Türkan Saylan'a acımasızca saldıran Tanıl Bora

Nihat Genç yazdı...

Türkan Saylan'a acımasızca saldıran Tanıl Bora

18 Mayıs 2009 Türkan Saylan'ın ölüm yıldönümü. 

Gençliğini çıplak ayakla dağdan dağa ülkeden ülkeye cüzzam hastalığıyla savaş için harcadı.

Bu yüzden dünyaca çok ünlü Gandhi ödülü almış bir tıp doktorumuz.

Cumhuriyet kazanımları yani Atatürk devrimlerini korumak için Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği kurdu ve özellikle kız çocuklarının eğitim öğrenimi için bugün milletin kalbinde her geçen gün büyüyen parmakla gösterilip iftiharla anlatılan özverili çalışmalarla bir gurur simgesi haline geldi. 

Hayatı ve çalışmalarıyla Türk kadınına kahraman bir model oldu.

Türkan Saylan isminin çok konuşulmasının sebebi ise 2007'de gerçekleşen siyaseten çok ses getiren Cumhuriyet Mitingleri'ne tertipleyici olarak katılmasıdır.

Ve Fetö operasyonları bu yüzden çok geçmeden kapısına dayanmıştır.

Operasyon günlerinde penceresinden konuşan kanser hastası fotoğrafı çok meşhurdur.

Fetö, Türkan Saylan'a öyle böyle değil akla hayale gelmeyecek iftiralar atmıştır.

Hepsi düzmece yalan!

Bu kadar güzel bir kadına bu kadar fütürsuz yalanlar geniş kitlelerde çok büyük üzüntüye korkuya ve infiale yol açmıştır.

Türkan Saylan'a iftiralar, pes doğrusu, bu kadarı da çok fazla, dedirtmiştir.

Zaten o yıllarda kamuoyu Fetö operasyonlarına çok büyük şüphe ve şaşkınlıkla bakıyordu. Fetöcü savcıların Türkan Saylan'ın kapısına gelmesi bardağın taşıran son damla oldu. Fetö davaları Türkan Saylan'ın kapısında tam bir samimiyet, masumiyet, şeffaflık, irade, kararlılık karşısında insanlık kalesine çarpmış inandırıcılığını tam anlamıyla kaybetmiştir.

Milletçe bu mucizeyi gördük yaşadık, Fetö'nün ve temsilcisi olduğu uluslararası istihbaratın baltası 73 yaşında incecik kalmış yorgun ve kanser hastası Türkan Saylan'ın kafasına inmiş, ancak baltanın kendisi parçalanmıştır.

Ve halkımız Fetö operasyonlarına karşı dik duran bu gurur abidesinin heykelini ebedi olarak kalbine dikmiştir.

Ve o saatten sonra Fetö operasyonlarıyla oluşturulmaya çalışılan (Ergenekon): faşist, ırkçı, katil, derin devlet algısı Türkan Saylan'ın güvenilir saygın kişiliği karşısında tutarsız bir komplo, kumpas olduğu anlaşılıp dağılmış, dünyaya rezil olmuşlardır!

Yani yüzlerce generali iftira, iddialarla tutuklayan Fetöcü savcılarının saçma delilleri Türkan Saylan'ın kapısında patladı, Fetöcü savcıların şeytani planları, iftiraları ve yalanları ellerinde kaldı.

 Ve bu toprağın ilerici, aydınlık, gün görmüş ne kadar yazarı, aydını varsa bir mermer, bir kaya kütlesi gibi sağlam durup Türkan Saylan'ı onurla savundu ve gözyaşları içinde herkes-hepimiz yüzlerce binlerce yazı yazıp memleket ve insanlık düşmanlarına karşı göğsünü siper etti.  

Evet,Türkan Saylan hastalığının terminal safhasında korkunç günler yaşadı, kanserli bedeni buz gibi kalleş bıçaklarla akıl almaz iftiralar yedi, evet, ekranlara çıkan onlarca-yüzlerce liberal her gece Türkan Saylan'a apaçık hücumlarla demediklerini bırakmadı. 

Yani ey millet, aklımızdan çıkmaz o günler, bu dünya güzeli kadına yapılanları unutmayın, unutturmayın!

Ölümü üzerinden bugüne hakkında yazılıp çizilenleri ey gençlik az çok okuyun.

Ancak ardından yazılan yazılardan bir tanesi var ki...

...sinsi zehir etkisini hala üstümden atabilmem mümkün değil.

(Aşağıda vereceğim bu yazı bir dönemin ruhu-özeti gibi)..

Bir yazar olarak bu dünyada en mide bulandırıcı tiksindirici kaç tane yazı sayabilirsiniz derseniz, şimdi, aşağıdaki yazıyı, en tepeye koyarım.

Türkan Saylan'a acımasızca vahşice saldıran bu yazı Türkan Saylan'ın ölümünden bir ay sonra Birikim Dergisi'nde yayınlandı.

Osman Kavala ve Murat Belge'nin kurucusu olduğu dergi.

Feministlikte mangalda kül bırakmayan çok bilmiş Aksu Bora'nın kocası Birikim editörü Tanıl Bora'nın akıl hafıza almayacak bir dönemin fotoğrafı sol liberallerin kinini husumetini ihanetini açığa çıkartan çok iğrenç bir yazısı.

Tanıl Bora'nın entel dantel öyleydi de böyleydi de yerseniz boğuntusu  içinde apaçık Türkan Saylan'ın çok saygın çok sevilen kahraman imgesini paramparça etmek için yola çıkan Fetö komplosu iddianamesi gibi bir yazı.

Türkan Saylan imgesini bozmak için tezgah bir yazı!

Niçin kendine feminist diyen hayatını kadın hareketine adamış ve dünyaca ün sahibi olmuş Türkan Saylan'a bir başka ilerici feminist sosyalist biri bu denli vahşice saldırır, sebebi nedir?

Sebebi, çok basit, Türkan Saylan Fetö operasyonlarını boşa çıkarttı.

Yani Fetö operasyonlarını haklı kılmak için Tanıl Bora Türkan Saylan gibi kahraman bir kadını ince ince lime lime paslı testeresiyle harcayıp sümük gibi bir kenara atmak istiyor!

Nice bozuk anlamsız boş yer var ama sadece bir iki yeri öne çıkartalım, önce İslamcı kadın yazarların duyarlılığıyla saldırıyor, İslamcı kadın yazarlar çok üzgünmüş, çünkü Türkan Saylan, cüzzamlı hastalara dahi dokunmuş ama İslamcı kadınların başörtülerine temas etmemiş. Bakın İslamcı kadın yazarlar bu temassızlıktan da mağdur olmuş?

Türkan Saylan'ın onca yaşanmış hayatına acılarına yokluklarına vefakarlığına dürüstlüğüne Tanıl Bora hiç acımadan vahşice kıyıp sırf Fetö ve İslamcılar'ı haklı çıkartmak için aklınca neşteri eline almış Türkan Saylan'ın işini bitiriyor!

Neler mi diyor, yazı aşağıda, çoğu karışık cümleler içinde, en anlaşılır yargı cümleleri şunlar:

Diyor ki Tanıl Bora, Türkiye'nin en büyük sivil kurumlarından birini kurmuş olan 'Türkan Saylan darbelerden çok hoşnut'..

Diyor ki Tanıl Bora, Türkan Saylan (sizin bildiğiniz gibi değil, suçludur demek istiyor, çünkü:) kemalistlere uzak durmamıştır.

Diyor ki Tanıl Bora, Türkan Saylan öfkeli kemalist çevreyle ve bu kemalist çevrede sürülen tarladan uzaklaşmamıştır, yani sürülen tarlanın içinde Türkan Saylan bile bile vardır, demek istiyor. Sürülü tarlanın anlamı katil yetiştiren çevrenin kadını demektir.

Ve sıkı durun, Tanıl Bora, Türkan Saylan'ı 'Hrant'ı öldüren ulusal çevreleri desteklemekle' suçluyor.

Ne haksız ne acele ne utanmaz ne fütursuz bir cümle: 'Hrant'ı öldüren ulusal çevreleri destelemek'. 

Büyük harflerle yazalım bütün dünya duysun: HRANT'I ÖLDÜREN ULUSAL ÇEVRELERİ DESTEKLEMEK!

Oysa bugün Fetö algısı yaygarası boğuntusu ortadan kalktı ve mahkemeler sonuçlandı ve şeksiz şüphesiz Hrant'ı kimlerin öldürdüğü açığa çıktı.

Ama bu korkunç entel yazarlar hırs ve husumetlerinin basıncına fazla dayanamayıp içlerindeki cini işte hemen açığa çıkarttılar, Türkan Saylan, evet, Fetö'nün iddiası gibi Ergenekoncudur, çünkü her kemalist Ergenekoncu'dur ve bunların alayı Hrant'ı öldüren çevredir.. Yargıları bu.

Peki Ermeniler'den dahi özür dileyen bu çevre bu iftira cümlelerinden dolayı Türkan Saylan'dan özür dilediler mi, hayır!

Ey millet, bu rezil aşağılık ifrit yazıları ithamları unutmak mümkün mü?

Feminizm konusunun en bilmişleri Aksu Bora ve Tanıl Bora'yı sırf Fetö'yü aklamak için gençliğini çıplak ayak dağlarda geçirmiş bu toprağın en vefakar en güzel kadınlarından Türkan Saylan'a o Fetölü yıllarda ve ölümünden bir ay sonra, Hrant'ı öldüren ulusal çevreleri desteklemekle ve o çevrelerin içinde olmakla suçluyor... Yani kısaca 'katillerin suç ortağı' damgasını yapıştırıyor!

Kim suçluyor, kendilerine en ilerici kadın hakları savunucusu, devrimcisi, feministi, solcusu diyen bu arkadaşlar, ne zaman diyor, ölümünden bir ay sonra!

Bu vahşi saldırı ve akıl almaz iftiraların sahibi Birikim Dergisi ve yazarı.

Bir hazımsızlık bir şeytanlıktan daha öte...

Bu sinsi kalemlerin asıl sıkıntısı bir Türk kadının üstelik feminist bir aktivistin 'kemalist' olması ağırlarına gidiyor!

Kendileri gibi İslamcılarla kucak kucağa olmayan bir feminist Türkan Saylan'dan iğreniyorlar. Kendileri gibi Fetö operasyonlarına sahip çıkmadığı için Türkan Saylan'ı ergenekonculuk ve Hrant katillerinin suç ortağı gibi takdim ediyorlar. Bu yüzden Türkan Saylan'ın halk içinde çok sevilmiş imgesini yıkıp ORTADAN KALDIRMAK İSTİYORLAR!

Bu kadar husumet ve haset ve sinsi kalemin üstelik ilerici feminist ayaklarıyla yaşadığı bir ülkede Türkan Saylan çok bile yaşamış.

Ve ama hepimiz biliriz ki 'ölümler çeşit çeşittir', bazıları hiç ölmez ebediyyen kalbimizdedir.

Ve dünya döndükçe bu soylu kadınların güzelliği her dilde her yürekte ve her yerde hep yıldızlar gibi parıldayacak.

Ve ey millet, ve ama, yalan ve iftiraların ve kumpasların ve kahpe ve hainlerin topluca saldırısıyla Türkan Saylan'ın ölmediğini-öldürülemediğini gördünüz!

Türkan Saylan'ın yüzünde dağların çıplak yalçın tepelerinden kalmış güneş yanıkları vardı, o izleri, artık yüzünde çil çil olmuş o güneş ışıklarını öldüremezsiniz!

Türkan Saylan'ın neşeli pırıl pırıl güleryüzü vardı, şimdi kendine güvenen o coşku yüzbinlerce kadınımızın yüzü kişiliği kimliği iddiası onuru oldu, öldüremediniz!

Ancak bazı ölümler vardır, nabzın durması gerekmez, istedikleri kadar nefes alsınlar, bir millet, iğrenerek tiksinerek bu insanları kusup atar, tarihinden hafızasından çıkartır, Ege Denizi'nden botla kaçmaktan beter eder onları!

Hiç mi utanmadınız nasıl kıydınız bu dünya güzeli kadına denilerek suratlarına tükürülür.

Ve sonunda dünya güzeli çalışkan ve kariyer sahibi bir kadının vefakarlığını insanlığını hazmedemeyip vahşileşip azgınlaşan sözüm ona bu sinsi yazarlar, işte günü geldi, ibreti alem yeni gençliğe böyle teşhir edilirler!

Bu karaktersiz, en ucuz numaraların maymunları, hala o dergilerde, o sitelerde!

Fetö gibi Amerikan istihbaratının ele geçirdiği ilkokul mezunu cahil bir hocanın yüz binlerce subayı ve hakimi tasfiye için başlattığı kumpas operasyonlarını haklı çıkartmak-savunmak için bu toprağın en güzel kadınlarından Türkan Saylan'ı korkunç iğrenç kaleminle kirletmeye çalışacaksın ve biz de unutacağız!

Ne oldu?

Rezilliğinizi tarihe geçiren hala lağım gibi akan ruhlarınızı aşağıda satırlar deşifre ediyor:

(Bunları da söylemek zorundayım, hafıza-unutmak derken en çok kendimizi eleştirmeliyiz, İstanbul'da ODA TV'de bir gün ÇYDD'den bir ödül töreni davetiyesi geldi, Barışlar'a, her gün yazı çizi bunaldık şöyle bir insan içine çıkalım dedim ve yürüye yürüye ödül törenine ulaştık. Göze batmayan arka sıralara yerleştik, derken, ne görelim. Türkan Saylan'a vahşice saldıran Fetöcü Kanaltürk Tv'de programlar yapan. Ve Türkan Saylan'a demediklerini bırakmayan liberallere övgüler iltifatlar yağdıran.  Ve Nazlı Ilıcak'ın 'beni Fetöcü polis şefi Ali Fuat Yılmazer'le tanıştıran Candaş Tolga Işık'tır' dediği. Ve bugün Haluk Kırcı gibileri dahi programa çıkartan derin Azeri oligarkların TV'sinde program yapan Candaş Tolga Işık'a... Türkan Saylan ödülü verildiği ve anons ve alkışlarla ödülünü almak üzere sahneye davet edildiğine şahit olduk. Kafayı yedik, şaşkınlıktan öleceğim. Barışlar'a hemen kalkalım buradan, bu derneğin hafızası yokmuş, dedim, ve usulca  salonu terk ettik.. Ve sonra bazı üyelerinin o yıllarda HDP'yle gizli özerklik anlaşması yapan yeni CHP'yi destekleyen bildirilerine de şahit olunca,  ve yani, bunlar da var...Kısaca bu hatırlatma yazılarını yazmasak gün gelir size kefen biçenleri de tanıyamaz hatta ödüllendirir hale gelebilirsiniz...)

  

Birikim Dergisi

   Türkan Saylan: Bir İstisna

Tanıl Bora

Cami avlusuna getirilen, makineli tüfek yuvası boyutlarındaki TSK çelengi, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” tezahüratıyla karşılandı. Cenaze töreni, küçük ölçekli bir Cumhuriyet mitingi havasında edâ edildi. Ergenekon davası soruşturmasında evinin aranarak taciz edilmesi, Türkân Saylan’ın yorgun bünyesini sarsan son travma olmuştu, belki.

Ergenekon’un bir palavra olduğuna inanan veya cümle âlemi buna inandırmak isteyenler, cenazeye de bu kampanyanın bir parçası olarak kullanmak üzere çullandılar. Birilerinin gözünde çağdaşlık azizesi olan, ötekilerin gözünde mümineleri kötü yola düşürmeye adanmış bir laiklik cadısı idi. Bir tarafta onu tarikatlarla çağdaşların kız çocukları pastasından azamî pay kapma mücadelesinde bir Cumhuriyet mücahidesi olarak yüceltenler; diğer tarafta münafıklara karşı galiz söz söylemenin lüzumuna, gayzın sevabına inanarak çirkinleşenler... Beri yandan, onun “ne şeriat ne darbe”ciliğinin aslında bir darbe hoşgörürlüğü olduğuna dikkat çekerek, Türkân Saylan imgesine yönelen sempatileri tenzil etmeye çalışanlar...

Saylan’ın cenazesi, son zamanlarda birçok vesileyle olduğu gibi, bir cepheleşme sahnesi kurdu. Şaşırtıcı değil, sebepsiz de değil. Ama Türkân Saylan, bu cepheleşmede herhangi bir yeni vesile olmaktan fazlasını hak ediyor. Onu mercek yaparak, çağdaş/laisist/Kemalist cephe gerisine baktığımızda göreceklerimiz veya yokluğunu fark edeceklerimiz var. Ayrıca, cephelerin berisinde, kendi şahsiyeti var. Cenazesinde uyulmayan sükûnet vasiyetini, ardından düşünürken dikkate alalım; Türkân Saylan’ın zihniyet dünyasının cam küresine bakalım.1

“DÜNYA İNSANI OLMAK”

Ulusalcı faşizme mesafeli, dahası bundan rahatsız bir Kemalist olarak tanımlayabiliriz Türkân Saylan’ı. Zenofobiye, yabancı düşmanlığına sahiden yabancı; aklı komplo teorilerine ermeyen birisi. Türklükle veya başka bir kimlikle ilgili toptancı hükümler, etnisist imâlar lügâtinde yok. Hindistan’ın çokkültürlülüğünü, emsal alınacak bir zenginlik örneği olarak anar. Ermeni soykırımı konusunda iddiaları yalanlama ve tel’in bildirilerine davet edenleri yadırgar, “başını kuma gömmemek” gerektiğini söyler – bunun imâsı açıktır. “Bundan sonra ne yapabiliriz? Dostluğumuzu nasıl pekiştirebiliriz?”e bakmaktan söz eder.

Avrupa Birliği’ne dair görüşleri, bir ulusalcıyı ürpertecek cinstendir. AB sürecinin, sürüncemede kalmış olumsuzlukları aşmada güdüleyici rol oynadığını düşünür, “bir tür havuç” der AB için. Tıpkı Baskın Oran gibi düşünür: “Ben bizim hiçbir dayatma olmadan, sadece kendi kendimize bir şeyleri değiştirebileceğimize inanmıyorum.”

Militan laisizmin ve vesayetçi-otoriter ideolojinin şifresi olan çağdaşlaşmayı, “hümanist, insancıl değerler”le tanımlar. 2008’de ÇYDD burslu üniversite öğrencilerine yazdığı mektupta “dünya insanı olma” hedefini gösterir. Reel Atatürkçülüğün2 lâfzen bile repertuvarından çıkarttığı evrensellik ve hümanizma, Saylan’ın çağdaşlık kanonununun sabitleridir.

“OLUMSUZLUKLARA TAKILMAMAK”

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş evresindeki milâdçı damarı biliyoruz. Türklüğün yitik altın çağı mitosu ve ezelî Türk Devleti nomos’uyla baypas edilse de, Yeni Türkiye’yi yeni bir toplumun, yeni bir insanın, yeni bir hayatın milâdı olarak tahayyül eden bir damardı bu. Tarihi sıfırlayan, her şeyi kendiyle, kendinden başlatan... Türkân Saylan’ın İsviçreli-Alman annesinin biyografisiyle örtüşen bir tavır, bu: O da yeni bir ülkede kendine yeni bir yol çizmemiş, kendi tarihini sıfırlamamış mıydı? Yeni ülkesindeki yeni hayatını pirüpak kurmak için kolları sıvamış, hamarat, ahlâkçı, mükemmeliyetçi bir anne...

Türkân Saylan, kurucu edimin tarihi sıfırlayarak ileriye bakan edâsını cisimleştiriyordu. Kurup geliştirdiği cüzam kliniğine sürgün gönderilen, problemli, nizalı, küskün sağlıkçıları şunu anlatarak karşılarmış: “Kardeşim, sen şu anda bana göre hiç geçmişi olmayan değerli bir insansın... birçok olumlu tarafların vardır, yaşadığın birtakım sıkıntılar olmuştur, sen kendini yanlış anlatmışsındır, gel burada önce kendini kendine kanıtla, sonra bize kanıtla ve sen de bizim ekibimizin bir parçası ol.” Sahih cumhuriyetçi erdem anlayışının bir ifadesi saklı bu hitabede: Hiç geçmişi olmayan değerli insanlar olarak eşit yurttaşların itibarını onların kamusal eyleminde gören, bu eylemi toplumsal’ın kurucu edimi olarak yücelten bir anlayış.

Milliyetçi tapınca dayalı sözde laisist Kemalist otoriterliğin alâmetine dönüştürülmüş cumhuriyetçilik söylemine sığmayan, gerçekten cumhuriyetçi olmaya açılan uğrak burasıdır Türkân Saylan’da. Erken Cumhuriyet döneminin “öğrenme ve yararlı olma” heyecanıyla, -o zamanların sahici ve naif heyecanının imtidâdıyla-, “ne yapabilirim, nasıl işe yarayabilirim” duygusuyla birlikte... Yurttaşlık bilincinin sosyal mütekabili olarak reşit insan, Saylan’ın idilidir. Birkaç yıl önce Ankara Üniversitesi Kadın Çalışmaları programının açılış dersi konuşmasında, oğlunu evlendirdiği için kutlayanlara nasıl bozulduğunu aktarması, onları ısrarla düzelttiğini söylemesi: “ben evlendirmedim, o evlendi”, hep bunun ifadesi – reşit birey kültüne iman... Çocukların da sevgisiz-sorumsuz anne babayı boşayabilmesi gerektiğine inandığını söylerken, reşit insan kültünün Jakobenlikle buluştuğu yerde duruyor.

Bu onun cumhuriyetçiliğini altın çağcı bir muhafazakârlık olmaktan da çıkarır. 1920’lere takılmamaktan söz eder. “Ara sıra Anıtkabir’e gitmekle toplumsal sorunların üstesinden gelinebilir mi?”

Tarihsel yükü sıfırlayarak, toplumsal engelleri ve yapısal zorlukları sanki bilmiyormuşçasına, bir tür naiflikle eylemek, azimkâr bir iradeciliktir, aynı zamanda. İyimserliğin iradesi... ‘İyi’ pragmatizm... Mükemmeliyetçiliğe iltifat etmez Saylan: “Başarı her zaman dört dörtlük olmayabilir.” Mükemmele koşullanmanın kibri yerine, “başarıyı insanlara anlatabilme, yol gösterebilme, yol açabilme”yi önemser. “Hep bir çıkar yol arama” peşindedir. Şiârı “olumsuzluklara takılmamak”tır. Yapmanın iyimserliğini taşır. Onu hayata ve ‘kamu’ya hep borçlu hissettiren misyon duygusu, sadomazohist ve agresif bir püriten hıncına dönüşmüyor da bir yaşam sevinciyle, bir tür neşeyle birleşebiliyorsa, bundandır. Husumetle değil meseleyle, hasımla değil işle meşguldür. İrticayla, “dinciler”le ilgili bile, ilenmek için fazla dil dökmez. Hele hainlerden, düşmanlardan (iç ve dış), satılmışlardan hiç bahis yoktur; ulusalcılığın ve reel Atatürkçülüğün lisan-ı farikası haline gelen nefret diline uzaktır Türkân Saylan.

Kendine yakıştırdığı “Kemalist feminist” kimliğinin feminist bileşeni, pragmatizmini temellendiren bir kaynaktan da beslenir: Kadının “yaratıcı, ince ve ayrıntılı işlere yatkınlığı”, “sabırlı, ısrarlı, takipçi” oluşunda, “savaşmaya değil uzlaşmaya eğilimli, sorunları çözmeye çalışan” yapısında bir cevher görür.

“DOKUNMAK VE DUYMAK”

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu,3 Cumhuriyet mitinglerinin üç profesörü arasında Türkân Saylan’ı Nur Sertel ve Necla Arat’tan ayırt ettiğini yazdı. Fark, Saylan’ın temasın simgesi olmasıydı. Daha ortaokuldayken, siyah/beyaz televizyonda, en büyük acının hiç kimse ile göz teması kurmadan yaşamak olduğunu anlatır, cüzamlılara bakmaktan korkmamak gerektiğini telkin ederken izlemişti onu. Türkân Saylan, cüzamlılara dokunabilen birisiydi.

Saylan’ın kamusal kimliğinden hoşlanmayanlar, hatırasına hürmetlerini, onun cüzamla mücadelesi ile kayıtlıyorlar. Aslında, cüzamla mücadelesi ile politik uğraşı arasında pekâlâ bir ortak yöntem, bir etik anlayış var. En azından kendi nazarında, öyle.

Cüzamla ilgili bir makalesinin başlığı: “Dokunmak ve Duymak”. Ona göre hekimliğin temel önemde bir etik ilkesi: “Her hastanın farklı bir insan olduğunun bilincinde olmak”. Konu her ne olursa olsun, “Sorunlara el sürmek, hissetmek, anlamak”tan söz eder. “Dinlemek!” der: “Karşısındakine değer vermek, onu keşfetmeye çalışmak, keşfederken onun kendi kendisini keşfetmesini sağlamak ve yolu açmak. Sen başarırsın, sen yapabilirsin, sen önemlisin.” Muhtemelen, insan hakları eğitimi çalışmaları vesilesiyle Ioanna Kuçuradi’yle olan alışverişinin pekiştirdiği ülkü: “İnsanın kendi olanaklarını keşfetmesini sağlamak”.

Empatiyi ilkeleştirmesi ile, tebliği farz sayan mümine benzer: “En olmayacak insanla ilişkide bile bir çıkış noktası bulunabilir... Çünkü her insanın iyi bir yanı mutlaka vardır, onu bulmaya çalışmak gerekiyor.” Aydınlanmanın dini olarak filantropi: insanseverlik, insanın özündeki iyiliğine inanmak... Said Nursî de “Kâfirin her hali ve her sıfatı kâfir değildir” diyordu. Cumhuriyetçi ethos ve pathos’un seküler din burcuna girmesinin bir uğrağı...

Dinleyerek, ilişki kurarak, insandaki yetenek ve olanağı ortaya çıkararak mesafe almak... Bunun karşı kutbu, “tepeden bakan bir bakış, dıştan dayatma”dır. Saylan bunlara inanmadığını söyler. Nasihatten haz etmiyordur. Şiddete, ses yükseltmeye, bağırmaya meşrepçe değil ilkesel olarak karşıdır.

Zehra İpşiroğlu, Türkân Saylan’ın yapıcı gücünün ana kaynağı olarak sevgi yetisinden söz ediyor. Onunla temas eden nice insanın, sarsılmaz iradesi, azmi, çalışkanlığı yanında, mutlaka andığı hasleti: İnsan sevgisi ve gönlü bolluğu...

Kapitalist modernliğin ve oryantalizmin bunca tecrübesinin ardından, filantropiye ve onun kibrine karşı tetik durmak gerektiğini biliyoruz elbet. Cân-ı gönülden iyi olan ama ‘maddî koşullar’ icabı, ‘objektif olarak’ insanlara kötülüğü dokunan Sezuan’ın İyi İnsanı’nın hikâyesini de Bertolt Brecht’ten dinlemiştik. Peki, uyanık olalım ama kötücül bir sinizme de düşmeden... İyi bir iyilik ölçüsü de var elimizde: Hrant Dink katledildiğinde hemen Agos’a koşan birisinden söz ediyoruz.4

CUMHURİYETİN İYİ, GÜZEL VE DOĞRUSU

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun, kendisine teması, insanî temascesaretini hatırlattığı için Türkân Saylan’ı diğer çağdaşçı profesörlerden ayırt ettiğini aktarmıştım. Yazısının devamında sitemkârdı ama Barbarosoğlu. Saylan’ın kendini bazı kızları okutmaya adarken, öteki kızlarla göz teması kurmaktan kaçındığını hatırlatıyordu. Cüzamlılardan kaçırmadığı bakışını, başörtülülerden esirgemişti, demeye getiriyordu. Cihan Aktaş’a göre de, “onun ilgisini, şefkatini ancak belli bir çağdaşlaşma idealine özgü ölçüleri temsil etmeye açık insanlar (kızlar) hak edebil”mişlerdi.5 Keza Hidayet Tuksal, Saylan’ın “kendi mahallesinden hiç dışarı çıkmadığını, başörtülü kadınlarla aynı toplantı salonunda bile bulunmak istemediğini” hatırlattı;6 “Ne diyelim, biz kendisini iyi bilirdik ama keşke o da bizi iyi bilseydi!” diye bağladı sözünü.

Başörtüsü yasağından bir kutsal mazlumluk hıncı üreten kem sözlüleri, –çoğunlukla erkekler-, geçelim. Andığımız İslâmcı kadın yazarların Saylan’ı yâd edişlerindeki hüzünlü sitemkârlık, çok şey söylüyor. Necla Arat’ın, Nur Sertel’in sizi can kulağıyla dinlemesini, kendisini sizin yerine koymaya çalışmasını beklemezsiniz; onların hoyratlığı incitmez sizi. Türkân Saylan’dan ise bunu beklersiniz, bu yazıda aktardığım sözleriyle ve bakışıyla bu ümidi veriyordur – dolayısıyla o sizi dinlemediğinde, o size bakmadığında, incinirsiniz.

Türkân Saylan, başını örten kızların çoğunun aslında bunu yapmayı gerçekten istemediğine, isteyemeyeceğine inanıyordu. Hem aklın söyledikleri hem görüştüğü bazı kızların söyledikleri, veya onlardan aktarılanlar, buna emin olmasına yetmişti. Aile baskısına maruz kalmadan, yüzüne kezzap atılacağı tehdidi olmadan da başını örtmeyi tercih eden genç kızların saiklerini merak ettiğine, onları “keşfetmeye” çalıştığına dair, gerçekten, hiçbir emare yok. Kapanma tercihini tartışma ve değiştirme kaygısıyla, insanlara nüfuz edecek bir menfez bulmak, bir ortak dil aramak üzere, stratejik bir anlama çabası da yok. Oysa, insan hakları konusunda sağlam bir duyarlılığı olan Türkân Saylan’ın, başörtüsü meselesine çocuk hakları temelinde yaklaşımı, –çocuklar söz konusu olduğunda-, güçlü ve değerlidir. Çocukların “oynamayı, bedenlerinin gelişmesinden mutluluk duymayı, öğrenmeyi, yaşıtlarıyla iletişim içinde olmayı” hak ettiklerini, onların baskıdan azâde olmalarının bir temel hak olduğunu vurgulaması, etik açıdan olduğu gibi politik açıdan da sağlam bir hat çizer. Fakat, Saylan’ın hazzetmediğini söylediği tarzın, tepeden inmeciliğin, nasihat hatta azarlama makamının hâkim olduğu bir cephede, bir türlü muhkemleşemeyen, yarılıp duran bir hat.

Asıl mesele, çağdaşlık/çağdaş yaşam kavramının bağlandığı politik-toplumsal tasavvurun kendisinde elbette. Bir toplumsal hareket olarak çağdaş yaşamcılığı doğuran saik, İslâmcılığın yükselişi ve Millî Görüş’ün iktidar seçeneği haline gelmesinin laik orta sınıflarda doğurduğu tedirginlik idi. ÇYDD, bu tehlikeye karşı, toplumsal seferberlik yaratmaya dönük bir sivil aktivizm girişimi olarak kuruldu. Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) mertebesinde olmasa bile, fevkalâde müsaadeye mazhar bir sivil aktivizmdi bu. Yine kesinlikle ADD mertebesinde olmasa bile, güçlü bir mağduriyet ve tehdit algısıyla güdülenen Neo-Kemalizmin reaksiyoner-restorasyoncu söylemine dayanıyordu.7 ÇYDD’nin, algı dünyası İstiklâl Harbi ve Cumhuriyetin inşa döneminin imgeleri ve askerî mecazlarla belirlenen ADD’den farkı, -Şerif Mardin’in aktüel-popüler tabiriyle-, Cumhuriyetin iyi, güzel, doğru açığını kapatmayı dert etmiş olmasıydı. En azından Saylan’ın arayışını böyle açıklayabiliriz. Onun düşüncesinin sahih cumhuriyetçiliğe açılan uğrakları, hümanist-evrenselci tutumu, sonra bilimselliğin ölçütü olarak “bu doğru olmayabilir duygusu”nu da anması, Atatürkçü aydınların etkisi-etkisizliği tartışılırken “güçlü olmak değil, doğruyu ve gerçeği bulmak” gerektiğinden söz etmesi, bu arayışın izleridir. Fakat galiba, modernizmin mekaniğine ve pozitivist akılcılığa duyduğu –hekimlik ideolojisiyle de beslenen- güven, serazat bir arayışa izin vermiyordu. Hümanizm, filantropinin kibrine takılabiliyordu. Zaten, -bunu galibasız söyleyebiliriz-, Kemalizmin her yerde hazır ve nâzır ikonografisiyle dinselleşmiş söylemi, milliyetçi Türk-cumhuriyetçiliğinin vesayetçi katılığı, hele içine girdiği alarmist ruh hali içinde, kendi içinden dönüştürülmeye ve sahih Aydınlanma düşüncesinin etiğiyle aydınlatılmaya müsait değildi. ATV’de Türkân Saylan anısına yapılan Siyaset Meydanı programındaki sahne, bu imkânsızlığın bir özetidir: Leyla Umar, Ayşe Önal ve Ece Temelkuran, hürmet ve hayranlıkla methettikleri Saylan’la anılarından hareketle iki söz konuşmaya kalktıklarında, stüdyodaki ÇYDD’li genç konuklar saldırganlaştılar; onlar sadece ve sadece Saylan’ın adının zikrine taliptiler, “hocalarına” sadece ve sadece perestiş edilmesini istiyorlardı.

Politik sosyalleşmenin yapılarıyla ilgili bir yanı da yok değil bu meselenin. Türkân Saylan’ın ilkeleştirdiği empatiye ket vuran, onun temel bir insan olanağı olarak düşündüğü dokunma ve duyma yetisini körelten, içinde eylediği toplumsal-politik muhitti, bir ölçüde de. Herhangi insanlarla olduğu gibi Türkân Saylan’la da göz teması kurduğu şüpheli bir yandaş muhitinden söz ediyoruz... Söylemeye çalıştıklarının incesine bakmadan, onu bir asrî zaman Kara Fatması, bir kadın kuvvacı olarak simgeleştiren muhit... Onu Vakit’ten çok önce “Sorosçu”, “misyoner” diye karalamışken, cenazesine, sükûnet vasiyetini en edepsizce çiğneyerek “sahip çıkmaktan” ar etmeyen muhit... Türkân Saylan’ın söyleşilerinde de rastlarsınız, kibarca, Atatürkçü hamaset erbâbından yakınmalarına... Burası artık naifliğin acılaştığı nokta. Kendi dikkatleriyle, kendi rikkati ile bu bayrak sallayıp kin saçan hoyratlığın arasına açık seçik mesafe koyamaması; o cenahın “sürülmüş tarlalar”ından uzaklaşamaması; yan yana durduklarının, “kardeşim” dediği Hrant Dink’i öldürten ortamın oluşturulmasındaki payını görememesi...

“Bizde bir de Atatürkçülük adı altında ortaya çıkan otoriter bir söylem var ki, laikliği ancak anti-demokratik bir çerçeve içinde koruyabileceğini sanıyor”, der bir söyleşisinde Türkân Saylan. Genel olarak devlete ve bürokrasiye mesafelidir, otoriter, baskıcı, vatandaşından kuşkulanan devlet geleneğini problem olarak görür. Cumhuriyet mitingleri kampanyası sırasında “Ne şeriat ne darbe” şerhini düştüğü için kürsüye çıkartılmadığını biliyoruz. O dönem hakkında konuşurken, “Birileri bizim daha radikal, ırkçı olmamızı istediler, böyle olmadık” dediğini biliyoruz. 12 Eylül usulü bir askerî darbeye zinhar razı olmazdı ama 28 Şubat stili “çağdaş” bir müdahaleden hoşnuttu. Ordunun 27 Nisan 2007’deki gece yarısı muhtırasını “haklı bir uyarı” saymıştı.8 Ordunun doğrudan politik sürece müdahalesine karşıydı ama muhtıraları sivil tepkiye denk sayıyordu; yanı sıra, “askerin toplumsal projelere yatkınlığını” değerlendirmekten yanaydı. Zaten “Laiklik, kadın-erkek eşitliği, insan hakları konularında Jakoben” olduğunu söylüyordu. Militarizmi sorgulamayan bir darbe karşıtlığının, 12 Eylül’ü gösterip 28 Şubat’a razı eden bir siyasete onay vermek olduğunu görmüyor, “ne şeriat ne darbe” formülünün kifayetsizliği, muğlaklığını9 fark etmiyordu. Açık ki, Cumhuriyet mitinglerinde doruklaşan darbe arayışı süreci, Türkân Saylan’ın şerhlerini, dikkatlerini de araya kaynatan, onu da kapıp sürükleyen bir süreçti.

Türkân Saylan, sadece etkileyici şahsiyetiyle değil, davasıyla da istisnâî birisi idi. Davası içindeki davasıyla... Kemalizm veya Neo-Kemalizm çizgisinde istisnâî bir arayışı temsil ediyordu. Bu çizginin taşıyamayacağı kadar, onun istisnâî kişiliğinin bile flulaşmasını engelleyemeyeceği kadar istisnâî...

1 Saylan’ın sözlerini, düşüncelerini yazı boyunca şu iki ‘nehir’ söyleşi kitabından aktaracağım: Türkân Saylan Kitabı- Güneş Umuttan Şimdi Doğar. Söyleşi: Mehmet Zaman Saçlıoğlu. İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2004 (3. baskı). Zehra İpşiroğlu: Türkân Saylan - Yapıcılığın Gücü. Doğan Kitap, 2009 (3. baskı).

2 Fikret Başkaya, Reel Atatürkçülük, Özgür Üniversite Yayınları, Ankara 2007. Özellikle s. 21-34. Başkaya bu terimi, “hakiki/öz” Atatürkçülük diye bir şey olmadığını vurgulamak için kullanıyor; devlet politikası ve resmî ideoloji olarak iş gören Atatürkçülük neyse, Atatürkçülüğün o olduğunu söylüyor.

3 “Türkân Saylan ölünce”, Yeni Şafak, 22 Mayıs 2009.

4 Saylan’ın Agos’un önünde açılan deftere yazdıklarını da tekrar not edelim: “Sevgili Hrant Dink, Sen Türkiye Cumhuriyeti’nin yiğitler yiğidi, güzeller güzeli bir bireyiydin. Ülkemizdeki kafa karışıklığını yenmek, kendimizle, komşularımızla ve dünyayla barışmamızı sağlamak üzere canını verdin. ‘Yurtta Barış, Dünyada Barış’ ilkemizi senin adına da yaşatacağız. Sana tüküren, şişe atan, tehdit edenler ve seni öldüren eller ulusun vicdanında zaten mahkûm oldular. Daha adil, insanlarına, fikirlere daha saygılı bir Türkiye için çalışacağız. Işıklar içinde yat kardeşim.” (Agos, sayı 686, 22 Mayıs 2009).

5 “Ölüm dersi, hayat sınavı”, Taraf, 25 Mayıs 2009.

6 “Başka mahallenin türküleri”, Star, 20 Mayıs 2009.

7 ADD ve ÇYDD’nin ideolojik çizgisi ve aradaki farklar hakkında bkz. Necmi Erdoğan: “ ‘Kalpaksız kuvvacılar’: Kemalist sivil toplum kuruluşları”, Türkiyede Sivil Toplum ve Milliyetçilik derlemesi içinde, İletişim Yayınları, İstanbul 2001, s. 235-264.

8 Ayşe Arman’ın söyleşisi, Hürriyet, 6 Mayıs 2007.

9 Bu konuda bkz. Tanıl Bora, “Tandoğan, Çağlayan, İzmir mitingleri ve sol: Çılgın kalabalıktan uzakta”, Birikim 218 (Haziran 2007)., s. 38-45.