Türklük, ırkçılığın panzehiridir

Şahin Filiz yazdı...

Türklük, ırkçılığın panzehiridir

Anayasa değişikliği tartışmaları devam ederken bu gün Veryansıntv ve diğer medya organlarına, Danıştay 8. Dairesinin 2018’de aldığı “Andımız kaldırılamaz” kararı MEB’nın itirazıyla değişti. Andımız bundan böyle okullarda okutulmayacak. Danıştay devlet madalyalarındaki Atatürk kabartmasını da yine çıkarma kararı aldı” haberi düştü.

Bu karardan önce okullarımızda okutulan 1932’de Milli Eğitim Bakanımız Reşit Galip’in yazdığı Andımız’da neler söylüyorduk, bakalım:

Türküm,

Doğruyum,

Çalışkanım

İlkem: küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm: yükselmek, ileri gitmektir.

Ey Büyük Atatürk!

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.-

Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Ne mutlu Türküm diyene

Andımız, “Türk’üm” ile başlayıp “Ne Mutlu Türküm Diyene” ile bitmekte; kısa ama son derece eğitici, yol ve yön gösterici, çocuklarımıza milli kimliklerini öğretici, bu kimliğin farkına varmalarını sağlayan bir tür milli bir yemindir. Türk kimdir? Türk nasıl olunur? Kime Türk denir? sorularının en kestirme ve en akılcı cevabı Andımızda dile gelir. Türk buna göre, “doğru” olmaktır. Çalışkanlıktır. Küçükleri korur, büyükleri sayar, yurdunu, milletini kendinden çok sever. Ülküsü, yükselmek ve ileri gitmektir. Bunun yolu ise apaçıktır: Büyük Atatürk’ün açtığı yol, gösterdiği hedefe hiç tereddüt etmeden ilerlemektir. Her Türk kişisi, varlığını anılan ilkeler doğrultusunda Türk milletine armağan eder. Bu yemini yapabilmek, hiçbir etnik kökene veya dinsel-mezhepsel kayda, şarta bağlı olmadan Türküm diyebilmekle mümkündür. Türküm diyebilmek büyük bir mutluluktur. Türk olmanın temel koşulları bu siyasi, sosyal, etik ve insani ilkelerdir.

Peki, şimdi tam tersinden bakalım:

“Türküm” demeyen, çalışkan, doğru ve benzeri niteliklere sahip olmayacak mıdır?

Örneğin “Müslüman’ım” dese daha doğru olmaz mı?

Olmaz. Neden?

Müslümanlık bir dindir. İçinde tarihsel dönemler boyunca bin bir türlü mezhep, cemaat ve tarikat gurupları vardır. Hangi mezhep? Hangi Tarikat? Hangi Müslümanlık? Diye sorulsa, cevabımız yoktur. Çünkü en büyük çatışma ve boğuşmalar Müslümanlar arasındadır. İslam hakkında tarihte bütün Müslümanların katıldığı bir uzlaşma olmamıştır; bundan sonra da olacağa benzemiyor. Öyle bile olsa, Müslüman olmak, yalnız bu dinin mensuplarına özgü inanç ve ibadetlerle kayıtlıdır. Başka bir dinden olanlar, bir Müslüman’ın “çalışkan”, “doğru”, “küçüklerini koruyan, büyüklerini sayan” bir insanın vasfı olduğuna asla ve kat’a inanmaz. İnansa da, İslam’a girmediği sürece “İslam kardeşi” olamaz. Hıristiyanlık da böyledir. Hele Yahudilik tamamen böyledir. “Müslüman’ım, “Yahudiyim” veya Hıristiyan’ım” demek için mutlaka Hıristiyan olmak zorunludur. Bu dinlerden birinin mensubu olmak doğruluk ve çalışkanlığın koşuludur. Önce mensubiyet ve sonra bu ilkeler. Mensup olduktan sonrası tufandır; bu dinlerden hiç biri diğerine güvenmediği gibi, aynı şekilde hiç biri kendi mensuplarına güvenmez. Üstelik mensupları da birbirine güvenmez. Ama hepsinde de “Türküm”den sonraki etik ve insani ilkelerin ifa edileceği söyleminin yerine getirileceği garantisi yoktur.

Başka türlü dersek, inanmak ve ilgili dine girmek yeterlidir. Pratikte hemen tüm etik ve insani ilkeler, “dinsel mensubiyet”e göre teferruat kalır. Yeter ki Yahudi, Hıristiyan veya Müslüman olsun; en temel koşul “olmak”tır; yapmak değildir. Yapmasan da bir dinin mensubu olarak kalma imkanın vardır. Neden? Mensubiyet, “verilen”i almaktır; yani belirlenmiş “öz” e sahip olmaktır. Bu öze sahip olan, sahip olmayandan sadece bu dünyada değil öte dünyada da farklıdır, üstündür ve egemendir. Her din, inanmayı Tanrı katından bahşedilmiş ilahi bir öz, kutsal bir hediye olarak görür. Bu öz, her şeyi belirler; Evrenin en çalışkan ve en dürüst insanı olmak değil, “bir dine mensup olmak” belirleyicidir. Üstünlük, yapılan ve başarılan şeylerde değil, kazanılmış haslet ve hedeflerle değil, “verilmiş bu ilahi lütuf”la ölçülür. Yani sen bir dine mensup olursan, gerisi teferruattır. Önemli olan olmaktır, yapmak değildir.
Buna göre herhangi bir dinin müntesibi, ilkelere uyumu ve yaptığı amellerle değil, tam tersine, zatına lütfedilmiş hidayetle, kendi dininden olmayan bütün insanlardan üstün duruma geçmiştir. Her din aynı savda bulunur. Yahudi’ye göre Hıristiyan, Hıristiyan’a göre Yahudi, her ikisine göre Müslüman, Müslüman’a göre de her ikisi “kafir”dir; Türkçesini söyleyeyim: Canı, malı, varlığı, çocuğu- çoluğu, şerefi, namusu haraç-mezattır. Özcü tutum bu noktada durmaz. Bir de her dinin kendi içindeki mezhep ve dinsel klikler için aynı şey geçerlidir. Örneğin Yahudilikte “Nuhçular ile Karaimler, Esseniler ile Ferisiler; Hıristiyanlıkta Doğu ve Batı Kiliseleri, Katolikler, Protestanlar, Süryaniler, Nesturiler ve benzerleri; İslam’da Mutezile, Eşarilik, Vahhabilik, Mevlevilik kısaca Sünnilik, Şiilik ve benzerleri arasında, dinler arasındaki husumetlerden daha keskini, daha can yakıcı olanı söz konusudur.

Mezheplerden başka, bir dine aitliği özce lütuf saymanın en açık örnekleri cemaat ve tarikatlardır. Birbirileriyle saç saça baş başa boğuşurken “ Ümmetim yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır; içlerinde sadece birisi “fırka-i Naciye”dir” yalanına sarılarak her biri kendisinin “Naciye” , diğerlerinin facia olduğunu iddia eder. Yani her din başka bir dine, her din içindeki mezhep ve cemaat yekdiğerine ilahi armağanın özce kendi tekelinde olduğunu ilan eder. Hepsinin ortak özelliği ise, ilahi özce seçilmiş ve verilmiş tarafın kendisi olduğunu savlamasıdır. Arap şairi Ebu’l-Ala el-Maarri’nin dediği gibi, “Hakikatin nerde yalan söylediğini boşuna arayıp dururlar.” [1]

Bu çatışmalar dinci ırkçılığın dünden bu güne süregelen görünümleridir. Kendi dininden ya da cemaatinden olmayanı “kafir” ilan etmek, dinsel ırkçılıktır. Irkçılığın hukuki, siyasi ve sosyal sonucunu “kafir” kavramı belirler.

Şimdi Türküm’e gelelim. Dünyada hiçbir ulus kendini, etik ve ahlaki ilkelerle tanımlamamıştır. Andımız tam bir insani ve etik bir manifestodur. Türküm ve Ne Mutlu Türküm Diyene, Türk olmayı, Türk ırkından, sulbünden, soyundan gelmeyi özsel bir koşul saymaz. Türklüğün özde ve tanrısal bir lütufla “şanslı kişilere” bahşedildiğine işaret etmez; Türklük, kan, aşiret, bölge, fizyonomi ya da biyolojik özelliklerle tanımlanmaz. Türklük “verilmiş” ve “lutfedilmiş” bir öz değil, Andımızda sıralanan ilkeler doğrultusunda “kazanılacak” ve “inşa edilecek” bir kimliktir. Ama bu, Türk ırkı yoktur anlamına gelmez. ABD’den Çin’e kadar yalnız Türk dili ile seyahat edebileceğimiz bir uçtan bir uca geniş coğrafi alan, Türk halklarına aittir. Yalnız nüfusuyla değil, dünyada belirleyici gücüyle de var olan Türklerin, Andımız’da “ırk mensubiyetini değil, insan olmayı Türklükten sayması” bütün insanlığa ders olabilecek evrensel bir yaklaşımdır. İslam hukukunda, “Nahnu nahkumu bizzavahir-Biz görünenlere göre yargıya varırız-hükmü gereğince“Ben Müslümanım” demek, yeterlidir. “Olmak” kafi gelir. Ama Andımız’a göre “Ben Türk’üm” demek yeterli değildir; Türk ırkından olmak da kafi değildir. Türküm dedikten sonra sayılan etik ve insani gereklilikleri yerine getirmek bunun olmazsa olmaz koşuludur. Ya getirmezse? O zaman Türküm diyemez.

Demek ki Türklük, Andımız’da, bir “kazanım”dır; “verilen” değildir. Bir çaba ve inşadır; “lutfedilmiş” değildir. Kişinin kendisini bu ilkelerle var ve inşa etmesidir; yoksa Türk olmak yeter neden değildir. Öyleyse bir kimse doğruysa, çalışkansa, küçüklerini koruyor, büyüklerini sayıyorsa, milletini özünden çok seviyorsa, tek ülküsü yükselmek ve ileri gitmekse, göğsünü gere gere “Türküm” diyebilir. Ancak bu genel norm ve ilkelere sıkı sarılması için, Atatürk’ü örnek alacaktır. Atatürk, çağdaş, aydınlık, ilerlemeci, hukukun üstünlüğüne dayalı erdemlerin teorik ve pratik olarak benimsenmesini istemiştir. Bu ilkeler onun kişisel istekleri ya da bağlı bulunduğu bir tarikatın veya mezhebin öznel talepleri değil, emperyalizme karşı canla başla mücadele eden bir milletin Anadolu’yu yurt tutmasını sağlayacak milli ilkelerdir. Onun açtığı yol, bir dervişin, bir papazın ya da kişisel hırslarını ilah edinmiş bir despotun yolu değildir. Kendine kutsallık payesi veren, kerameti kendinden menkul meczup, mensup ya da şarlatan bir yobazın, aşiretini ayakta tutmak için onlara maddi-manevi hayaller satan kabile reisinin, etnik-mezhepsel parçalardan her birinin başına dikilen gerici sözde liderlerin heva ve heveslerinin eseri hiç değildir.

Türküm demek, insanlığına ve yurduna düşman bütün bu ırkçı tutumlara karşı gelmektir.

“Sen Ne Mutlu Türküm dersen, başkaları da kalka, ne mutlu şuyum, buyum derler” mügalatası, din perdesi altında Türk düşmanlığına evrilme eğilimindedir.

“Türk-İslam sentezi” kurmacası, bu zoraki evliliğe samimi inananları uyandırmış olmalıdır. Sentez saflığı, Türklükle İslam’ı karşı karşıya getirip buradan hilafet ekmeği çıkarmaya çalışanlar için de yağlı bir ekmek kapısı olmuştur. Arap dünyasında öteden beri din ile milliyet birbirinin ayrılmaz unsurları iken, dini “ikinci bir milliyet”le sentezleme girişimi, “el atıyla sefere çıkmak”tan farksızdır. El atına binen tez iner. Tarihin, M.Ö. 17. Yüzyılla değil, onunla başlatılır; dilin, üvey evlat muamelesi görür. Kültürün de sen de kendi yurdunda yok sayılırsın. Yüzyıllardır her din ve ırkı barış içinde, hem de refah içinde yaşatırsın ama yine de Yahudilikten tevarüs eden “diliyle, kültürüyle seçilmiş bir halk”ın ancak mevalisi sayılırsın.

“Doğru” musun? O halde neden eğriliği savunuyorsun? Tanrılık iddiasında bulunuyorsun?

“Çalışkan” mısın? Öyleyse neden cemaat ve tarikat lideri olarak, çalışmadan kazanıyor ve milletin sırtından geçiniyorsun?

“Küçükleri koruyor musun?” Öyleyse neden çocuk gelinlere fetva veriyorsun? Kutsal kitabın öğretildiği yerlerde neden küçüklere her türlü zararı vermekten çekinmiyorsun?

“Büyükleri sayıyor musun?” Öyleyse neden ülkemizin kurtarıcısı Atatürk’e, İstiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy’a, şehitlerimize, Fetö kumpasına uğramış komutanlarımıza saygısızlık ediyorsun?

“Milletini özünden çok seviyor musun?” Öyleyse neden, milletin menfaatini her şeyden yeğ tutmayı denemiyorsun? Yoksa kendi özünü milletinden çok mu seviyorsun?

“Yükselmek ve ileri gitmek” varken neden İslam Ortaçağ’ına bile rahmet okutacak tarih dışı talepleri kurtuluş reçetesi gibi sunuyorsun? Neden Cumhuriyet erdemlerini, cehaletin erdemsizliklerine kurban ediyorsun?

“Atatürk’ün açtığı yol”, milli kurtuluşun, millet olmanın, inanç ve bilime ayrı ayrı yer açmanın, aydınlanma ve aklın yolu ise, neden tersini savunmak için Türk büyüğüne saygısızlık ediyorsun?

Böyleysen “Türküm” deme, daha iyi.

Türküm demek bu erdemleri kendin, ailen, milletin ve geleceğin için sahiplenmen demektir. Türk milletinden olmak, insanlık ailesinin en büyük parçasından birine mensup olmaktır. Küçük parçalarla millet olunmaz, olunmayacaktır.

Eğer bunların tersini yapıyorsan, Türk milletinin senin Türküm demene ve Türküm diyerek mutlu olmanı söylemene ihtiyacı yoktur.

Bu milletin adı Türk milletidir. “Türkiye sınırları içinde yaşayan herkese Türk milleti denir.” Farklı etnik kökenlerin olması farklı milletlerin olması anlamına gelmez. Öyle olsaydı her aile bir millet olurdu. Devlet ve millet, dinsel ve etnik ırkçı fantezilerle yaşamaz. Bunları aşmadan millet olunamaz.

Türklük, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığı, istiklali ve istikbalinin yegane dayanağı ve gerekçesidir. Bu ülkenin çimentosu Türklüktür. Diğer etmenler, Türklüğü beslediği sürece meşrudur. İlk dört madde, bu ruhun tezahürüdür. Alman filozof, Almanlığı tarihsel süreçte kendini açan, geliştiren ve kapsayan bir Geist yani logos, tin veya ruh olarak tanımlar. Almanlık tarihsel bir tin ise, Türklük ondan daha köklü, daha kapsamlı bir tindir. Hegel’e ses çıkarmazken, hele Hitler’in elinde insanlık suçuna dönüşen bu tine en ufak bir itirazınız yokken, yüzyıllarca her din ve ırkın yükünü çekmiş Türklüğe, kendinize garazınız nedir? Ne bu şiddet, bu celal?

Parçalanmış kimlikler cennetini ve sonra da mezarlığını görmek için Irak, Suriye, Afganistan’a Ortadoğu’ya tekrar bakmak gerekmez mi?

Andımız evrensel insani değerlerin bir manifestosudur. Doğruluk, çalışkanlık ve diğer ilkeler, Türklüğün vazgeçilmez etik, kültürel ve tarihsel nitelikleridir. Bunlar olmadan Türküm denmez. Hangi din, inanç ya da etnik kökenden olursak olalım, bu evrensel değerleri eğer benimsiyorsak, Atatürkçü olmak için Türk doğmanın şart koşulmadığını anlıyorsak, bu erdemlerin Andımız’da yüzyıllardır süzülüp gelen Türklüğün tarihsel ve kültürel varlığından kaynaklandığını öğrenmek istiyorsak, Ne Mutlu Türküm Diyene!

Türkiye’de ırkçığın ve bölücülüğe karşı, Ne Mutlu Türküm Diyene”.

Türklük, her türlü ırkçılığın biricik panzehiridir.

Andımız bu panzehir en somut ifadesidir.

Yeminimizi geri istiyoruz.

[1] Macit Fahri, İslam Felsefesi Kelamı ve Tasavvufuna Giriş, İng. Çev. Şahin Filiz, İnsan Yayınları, 8. Baskı, İstanbul 2014.