Türkiye'nin Çernobil'i: Orman yangınları

Coşkun Faik Kavala yazdı

Türkiye'nin Çernobil'i: Orman yangınları

Hayatımda herhangi bir olaya bu kadar üzüldüğümü hatırlamıyorum.

Marmaris’in, Fethiye’nin, Milas’ın yemyeşil tepelerinin katran siyahına dönüştüğünü görmek tarifi imkânsız bir acı.

İnsanlık, çok acı olaylar yaşar: Savaşlar, depremler, salgın hastalıklar. İnsanlar ölür, sevdiklerinden ayrılır, trajedi bir gün aşılır. Yeni nesiller eskilerin yerini alır.

O halde ormanların yanmasına bu kadar üzülmek niye?

Çünkü adım gibi biliyorum ki, yanmanın sebebi ne olursa olsun, ister PKK saldırısı, ister dış güçlerin sabotajı, ister orman kenarına atılan şişeler, ister küresel ısınma etkisi -ki bunlar apayrı bir tartışmanın konuları- bu yanan alanların çoğu artık eskisi gibi görünmeyecek.

Bir daha asla.

Peki yanan kıyıların yerine ne yapılır?

Lüks oteller… Zengin Araplara satılmak için yapılacak villalar… Siteler, apartmanlar, toplu konutlar…

Kuşadası’nın eski hali ve şimdiki görüntüsü arasındaki uçuruma benzer farkın, bu yanan alanlarda da oluşacağı düşüncesi zihnimde o kadar kesin ki, hüznümden nefes alamıyorum.

Yanan iç bölgelerde ne yapılabilir?

Buralarda uluslararası şirketlere maden arama-işletme ruhsatı verilmesi maalesef ihtimal dışı değil.

Olur mu? Şu ana kadar örneği çok oldu. 

Bu alanların yeniden ağaçlandırılacağına, hayvancılığın, arıcılığın devam edeceğine dair umudum yok. 

Sadece benim değil, milyonlarca insanın içinde bulunduğu bu hal, umutsuzluk halidir. Türkiye’nin tekstil, inşaat ve turizme dayalı ekonomik yapısı, birtakım patronların açgözlülüğü, iktidarların sadece son dönemde değil, Özal’dan beri yemyeşil kıyıların yağmalanmasındaki payı ve yönlendirmesi bu kaçınılmaz ve umutsuz sonuca götürüyor.

Ancak bu kez, örneği daha önce onlarca kez görülmüş orman yangınlarından farklı bir durumla karşı karşıya kaldık: Devletin mutlak yokluğu.

Kurumların felç olmuş hali. Ağaçlar, hayvanlar hatta insanlar can çekişirken ısrarla hangarda bekletilen uçaklar. Yangının başladığı günlerde reddedilen uluslararası yardımlar. Felaket bölgesine gelip insanların kafasına çay poşeti fırlatan cumhurbaşkanı. Pet şişelerle yangın söndürmeye çalışan bölge halkı, insanlarımız. Kendisini kahramanca feda eden Şahin Akdemir. Akdemir’in ailesinin cumhurbaşkanının ayağına getirilmesi…

Sarayları, köşkleri, uçakları geçtim. ‘Bana ödenen maaşla bu devlet kim bilir kaç yangın söndürme uçağı alırdı’ diye düşünüp onurlu bir yaşamı tercih etmekten aciz sosyal medya trolleri…

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin imkân ve kaynaklarının ancak sosyal medyadaki yoğun tepki üzerine kullanılmaya başlanması…

‘Evi yanmayanlar keşke bizim de evimiz yansaydı diyecek’ gibi akıllara zarar bir şekilde TOKİ reklamı yapan bir belediye başkanı… Suçu belediyelere atan, görev süresi içinde yangınlarla yok olan orman miktarı önceki dönemlere göre dört kat artan orman bakanı…

Bütün bunlar iktidar yapısında büyük ya büyük bir dağılma, boş vermişlik hatta art niyetin işareti olduğu gibi, Türk halkının büyük bölümünün ilk kez kendisini bu kadar yalnız hissetmesine sebep oldu. 

 

ÇERNOBİL

İlk başta abartılı bir benzetme olduğu düşünülebilir: Ama ben bu durumu Çernobil felaketine benzetiyorum.

25/26 Nisan 1986 gecesi, Çernobil Nükleer Santrali’nin dört numaralı reaktöründe gerçekleştirilen bir deney sonrasında büyük bir patlama meydana geldi.

Reaktörün çekirdeği patladığı için, ilk andan itibaren çevreye radyoaktif madde yayılmaya başladı. 

Ancak Sovyetler Birliği yöneticileri, dünya çapındaki ‘güçlü devlet’ imajına zarar gelmesinden endişeliydiler. İlk başta, felaketin daha da büyümesini önlemeye çalışırken – ki bunu başardılar -  hem iç kamuoyuna hem de dünyaya karşı mağrur bir tavır takındılar.

Bu çok yanlıştı.

Avrupa’ya asit yağmurları yağmaya başladığında, durumun gizlenemeyeceği belli olmuştu. Gorbaçov durumu dünyaya ve iç kamuoyuna açıklamak zorunda kaldı.

Bugün Çernobil’in neden patladığını biliyoruz: Daha en baştan bina, böyle bir patlamayı olanaklı kılacak şekilde yapılmıştı. 

Yani sorun, temeldeydi. Hazırlıksızdı sözde ‘süper güç’ böylesi korkunç bir felakete. Akıllara bile gelmemişti yüksek teknoloji ürünü bir santralin dünyayı sarsacak bir kazaya yol açacağı. Yapısal kusurları, sloganların ardında gizlenmişti.

Böylece Çernobil uzun zamandır hissedilen bir çürümüşlüğü tüm Sovyet toplumuna göstermiş oldu: Uzaya uydular gönderen Sovyet rejimi, içeriden çürüyordu. 

Sovyet halkında, rejime, sisteme, devlete karşı daha önce eşi görülmemiş ölçüde bir güvensizlik oluştu. İşlerin uzun süredir yanlış gittiği bilinmiyor, hissedilmiyor, konuşulmuyor değildi. Sovyet üretimi önceki yıllara göre düşmüş, verim azalmış, ülke gelişmiş Batı ülkelerini yakalamak bir yana, yükselen Asya ekonomilerinin de gerisinde kalmıştı. Afgan savaşı, halkı yiyip bitiriyordu.

Ancak Çernobil, rejimin zaaflarının açığa çıkmasına sebep oldu, acz içindeki bir yönetimi ilk kez bu kadar görünür kıldı. Rejimin ismi lekelenmesin diye insanlar bile bile kurban edildi, sözgelimi 26 Nisan’daki patlamadan dört gün sonra, Kiev’de geleneksel 1 Mayıs gösterileri hiçbir şey olmamış gibi yapıldı. Tüm ülkede sansür uygulandı, kazanın boyutları tüm dünyada konuşulurken Sovyet halkının duymaması için her yola başvuruldu. Gorbaçov felaketten ancak 18 gün sonra televizyona çıkıp halka gerçek durumu anlatabildi. 

Bu arada milyonlarca insan yayılan radyasyondan etkilenmişti. Milyonlarca insan kanser oldu. Tüm Avrupa, bu arada elbette Türkiye bu felaketten etkilendi. İlk kez, basit gibi görünen ve sloganlar ardına gizlenmiş hataların bedeli böylesine ağır ve böylesine apaçık ödeniyordu.

Bu aşamadan sonra Gorbaçov, açıklık ve yeniden yapılanma politikalarıyla treni raya sokmaya çalıştı ancak artık çok geçti. Sovyet sosyalizmi, eski Türklerin ünlü kavramıyla açıklarsak ‘Kut’u (İran’daki versiyonuyla Ferr’ini) kaybetmişti. Halkın çoğunun gözünde rejimin, sistemin, sosyalist ideolojinin bir değeri, güvenilirliği kalmamıştı.

 

SİSTEME GÜVENİN SIFIRLANMASI

Elbette Çernobil olayı, kazanın meydana geliş şekli, kazaya müdahale edilmesi, dünyaya etkileri bakımından çok farklı bir felaket. Sovyetler Birliği’nin ideolojik ve siyasi yapısı da farklı.

Ama 2021 yılında Türkiye’de büyük bir kesim, bu bambaşka felaket nedeniyle aynı şoku yaşıyor.

En önemli milli varlığımız, oksijen kaynağımız olan ormanlarımızın, devlet aygıtını elinde tutanların gözünde pul kadar değerimizin olmadığını ilk kez bu kadar yakından ve canlı hissediyoruz. Küresel ısınma ile artan sıcaklıklar nedeniyle daha da yaygınlaşan orman yangınlarına karşı en ufak bir hazırlığın olmaması bir yana, bu acı durumun bir fırsat olarak görüldüğünü görüyoruz. Çürümeyi, rezilliği, rant ve para ilişkileri içinde ideolojik İslami sloganların ve hedeflerin arkasındaki gerçek dünyayı görüyoruz.

Daha önce çok sayıda çok büyük rezillikler yaşandı: Soma kazası sözgelimi. Ya da Ergenekon, Balyoz davaları, açılım politikaları gibi. 15 Temmuz’a giden süreçte devletin Fetö yapılanması tarafından adeta ele geçirilmiş olması gibi. Türkiye’nin uluslararası alanda yalnızlaşmış olması gibi.

Bütün bunlar, çok büyük krizler olmakla birlikte şu ya da bu şekilde siyasetle, gündemdeki olaylarla ilgilenmeyen insanların görmekte zorlanabileceği ya da günlük çıkarları nedeniyle görmemeyi tercih edebileceği krizlerdi. Ekonomik kriz ise, siyaset kurumuna güveni sarsar, devlete ve kurumlara olan güveni sarsmazdı. 

Ancak ilk defa sıradan vatandaş, bu kadar ihtiyacı olduğu bir anda bir Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yanında göremedi. Türk Hava Kurumu’nun ne hale getirilmiş olduğu anlaşıldı. Siyasi ikbali için bugüne kadar her fırsatta kendisini göstermiş olan İçişleri Bakanı ortadan kayboldu. Manavgat’taki yangında Rus uçağının kiralanmasından itibaren, önce reddedilen ama sonra kabul edilmek zorunda kalınan yabancı destek olmasa, felaketin boyutları daha da büyürdü. 

İnsanlar haklı olarak sormaya başladılar: Hani daha birkaç ay öncesinde Ay’a gidiyorduk?

Hani yerli otomobilimizi yapmakla kalmayıp, uçan araba üretiyorduk?

Kim veya ne çıkartmış olursa olsun, hükümetin orman yangını karşısındaki tavrı çok sarsıcı oldu. İslamcıların yönettiği rejime, sisteme, düzene olan saygı ve güven o kadar kayboldu ki insanlar kitleler halinde ‘Bize yardım edin’ diye dünyaya seslenmek zorunda kaldılar.

Çernobil felaketinde hiç olmazsa kazanın büyümesini önlemeye çalışan bir Sovyet devleti vardı. Bizim bu büyük felaketimizde ise tam tersine, yöneticilerimiz açıkça yangının sönmesi değil, büyümesi için uğraştılar.

Artık neresi kime peşkeş çekilecek, ağaçların, hayvanların ve insanların canları üzerinden ne rantlar paylaşılacaksa, Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinde yaşanan en büyük yangını söndürmemek için her yolu denediler.

Ve bunu hepimizin gözleri önünde yaptılar.

Bir ülke, başka bir ülkeyi işgal etse bile bu muameleyi reva görmez kurbanına. Bunu Türk milleti gördüğü içindir ki, hala ranttan pay koparma derdinde olan bir kesim haricinde herkes mevcut iktidardan umudunu kesmiş halde dünyaya sesleniyor.

Seslensek, çığlık atsak, duymuyorlar. Yanan ormanlar, giden canlar umurlarında değil. Rant düzeninin bir şekilde devam etmesi dışında hayatta hiçbir amaçları, vizyonları, hedefleri, hayalleri yok. Bu durum 3 Kasım 2002’den beri ilk kez bu denli açık, bu denli çarpıcı bir biçimde görünüyor.

Yanmış tepeleri Ege’nin, Akdeniz’in, bölgeden geçen herkesin yüzüne tekrar tekrar çarpacak Osmanlı İmparatorluğu’nu sözde her gün yeniden kuran, dünyaya racon kesen adamların acizliğini.

Bunun dışında, Ege ve Akdeniz’in bir zamanlar zümrüt yeşili tepeleri, Siyasal İslam’ın bu ülkeye verdiği zararın simgesi olarak tüterken, sınırlardan her gün binin üstünde çoğu genç ve erkek Afgan vatandaşı giriyor.

Beş milyonun üzerinde Suriye Arap Cumhuriyeti vatandaşı ülkemizde yaşıyor.

Ve Suriyelilere, Afganlara şefkatle yaklaşan iktidar, kendi vatandaşını en zor gününde yalnız bırakıp kafasına alay eder gibi çay poşeti fırlatıyor.

İktidar, ‘kut’unu, meşruiyetini, önleyemediği ekonomik kriz, durduramadığı sığınmacı akını yetmiyormuş gibi Marmaris’imizi, Fethiye’mizi, Antalya’mızı, Milas’ımızı, Bodrum’umuzu tanınmaz hale getiren, Mersin’imizi, Adana’mızı yakan orman yangınları sonucu tamamıyla yitirmiş durumdadır.

Ülke yönetemiyorlar, yönetmiyorlar, yönetemezler.

Türk insanını dünyadan yardım istemek zorunda kalacak kadar umutsuz bir duruma düşürenlerin utanıp utanmamaları hiç önemli değil. Devlet yönetmiyorlar, şirket yönetiyorlar, milletin mukaddes iradesini de şirketler grubuna dönüştürdükleri bozulmuş sistemlerinin çıkarı için ellerinde esir tutuyorlar.

Bu şartlarda Türk insanı alternatif oluşturmak zorundadır!

Türk, tarihin hiçbir döneminde çaresiz kalmamıştır.

Bugün de çaresiz değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruluş felsefesindeki ilerici değerlere yeniden kavuşturmak, en büyük hedefimiz olmalıdır. 

Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.