Türkiye’nin refahı artıyor mu?-2

Türkiye’nin refahı artıyor mu?-2

Aynı başlıklı yazımın ilkinde, refah artışının tesbiti için bakılması gereken bazı temel kriterlerden bahsetmiş; son yıllarda Türkiye’de refahın ne kamu varlıkları stoğu ve katma değer üretimi, ne de ürün ve işgücü piyasalarına ve kamu kaynaklarına erişimde adalet açısından artmadığını, hatta azaldığını, irdelemiştim.[1] Bu yazıda, enflasyondaki gelişmelerin refaha etkisi üzerinden 2000’lerin bir değerlendirmesini yapacağım.

Enflasyon, yani paranın değer kaybetmesi, geniş tabana yayılan gizli bir vergi türüdür, ve en çok da varlıklarının büyük kısmı her ay enflasyona endeksli olarak artmayan ücretten ibaret olan dar gelirlileri etkiler. Ürün fiyatları artarken ücretler aynı hızda artmadığı için, sabit gelirlilerin alım gücü düşer. Bu yönüyle, enflasyonun gelir dağılımını bozucu bir etkisi vardır ki bu da sosyal adalete ve ülke refahına zarar verir. Ceza ve vergi ödemelerinde gecikmeleri avantajlı haline getirdiği durumlarda, enflasyon kamu gelirini de azaltabilir. Değeri düşen bir para birimi ile işlem yapmanın risklerinden korunma ihtiyacı faizleri yükseltir; bunun sonucu olarak reel yatırımlar azalır ve işsizlik artar. Enflasyonun yarattığı belirsizlik ve istikrarsızlık, kur riskini, cari açığı ve borçları da artırır. Yüksek enflasyon ortamında, tüketim ve reel yatırım yerine, paranın değerini korumak için uygun finansal araç araştırmaya harcanan zaman ve çabanın kendisi de refah kaybıdır.

Türkiye, 1970’lerdeki petrol şokları sonucu tanışıp 20 yıl sonuçlarıyla boğuştuğu enflasyon canavarını 1990’ların ikinci yarısında dize getirmeye başladı. Kronik yüksek enflasyon dönemi dengesizliklerinin yol açtığı 2001 krizini sonrası uygulamaya konan bankacılık ve finans reformlarıyla, enflasyon nihayet yüzde 10’un altına düşürebildi. IMF destekli kurumsal reformların yarattığı güven, küresel likidite bolluğu ve düşen risklilik ortamında, küçük ve orta işletmelerin ve hanehalkının finansa erişiminin artması ve uzun vadeli tasarruf ve yatırım planlarının uygulanmaya konması doğal sonuçlar olarak addedilebilir. Bu gelişmelerin bir göstergesi de, yatırıma dönüşebilecek vadeli mevduatların artışıdır. Bunların sonucu olarak da büyüme, istihdam ve gelir dağılımında düzelmeler, yani refah artışı beklenir.

Bu açılardan bakılınca, 2000’lerde Türkiye’nin büyük bir fırsat penceresinin gereğince kullanmayıp, varabileceği refah düzeyinden oldukça geri kalmış olduğu rakamlarda açıkça görülmekte. Enflasyonun sebep olduğu refah kayıplarının, enflasyonun düştüğü dönemde refah kazanımına dönüşmesi, yani büyümede artış, gelir dağılımında düzelme, reel yatırımlar ve istihdamda artış olarak kendini göstermesi beklenirken, bunların gerçekleşmediği tablodaki dönem ortalamaları özetliyor:

Tabloda görüleceği üzere, makroekonomik gelişmeler enflasyondaki düşüşle orantılı olmadı. Büyümenin ve vadeli TL tasarrufların kronik yüksek enflasyon dönemindeki oranlara göre tatmin edici artış göstermemiş olması, işsizliğin tarihsel olarak en yüksek boyutlara ulaşması, tasarruf vadelerinin uzamaması ve dış borcun azalmaması 2002 sonrasının sunduğu fırsatların iyi kullanılmadığını gösteriyor.

Buna karşın, yatırım rakamlarındaki artışın sebebi olan yol, köprü, şehir hastaneleri sürdürülebilir gelir ve istihdam yaratmadığı gibi, bunları yabancı ortaklarla KÖİ’leriyle finansa ederek, hasta ve yolcu garantileri gibi yanlış uygulamalar nedeniyle vergilerimizle uzun süre ödemeye devam edeceğimiz artık herkesin malumu. Kaynak dağıtımının ülkenin kalkınma önceliklerine ve verimlilik kriterlerine uygun yapılmamış, ve katma değer üretiminde gereğince yol alınmamış olması, Büyük Resesyon sonrası artan dışa bağımlılık ile birlikte 2017’de yükselme eğilimine giren enflasyonda da kendini gösterdi. Bu arada iktidarın sık sık dile getirdiği 17 yılda 3 kat reel gelir büyümesinin, özel sektörün aynı dönemde yaklaşık 2.5 kat artan reel borçluluğu ile bir arada değerlendirilirse net refah artışı olarak görülemeyeceği açıktır.[2] Yani hanehalkının ortalama geliri borçlanarak artmıştır.

Peki bu fırsat etkin kullanılsa ne olurdu? Bu sorunun yanıtını araştırdığım ampirik çalışmada[3], eğer düşen enflasyonun refah kazanımı verimsizce dağıtılmış ve bölüşülmüş olmasaydı, 2010’a dek yaklaşık olarak yüzde 10 büyümüş olmamız gerektiği sonucu çıkıyor. Eğer bu oranlarda büyüseydik, Türkiye’de kişi başı ortalama gelir bugün Dolar cinsinden 10,000 değil en az 15,000 olacaktı. Daha da önemlisi, kaynaklar verimsizce dağıtılmamış olsa, bugün üretimde darboğaza girmeyecek, işsizlik  ve yeniden artan enflasyonla uğraşmıyor olacaktık.

Yani Türkiye, 2000’ler başında düşen enflasyon ve global likidite bolluğunun yarattığı fırsat penceresini doğru kullanmış olsaydı, gerçekleşen büyüme oranlarının iki katı kadar büyüyecekti. Neden istikrarlı olarak bu büyüme oranlarına varamadığımızın yanıtı, önceki yazılarda da belirtmiş olduğum, hızla yeni zengin bir kesim yaratma politikaları ve bu hedefe erişmek için yapılan kurumsal yıkımda.

YENİ PROGRAMI DEĞERLENDİRMEYE BİLE DEĞER BULMUYORUM

2000’lerin fırsat penceresi, iktidarın Cumhuriyet ilkeleri ile mücadele davasına heba edildi. Bu dönemde siyaseten ve iktisaden çok güçlenen dar bir kesimin refahı çarçur etme bağımlılığı, ülkenin içine düşürüldüğü bu sosyo-ekonomik çıkmazdan kurtulmanın önündeki en büyük engel olarak durmakta. Bu sebeple, her birinin adı ‘yeni’ olan sığ ve inanılırlığını olmayan ekonomi programlarını değerlendirmeye bile değer bulmuyorum.

[1] Bir okuyucu, bu kriterleri temel alan herhangi bir argüman yapmadan, bu yargıya varmak için ancak ‘kör ve kötü niyetli olmak gerektiği’ yorumunu yapmış. Verilere dayalı olmayan suçlamalar içeren bu tür yorumları ciddiye almak pek mümkün değil.
[2] T.C.Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre 2002-2018 yılları arası TÜFE 4.47 kat, özel sektör nominal bürüt borcu ise 6.8 kat artmıştır.
[3] “Turkey’s Experience with Disinflation: Where Did All the Welfare Gains Go?”, Applied Economic Letters, 2012.