Türkiye'nin 'Kürt sorunu' var mıdır?

Ali Rıza Özdemir yazdı...

Türkiye'nin 'Kürt sorunu' var mıdır?

'KÜRT SORUNU' NEDİR?

Öncelikle ifade etmemiz gerekir ki, “Kürt sorunu” ifadesi bazı ön kabuller içeriyor. “Kürt sorunu” dediğimizde iki temel problemle karşı karşıyayız. Birincisi Kürt adının içeriği, ikincisi bunun bir sorun olup olmadığı. “Kürt sorunu”nun taşıyıcıları için Kürt adı kadim bir addır. Ortadoğu’da Kurmançça, Soranca, Lurca, Goranca konuşan bütün toplulukların ortak adıdır ve bunların hepsi tek ulustur. Bu ön kabullerin bütünüyle tartışmalı olduğunu, daha en baştan ifade etmek durumundayım.

Bir insan topluluğunu millet/ulus yapan hangi hususa bakarsak bakalım, Kürt adı altında toplanan toplulukların bir ulus/millet olarak tanımlanmasının çok büyük zorlukları vardır. Öncelikle kadim kaynaklarda Kürt adı yoktur; olduğuna dair iddiaların tamamı ise spekülatiftir. Kürt adı, Ortadoğu’da kaynaklara tartışmasız şekilde İslam’ın zuhurundan az sonra geçmiştir.

Öte yandan bu toplulukların hepsi kendini Kürt olarak kabul etmez ve hepsi de aynı soydan gelmezler. Yazı ve konuşma olarak birbirini anlamayan farklı diller kullanırlar. Dini bakımdan tarihsel çelişkilerle doludurlar ve bu düşmanlığın hatıraları bugün de güçlü şekilde yaşamaktadır. Araplarda, Farslarda ve Türklerde olmayıp sadece Kürt adı altında toplanan bu topluluklarda bulunan ortak kültürel unsurlar yok denecek kadar azdır. Şimdiye kadar hepsini kapsayan bağımsız bir siyasi organizasyon da olmamıştır. Menfaatleri (hatta aşiret düzeyinden başlamak üzere) çok kere çatışır ve en önemlisi bu toplulukların beraber yaşama iradeleri yoktur.

Kürtleri bir ulus olarak yapılandırmaya çalışan çevrelerin iki önemli dayanağı bulunmaktadır. Bunların birincisi, bu topluluklara dışarıdan verilen “Kürt” adı (ki birçoğu Kürt olduklarını kabul etmezler) ve ikincisi yaşadıkları coğrafyanın yan yana kısmen de iç içe geçmiş olması... Aslında yan yana bulunuş ve iç içe geçmişlik halinde bile, konuştuklarında veya yazılı metinlerde birbirlerini anlamayan diller kullanmaları, bunların farklı etnik unsurlar olduklarını göstermektedir.

Bunlara ek olarak bugün Kürt olarak adlandırılan gruplarda birçok aşiret, Türkmen kökenden gelir. Kayıp Türkler başlıklı kitabımda Ortadoğu’da yaşayan ve Kurmançça, Soranca, Lurca, Goranca konuşan toplam bin 500 kadar aşiretten en azından 200 tanesinin Türk/Türkmen kökenli olduğunu tespit ettik. Bahsi geçen çalışmamızın temel referansı Osmanlı arşiv kayıtlarıdır. Bu aşiretlerin dip kültürü de tesadüfe mahal bırakmayacak şekilde Türk kültürüne ait güçlü kodlar taşımaktadır.

Son olarak, Kürtçenin mahiyeti ve Kürtçenin lehçeleri olarak kabul edilen dillerin gerçekteki durumları ile ilgilidir. Tarihi metinlerde Zaza, Kurmanç, Soran, Goran, Lor gibi birçok etnik grup, konuştukları dile ve yaşadıkları coğrafyaya bağlı olarak “Kürt” adı altında toplanıyordu. Bu toplulukların kullandıkları diller ise Kürtçenin bir lehçesi sayılıyordu. Oysa güncel çalışmalar, bunların hepsinin farklı diller olduğunu, bu dilleri konuşanların ne yazılı metinlerde ne de konuşarak birbirini anlamadıklarını açıkça tespit etmiştir. Esasen Mesudî’den Evliya Çelebi’ye kadar birçok kişi, Kürtçe adı altında toplanan dilleri konuşanların birbiriyle anlaşamadığını kayda geçmiştir. Ancak çağdaş dilbilimsel araştırmalarla bu durum netlik kazanmıştır.

“Kürt sorunu” ifadesindeki ikinci problemli nokta, “sorun” kelimesidir. Yaşadığımız süreçte bir sorun yaşadığımız muhakkaktır. Ancak ben yaşadığımız süreci “Kürt sorunu” olarak tanımlamayı uygun görmüyorum. Başta çoğu Zaza ve Kürt kökenli 100 binden fazla Güvenlik (Köy) Korucusu (ki bu sayının aileleri ile birlikte bir milyonu aştığı tahmin edilebilir) olmak üzere geniş Zaza ve Kürt kitleler, Türkiye’de yaşanan sorunu “Kürt sorunu” olarak adlandırmamızı imkânsız kılmaktadır. Kaldı ki, Türkiye gerçekten bir “Kürt sorunu” yaşarsa toprak bütünlüğünü koruması oldukça zor bir hal alır. Türkiye’de yaşanan süreç, genel olarak bir terör sorunudur. Ancak bu terör emperyalistler tarafından desteklenmekte, bir ucu uyuşturucu madde ticaretine uzanmakta, Avrupa’da bulunan Türk kökenli “Kürt diasporası” tarafından fikren ve madden finanse edilmektedir. Bu bakımdan yaşadığımız süreci salt bir terör süreci olarak tanımlamamızı güçleştiren hususların varlığını da dikkate almak zorundayız.

MİLLETİN VE DEVLETİN İNTİHARI NASIL OLUR?

Ulusal/milli kimlik altında farklı etnik ve dini grupların kendi inançlarını, dillerini ve kültürlerini yaşatmasını kişisel olarak desteklerim. Bunu yararlı da görürüm. Ancak bir dini ve etnik grubun üzerine sorun etiketini yapıştırırsanız, yanlış yaparsınız. Mesela sorununun adını “Kürt sorunu” koyarsanız, Türk toplumunu psikolojik olarak ikiye bölersiniz. Hatta bir “Türk sorunu”nun doğmasına bile neden olabilirsiniz.

Bir devlet, etnik ve dini kimlikleri siyasi muhatap olarak kabul ederse, kendi adına ölümcül bir hata yapmış olur. Hele ki, dini ve etnik kimlikleri suiistimal ederek terörü meşru bir araç olarak gören yapıları muhatap almak, daha büyük bir hataya düşmek demektir. PKK gibi binlerce kadın ve çocuğu katletmiş, uyuşturucu ticareti ve insan kaçakçılığı dâhil birçok kirli suça bulaşmış, canlı bombaları bir eylem çeşidi olarak meşrulaştırmış bir terör örgütünü muhatap kabul etmenin hiçbir meşru ve ahlaki temeli yoktur. Bu muhataplık terör örgütüne kitleleri yönetme, sokak hâkimiyeti, sermaye transferi gibi birçok avantaj sağlar. Zaten ulus inşa etmenin en başat araçlarından biri, uluslaşma hedefine kilitlenmiş, güçlü bir sermayeye sahip büyük bir burjuvazinin varlığıdır.

“Kültürel haklar” adı altında ambalajlanmış ama aslında her biri açıkça siyasi olan talepleri, devletin kontrolsüz şekilde hayata geçirmesi daha büyük taleplerin ve doğal olarak sorunların doğmasına neden olur. PKK’yı inceleyenler bilir; PKK bir kara deliktir ve bir Kürt devleti kurup en geniş sınırlara ulaşıncaya kadar durmayacaktır. PKK, temel olarak bundan daha azına razı olmayan bir hedefe kilitlenmiştir.

DEMOKRASİNİN ASIL KATİLLERİ

Propagandasının yapıldığının aksine, ben PKK ve yandaşları ile diğer yasal veya gayri resmi etnikçi örgütlerin Türkiye’nin demokratikleşmesine büyük hasar verdiğini ve ülkeyi her bakımdan geriye taşıdığını düşünüyorum. Türkiye, zaten Batılı ülkelerin başını çektiği modern ulus devletlerin ve demokrasinin lokomotifine kendini eklemlemişti. Dünya bir yöne gidiyordu ve Türkiye de yönünü oraya çevirmişti. Önce sol hareketlerin terörizm ve şiddet eğilimi, ardından PKK terörü, Türkiye’de gerçek bir demokrasiyi kurmak istemeyen güçlere kuvvetli bir gerekçe sundu. Türk devletini yönetenler, belki kasıtlı olarak belki yetersiz vasıflarından dolayı, demokrasi düşmanı bölücü, gerici ve yıkıcı akımlara karşı etkili şekilde mücadele edemediler. Günü kurtaran politikaları tercih ederek, bilimin yolunu izlemediler. Türkiye, hiçbir zaman çağdaş demokrasi standartlarına ulaşmadı.

Diğer taraftan PKK terörünün yarattığı toplumsal ve ekonomik tahribat bölgeyi adeta yerle bir etti. Devletin her yatırımı PKK’nın terörü ile karşılaştı. Ekonomik bakımdan bölge gelişemediği gibi sosyal bakımdan da ağır bir yıkıma maruz kaldı. Zihniyet dönüştü. Türkiye’nin ekonomisi ve sosyal yapısı özetle demokrasisi, bir taraftan cemaat ve tarikatlar şeklinde örgütlenen gericiler ile PKK ve etnik ırkçı terör grupları tarafından adeta iğdiş edildi.

SORUNUN PANZEHİRİ: GERÇEK BİR DEMOKRASİ

Türkiye’nin esas ve aslından en temel problemi, demokrasi kavramından ne anladığımızdır. Çağdaş demokrasiler, ulus-devletlerle iç içedir. Bugün başta ABD ve Almanya gibi esasen federasyon olan ülkeler bile, kendini ulus-devlet olarak tanımlar. Ulus-devletler, modern demokrasinin rahatça yeşermesi için uygun koşullar sunarlar. Maalesef ülkemizde bölücü ve gerici çevrelerce demokrasi kavramının içi “etnikçilik/bölücülük” ve “dincilik/gericilik” ile doldurulmaktadır. Etnik taleplerle, üstelik ülkemizde ırkçılığa varan düzeyde siyasi etnik taleplerle demokrasi inşa edilemez. Hele eroin kaçakçılığıyla, kadın-bebek-çocuk katletmekle, canlı bombalarla, emperyalizme taşeronluk etmekle vb. demokrasinin inşa edildiği dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir. Edilse edilse belki kabile devleti inşa edilir. TBMM yerine de her etnik grup şefinin toplanıp birlikte karar alacağı büyükçe bir çadır kurulur.

Türkiye’de Atatürk’ün ifade ettiği gibi “muasır medeniyetin üzerinde”, evet üzerinde, ulus-devlet temelinde bir ülke inşa etmek, başta terör olmak üzere Türkiye’nin bütün önemli meselelerini çözecektir. Gelişmiş dünya ülkelerine vagon değil lokomotif olan bir Türkiye, sadece terörün değil her türlü sorunun da en güçlü çözümüdür.

Etnik ve dini grupların kültürel haklarının baskılanmadığı, kültürel olarak yaşam damarlarının kesilmediği ama etnik ve dini grup adına siyasi taleplerle ortaya çıkmadığı, hele terör yapmadığı bir iklim, Türkiye’de yaşanan sorunların çözümünde önemli unsurlar olarak görülmelidir.

Son olarak şunu ifade etmeliyim. Benim yaptığım çalışmalarda Kürt olarak adlandırılan toplulukların (Arap ve Fars soylular da olmakla birlikte özellikle Türkiye coğrafyasında) önemli kısmı Türk kökenli çıktı. Esasen Zazalar ve Kurmançlar sınır toplumlarıdır ve vernaküler toplumların soyları, farklı topluluklardan gelir. Elbette etnik kimlikler gibi ulusal kimlikler de değişebilir ama etnik kimliği neredeyse “ırk”la eşitleyen bir zihniyet, ancak bu kanalla yıkılabilir. Bu bakımdan bilimsel çalışmalara ağırlık verilmeli, Kürtler ve Zazalar aşiret düzeyinde üniversitelerde incelenmelidir. Hatta aşiretler gibi Zaza, Kurmanç, Soran, Goran ve Lur gibi etnik kümeler düzeyinde karşılaştırılmalı çalışılmalıdır.

Tabii, sorun sadece bizim ülkemizin içinde yok. Türkiye sınırlarının art bölgesinde de var. Özellikle Irak, Suriye ve İran’daki Kürtleri kazanmaya yönelik de Türkiye’nin bir politikası olmak zorundadır.