Türkiye Cumhuriyeti Anonim Şirketi

Türkiye Cumhuriyeti Anonim Şirketi

Tamam, biz ekonomiden bir şey anlamıyoruz. Kabul ediyorum. Kimin neyi kime niçin ve kaça sattığını bilmemize gerek yok. Bilsek ne fark edecek? Herkes ekonomiye kendi penceresinden bakıyor, kendisine değdiği kadarını, değdiği yerden görüyor.

Gençliğimizde aşırı derecede Sweezy, Baran, Magdof, hatta Nikitin ve Arzumanyan okuduğumuz için, mektepte de bize yatırım-istihdam-faiz-toplam üretim tüketim-makro ekonomik denge gibi şeyler öğretildiği için, mesela şu Varlık Fonu’na rağmen ekonominin nasıl olup da hâlâ anlaşılabilir olabileceğini; ülkenin bütün kaynakları, madenleri, limanları, arazileri, menkulleri ve gayrimenkulleri satışa çıkarılırken, mevcut hükümetten nasıl olup da üretim-istihdam-toplumsal kalkınma (millî ekonomi) beklenebileceğini kavramaya aklımız ve irfanımız kâfi gelmiyor.

Mecburen Reis’e kulak veriyoruz. Şöyle diyor: “Varlık Fonu’nun resmen başkanı benim. (…) Varlık Fonu’nu küresel anlamda çok daha farklı bir yere oturtmak istiyoruz” (27. 11. 20) Acaba varlıklarımızı nereye oturtacak? Onu söylemiyor. Sürpriz! Bir keresinde de tebaasıyla dertleşirken şöyle demişti: “Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir” (15. 03. 2015).

Neden telaş ediyorsunuz, diyorlar, Katar Londra Borsası’nın bile yüzde 10’unu aldı, bizim borsamızın yüzde 10’unu mu alamayacak? Elbette alacak! Kaldı ki bu yüzde 10 daha bir yıl önce Avrupa İmar Bankası’nın mülkiyetindeymiş. Bakın biz cahil olduğumuz için bunu bile bilmiyorduk. Vatansever iktisatçı bize bunu da öğretti. Daha neler neler öğretti… ABD’de hapis yatıp yurda dönünce İstanbul Borsa’sının başına getirilen vatansever Hakan Atilla, antiemperyalist bir tavır koyarak Borsa’mızı Avrupa’dan kurtarıp Katar’a açmış. Fena mı yapmış? Borsamıza tecavüz eden, kaynaklarımıza çöken Amerika ve Avrupa olunca zil takıp oynuyormuşuz, aynı şeyi dost ve kardeş Katar yapınca isyan ediyormuşuz, nasıl da halk düşmanı Amerikancılarmışız lan biz!

Aslına bakılırsa diyor, bir başka piyasa analizatörü, Katar’ın ve genelde Arapların Türkiye’ye yaptıkları yatırım devede kulak bile değil. Daha çok satmalıyız, daha çok dolar çekmeliyiz. Yengemiz Katar Emiresi’nin Kanal İstanbul’da arsa kapatması falan çok önemli değil. İstanbul’un tamamını kapatsa ne lazım gelir? En azından sıcak para gelir. Önemli olan, borçların evrilip çevrilmesi, sıcak paranın bekleme yapmadan içeriye girmesi, paranın parayı çekmesi.

Bizim üretimden kopan sermayedarlarımız paralarını alıp tüyme eğiliminde oldukları, riski göze alamayıp yatırımdan kaçtıkları için, gâvurun yatırımlarını cazibeli hâle getirmek, hatta bunun için Reform yapmak zorundayız. Sermaye ürkek bir kuş gibidir, onu beslemeliyiz, ona güven vermeliyiz Adam sende bir cazibe görecek ki parayı versin. Sen cazibeli değilsen niye sana versin, gider başkasına verir.

Hayır, bu iktisadi sisteme artık “kumarhane kapitalizmi” diyemeyiz. Devletler küresel sermayenin pezevengi olmuşlar, ülkeyi pazarlıyorlar. En iyi pazarlayan en uzun süre iktidarda kalıyor. Kimse mutemedini, sermayesinin kâhyasını devirmek, zora sokmak istemez. Öyle bir satacaksın ki satın alanlar zarar görmeyesin diye seni pamuklara sarıp kuş sütüyle besleyecekler. Mafya yöntemleriyle geri dönüşü olmayan öyle bir yapı kuracaksın ki ülkende herkes sana muhtaç ve mecbur olacak. Bu iktisadî anlayışın emeğiyle geçinenlere faydası yoktur.

Aşırı derecede vatansever bir unsur, bir keresinde, açık bir toplantıda konuştu. Almanya’da sömürülürken Türk işçisinin ne kadar fedakâr, disiplinli ve çalışkan olduğunu bütün dünyaya kanıtladığını, Çin sermayesinin hizmetinde, Çin’in satın alacağı ya da sıfırdan kuracağı fabrikalarda da aynı şekilde kendini feda ederek, büyük bir disiplinle çalışacağını söyledi. Bu sözleri işittiğim anda sırtımda soğuk bir ürperti hissettiğimi, içimin sızladığını itiraf etmeliyim.

Yani diyor ki Çin çok başarılı oldu, muazzam bir sermaye biriktirdi. Bunu kırsal komünleri dağıtıp geniş bir ucuz işgücü piyasası yaratarak, kendi işçi sınıfının   “demir pirinç kâsesi”ni kırarak, yani her türlü sosyal hak ve güvencesini ortadan kaldırıp akla ve hayale gelebilecek bütün yabancı şirketlerin taşeron firmalarında aşırı derecede çalıştırarak yaptı. Çinliler buna “Dört modernleşme” dediler. “Çin’e özgü sosyalizm” o kadar başarılı oldu ki Çinli dolar milyarderlerinin sayısı ABD’dekileri bile üçe katladı (2019’da Çin’de 182, ABD’de sadece 59 yeni milyarder). Çin elbette artık kendi işçi sınıfının hayat standardını yükseltecek, aşırı sömürü ilişkilerini de bizim gibi ülkelere aktaracak, biz de böylece kıyıdan köşeden biraz kalkınacağız, bizim de bir iki tane dolar milyarderimiz olacak, böylece Yeni Dünya’daki şerefli yerimizi alacağız. Öyle mi?

AKP işçinin özlük haklarına, ikramiyesine niye el uzatıyor sanıyorsunuz?   İşgücünü ucuzlatarak cazip bir işgücü/emek piyasası oluşturmak için değilse, niye? Kendi ülkesinin bütün kaynaklarını, kilit sektörlerini satan, sonunda işçisini de en ucuz fiyattan satacaktır. Fiyatı düşüreceksiniz ki malınıza talep artsın. Bunun hazırlığını yapıyorlar.

Bu varlık satışlarının nasıl yapıldığı, gizli ve açık mutabakat metinleri, ihaleye neden çıkılmadığı, kaç paraya neyin satıldığı gibi konuların hiç önemi yok. Söylemezler de zaten! Bu türden konuların meclis komisyonlarında bilimsel raporlar temelinde incelenmesi, yasama meclisinde müzakere edilmesi ve kanunlaştırılması, belki senato gibi ayrı bir yasama kurumunda onaylanması gerekir gibi şeyler söylemenin de anlamı yok. Çok geç, önceden düşünecektiniz! Siyasî iktidar için iyi olan memleket için de iyidir düşüncesi ancak Saray rejimiyle birlikte kökünden sökülüp tarihin çöplüğüne atılabilir bu saatten sonra.

Önemli olan devletin giderek malî ve askerî bir oligarşiye dönüşmesidir. Saray’da yeni bir yapı kuruluyor. Önemli olan budur: yapı! İktidarın yapısı… Rejimin niteliği… Anonim şirketin yeni yönetim kurulunun faaliyetleri.

Devleti tanıyan, yasa hazırlama tekniğini bilen unsurlar Saray’da toplanarak Anonim Şirket’e yeni bir Reform Sözleşmesi hazırlıyorlar. Hazine ve Maliye Bakanı ile Adalet Bakanı, TÜSİAD ve TOBB’dan başlayarak belki ileride zavallı sendikaları da kapsayacak şekilde basına kapalı toplantılar yapıyor. Yeni Şirket Sözleşmesi’nin küresel sermaye çevreleriyle yapılan müzakerelerle çoktan kararlaştırılıp son şeklini aldığından ve Saray’da bir çekmecede bekletildiğinden kuşku duymuyoruz. Müzakereler PR (Public Relations) çalışmasıdır; medya aracılığıyla Türkiye markası hakkında küresel düzeyde olumlu düşünceler yaratmayı amaçlıyor.

Bakınız, bütün oligarşiler bu şekilde kurulur. Devleti ele geçiren dar bir kadro (askerî cunta ya da sivil diktatörlük) burjuvaziyle yeni bir mutabakat metni imzalar. Bu metin oligarşinin yol haritasıdır; bütün çalışanların kaderini belirler. Bunların tedrisatı tevhid edilmiş bilimsel parasız eğitim, parasız sağlık hizmeti, kilit sektörlerden başlayarak kamulaştırma, teknoloji-istihdam-üretim, toplumsal kalkınma, sosyal refah gibi konularda kafa yorduklarını düşünmüyorsunuz herhalde. Anonim şirket sadece kâr/zarar/maliyet/inovasyon/pazarlama ve reklam gibi işlerle uğraşır.

Dediğim gibi, ben ekonomiden anlamıyorum. Bizim bildiğimiz ekonomi tarih öncesinde kaldı. Teorik iktisadın modası geçti. Neoliberal çağda küresel piyasa ayrı bir özne olarak halkların kaderine hükmediyor. Fakat merak etmeyin kardeşler, Erdoğan-Bahçeli dışında devrimci vatansever tanımayan işbirlikçi yalakalar siyasî iktidarın son girişimlerinin ne manaya geldiğini, lunatik ve öforik bir coşkuyla, vatansever bir söylemle size anlatacaklardır. Onların yorumlarını bekleyin, kafanızı yormayın.

yalogan@gmail.com