim.

Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!

– Buyur beğim, dedi.

– Bir şey söylemedim, dedim.

Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapma siler gibi yaptı.

– Hişt hişt, dedim.

Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.

– Bu sene enginarlar nasıl? dedim.

– İyi değil, dedi.

– Baklayı ne zaman keseceksin?

– Daha ister, dedi.

Nefes alır gibi “hişt” dedim.

Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.

– Kuşlar olmalı, dedim.

– Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.

– Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…

– Yıkattın mı?

– Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.

– Çocuklar nasıl? diye sordum.

– İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncunun macerasını ya…

– Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi allahaısmarladık!

– Haydi güle güle.

Biraz uzaklaşınca:

– Hişt hişt.

Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.

– Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.

– Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?

– Sen değil misin hişt hişt diyen?

– Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?

Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, hayvandan, ottan; böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin!… Bir hişt hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları…

– Hişt hişt.

– Hişt hişt.

– Hişt hişt.

Mülkiye, (15), 8 Mayıs 1953’te

“31 Mart” adıyla yayımlanmıştır.

* Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan, Bütün Yapıtları, Öykü, 13. Baskı, Yapı Kredi Yayınevi, s. 70-73.

Türk öyküsünün yüz akı: Sait Faik Abasıyanık

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

2 Yorum

  1. 2 ay önce

    En azindan Türkceyi saliverip sele verenlerden degil! Bugün sacma ‘‘Türkcesi“ yok yazilarinda, yani söyle degil: kalitimsal ( ne demekse!) olarak düzeysel baglamda eklemleme sürecinden gecen bir nesnel cagirsimalama ve anlatimla yüzeysel anlamda geleneksel folklorik anlatimlar bulunmuyor!

  2. 2 ay önce

    Sait Faik gerçekten Türk edebiyatının efsanesidir. Kitapları önümüzdeki yüzlerce yıl okunacak ne mutlu ki onunla aynı yüz yılda yaşadık. keşke bu kadar erken ayrılmasa dünyadan, daha çok eser bıraksa ardında diye hayıflanmak lazım

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!