Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Cemaatlerin paylaşamadığı Kamame kilisesi mi?

Av. Mihriban Ünal yazdı:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Cemaatlerin paylaşamadığı Kamame kilisesi mi?

Hıristiyanlarca İsa’nın çarmıha gerildiği ve yeniden dirileceği yerde bulunduğuna inanılan Kudüs’teki Kamame Kilisesi, inşa edildiği M.S. 326 tarihinden bu yana Rum Ortodokslar, Latinler, Ermeniler, Kıptiler, Süryaniler gibi çeşitli Hıristiyan cemaatler ile bölgeyi ele geçirmek isteyen güçler arasında hâkimiyet yarışına konu olmuştur. Bu yarış zaman zaman öyle bir hal almıştır ki, kilise avlusunun kim tarafından temizleneceği, kırılan camları kimin tamir ettireceği, hangi cemaatin nerde duracağı ve ne zaman ayin yapacağı dahi sorun haline gelmiştir.

Cemaatler tarafından paylaşılamayan ve her zaman iktidar mücadelesi alanı olarak görülen Kamame Kilisesi, 1517 yılında Osmanlı hâkimiyetine geçene kadar Bizans (326-638), Hz. Ömer(638-1099), Haçlılar (1099-1187), Eyyubiler (1099-1250) ve Memlükler (120-1517) yönetiminde bulunmuş, kiliseyi kontrol altında tutma meselesi sık sık krizlere sebep olmuş, hatta konu 17. yüzyıldan itibaren Katoliklerin temsilcisi olduğunu ileri süren Fransa ile Ortodoksları temsil ettiğini iddia eden Rusya arasında uluslararası bir sorun haline gelmiş, şikayet ve talepler üzerine Sultan Abdülmecid tarafından 1852 yılında bir ferman çıkarılarak kilisede şimdiki uygulamaya da temel oluşturan ve adına terim anlamıyla “statüko” denen düzen ortaya çıkmıştır.

Bu statükoya göre, günümüzde Kamame Kilisesi’nin ortak alanlar hariç büyük bir bölümü Rum Ortodokslar, Ermeniler ve Latinler arasında paylaşılmış, kilisenin tamir masrafları da bu üç cemaat arasında pay edilmiş,  Kıptiler, Süryaniler ve Habeşîlerin ise yalnızca haftanın birkaç günü ve belirli törenler için gelebilmesi kararlaştırılmış, ancak bunların kilisede kalmalarına, kilisenin sıradan işlerini yürütmelerine izin verilmemiştir.

Hıristiyan cemaatlerin sürekli çatışarak kendi aralarında parsel parsel pay ettiği Kamame Kilisesi’nin yönetimindeki en ilginç ayrıntı ise, Hz. Ömer döneminden bu yana gelenekselleşmiş ve Osmanlı Devleti tarafından da takip edilen kurala göre, kilisenin giriş kapısının gözetimi ve açılması sorumluluğunun Müslüman bir aile olan Nuseybeh’lerde, anahtarının da yine Müslüman bir aile olan Yudeh’lerde bulunmasıdır.

Aslında hem Kamame Kilisesi’nin durumunu hem de Türk’ün Birinci Dünya Savaşı esnasındaki halini, bu savaşta Cemal Paşa’nın emir subayı olarak Kudüs ve Suriye’de bulunan Falih Rıfkı Atay,  “Zeytindağı” isimli mükemmel eserinde en iyi şekilde anlatır.

Bu eserin bir yerinde geçen :

“ … Çıplak İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi; Zeytindağı’nın üstünden geçtiği zaman, altında, kendi malı bir eşeği vardı. Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kağıdı değil, ne Türkçe ne de Türk geçiyor.

Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi. Sokaklarda turistler gibi dolaşıyoruz.

Kamame Kilisesi’nin Hıristiyan milletler arasında bölünmüş olduğunu bilirsiniz. İçerisinin her parçası ve kilisenin her hizmeti bir başka cemaatindir. Bu cemaatler yalnız anahtarı pay edememişlerdir. Anahtar bir hocada durur. Bütün bu kıtalarda biz işte bu hocanın görevini yapıyoruz. Ticaret, kültür, çiftlik, endüstri, binalar her şey Arapların veya başka devletlerin… Yalnız jandarma bizim idi; jandarma bile değil, jandarmanın esvabı.”

şeklindeki ifadeler ile  bir başka yerinde geçen :

“ … Rahat döşeğinde ölmeyen İsa’nın mezarı etrafında, çepeçevre, Müslüman jandarmaları nöbet beklemektedir. Kilise içinin her parçasının bir başka millete ayrılmış olduğunu yazmıştım: Her millet kendi yerini süpürür, yıkar ve taşı üzerine yalnız o milletin ayağı basar. Birinin süpürgesi ötekinin taşına dokundu mu, cinayet olur ve İsa’nın mezarına gözyaşı yerine kan sıçrar. Şişli bastonlar gibi, Kudüs’te hançerli putlar vardır.

İsa’nın mezarı, üstünü temizlemek sevabı pay edilemediği için, toz toprak içindedir. İpi koparak düşen çanı hiç kimse kaldırıp yerine takmaz…”

şeklinde tertemiz bir Türkçe ile anlatılan hususlar, o dönemi ve savaşı çok iyi gözler önüne serdiği gibi, günümüzde yaşananların sebeplerini anlamak için de büyük bir aydınlanma kaynağıdır.  

Öyle ki, yolsuzluklar, rüşvetler, tecavüzler, türlü sapıklıklar, şaibeli ilişkiler ve iş birlikleri kendi mahsulleri değilmiş gibi boylarını aşan bir kibir ile kendilerini dinin yegâne temsilcisi olarak görüp “cemaat” diye tanımlayan, özünde ise güçlendikçe devleti tamamen ele geçirme amacı taşıyan hastalıklı yapıların, kendi içlerinde devlete sahip olmak için giriştikleri akıl almaz mücadele ve bu uğurda her yolu mübah sayan çürümeleri, bizlere zaman içinde değişen bir şey olmadığını, hatta durumun giderek ağırlaştığını göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni tamamen ele geçirene dek, amaçlarına uygun şekilde, bakanlıklar başta olmak üzere tüm bürokrasiyi, şirketler dâhil diğer tüm kurum ve kuruluşları, üniversiteleri, kurs merkezlerini, siyasi partileri ve sivil toplum örgütlerini başka cemaatlerle gırtlak gırtlağa boğuşarak kapmaya çalışan kan emici yapılar yüzünden bugün ne yazık ki Sağlık Bakanlığı yerine falanca cemaatten, Adalet Bakanlığı yerine filanca cemaatten söz eder hale geldik.

Sanki Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu bozuk, ruh hastası, asalak, kan emici, tembel ve miskin yapıların aralarında bir türlü paylaşamadıkları Kamame Kilisesiymiş ve anahtarını da sömürgeci devletlere teslim etmişler gibi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın merdivenlerini bir cemaat süpürsün, İçişleri Bakanlığı’nın çarşaflarını başka bir cemaat yıkasın, Adalet Bakanlığı’nın kırılan terazisini bu cemaat tamir ettirsin, Sağlık Bakanlığı’nın ateşini şu cemaat düşürsün, Çevre Bakanlığı’nın su faturasını öbür cemaat ödesin, Kültür Bakanlığı’nın taşlanan ekranını beriki cemaat yaptırsın, milletin kaynaklarını bunlar hep birlikte tüketsin, milletin de canı çıksın isteniyor! Oh ne ala, devlet sahtekâr sihirbaz cemaatlerin oyunuyla kasaya kilitlenip on yerinden kesilerek bölünmüş bir ceset gibi! Böyle bir durumun sonsuza dek sürmesi mümkün olmadığı gibi, bunu onurlu herhangi bir yurttaşın kabul edip içine sindirmesi mümkün değildir!

“Allah ile aldatan” ve devleti bakanlık bakanlık, santim santim zıkkımlanan cemaatlerin bir türlü barışıp sevemedikleri “Cumhuriyet”in imkânlarıyla yetişen hukukçular olarak, okulunu henüz bitirmiş gencecik insanların hâkim ve savcı olabilmek için evvela bu çürük cemaat kapılarında gezerek referans kılıfıyla torpil ve rüşvet yarışına girmek zorunda bırakılmalarını, avukatların büyük (!) işler alabilmek için cemaatlerin kapılarında sıraya girmelerini hazmedemiyor, en çok da bu haksızlık ve ahlaksızlıklara toplu bir tepki verilmemesini, hiçbir şey yokmuş, her şey güllük gülistanlıkmış gibi kokuşmuş düzenin böyle sürüp gitmesini kabul edemiyoruz! Attila İlhan’ın deyimiyle artık : “Demirler eriyor hırsımızdan!”        

İşin en kötüsü ve tehlikelisi de toplum içinde aşağıdan yukarıya örgütlenen bu bozuk cemaatlerin kendi içlerindeki “hastalıklı iktidar-özne ilişkilerini” saklı tutmayıp bulaşıcı bir hastalık gibi devletin tüm kurumları ile toplumun bütün birimlerine özel olarak “ürettikleri özneler” aracılığıyla yaymalarıdır. 

Burada bahsettiğimiz “iktidar ve özne” kavramları, düşünür Michel Foucault’un tarifine denk düşer. Foucault’a göre iktidar, sadece devlet ile birey arasındaki yukarıdan aşağıya ilişkileri ifade eden bir kavram değil, aksine herhangi iki kişi arasındaki ilişki ile dernekler, iş yerleri, siyasi partiler gibi toplumun diğer bütün birimlerinde varlık gösteren ve tüm bu ilişkileri ağ gibi saran yaygın bir kavramdır.

Bu anlamda Foucault’a göre modern toplumda özne, her ne kadar kendini özgür tercihleriyle karar veren olarak görse de aslında toplumun her birimine yayılmış bu iktidar biçimleri tarafından üretilir, hatta kameralar ile çevrili bir gözetim toplumu içinde yaşamanın bir sonucu olarak başka herhangi bir şeye ihtiyaç duymadan yapacağı hareketleri bu yaygın iktidar biçimlerinin istediği şekilde farkında dahi olmadan sınırlar ve durumu içselleştirir. Burada önemli olan öznenin “sorgulamaya girişerek” bu durumun farkına varıp buna “direnç göstermesi” ve yine Foucault’un deyimiyle çeşitli iktidarlar tarafından “üretilmiş özne”likten “birey”liğe adım atmasıdır.

İşte cemaatlerin ve onların sahtekâr şeyhlerinin iktidarları tarafından özel olarak üretilmiş öznelerin, bu sorgulayan ve direnç gösteren, dolayısıyla hükmedemedikleri “birey” lere, cumhuriyete, Atatürk’e, hukuka, devlete, üretime, emeğe bitmeyen düşmanlıkları bundandır!

Tüm bunlar yetmiyor gibi, ülkemizde cemaatlerin bu “hastalıklı iktidar- üretilmiş özne ilişkileri” nin kendi içleriyle sınırlı kalmadığını, herhangi bir bakanlık, siyasi parti, üniversite yönetimi, sivil toplum örgütünün dahi topluma tertemiz bir gelecek sunmak yerine söz konusu cemaatlerin  “hastalıklı iktidar-üretilmiş özne ilişkilerini” taklit ederek çoğalttığını, türlü başarısızlık ve şaibelerine rağmen hiçbir sorgulama, emek, üretim, eleştiri, liyakat, seçim olmadan babadan oğula geçen parti başkanlıkları, kürsüler, statülerin havada uçuştuğunu, hukuksuzlukların benimsenen, itiraz edilmeyen ve adeta kurumsallaşan bir hale geldiğini üzülerek görmekteyiz.

Oysa olması gereken, cemaatlerin aralarında paylaşamadıkları devleti kendi çarpık kokuşmuş düzenlerine uydurmaları değil, devletin hukukla cemaatlerin üstüne gitmesidir. Aynı şekilde topluma umut olması beklenen üniversiteler, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri ve diğer tüm birimlerin cemaatlerin çarpık iktidar-özne ilişkilerini kendilerine model almak yerine kayıtsız şartsız bağımsız bireylerin (yurttaşların) haklarını savunan yerde durmaları gerekir.  Aksi halde bu değersiz, aşağılık, hukuksuz düzende olan dürüst, namuslu, hakkıyla iş yapmaya çalışan “birey”lere (yurttaşa) oluyor!

Bugün insana, doğaya, devlete, hukuka, sorgulamaya, emeğe düşman cemaatlerin toplumun hemen her birimine bulaştırdığı hastalıkların, hepimiz için covid-19’dan daha tehlikeli olduğunu tam olarak kavrayamadığımızı içimiz yanarak görsek de tarihi gerçeklerden hareketle herkesin bu belalardan büyük acılar çektiği bir kırılma anında durumun vahametinin daha iyi anlaşılacağını ve ders alınabileceğini tahmin ediyor, ancak o zaman da her şey için geç olmamasını diliyoruz.

YARARLANILAN BAZI KAYNAKLAR

*Falih Rıfkı Atay, Zeytindağı.

*Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu.

* Michel Foucault, DeliliğinTarihi. 

*Prof Dr. Yasemin Avcı- Arş. Gör. Ömür Yazıcı Özdemir, Kudüs Kamame Kilisesi : Hıristiyanlığın Merkezinde Osmanlı Mirası ve Statüko Meselesi,  http://www.ctad.hacettepe.edu.tr/15_29/02-avci_ozdemir.pdf

*Bilge Durutürk, Michel Foucault’nun İktidar ve Özne Kavramlarına Bir Bakış: Gözetim Toplumu,  http://www.makalesistemi.com/panel/files/manuscript_files_publish/e61942b4897972dd6a60f8037db34c7c/0a106c3a9c61dd3c3c29443434d28bec/e665f75cd0d72df.pdf