Türk’ün Assisili Francesco’su Otman Baba

Türk’ün Assisili Francesco’su  Otman Baba

Türk Rönesans’ı ve Türk filozofları arasında Otman Baba’nın ayrı bir yeri vardır. Otman Baba, Fatih Sultan Mehmet döneminde 1378-1478 yılları arasında yaşayan bir mutasavvıf ve bir düşün insanıdır. Türk Rönesans’ını oluşturan filozoflardan söz ederken özellikle mistik karakterleriyle öne çıktıklarını görmekteyiz. Otman Baba da onlardan bir tanesidir. Menakıbname’de Otman Baba’nın gerçek yaşamı, Fatih Sultan Mehmet’le ilişkileri, hayata, dünyaya, dine ve insanlara bakışını gördüğümüz pek çok ifadeler ve bilgiler vardır. Genelde Menakıbnameler, Vilayetnameler ve Menkıbeler dilden dile bağlılarının arasında dolaşan efsanelere dayanan eserlerdir. Ama Otman Baba menakıbnamesinde daha gerçekçi verilere rastlanmaktadır. Bu bakımdan Otman Babanın menakıbnamesini takip ederek onun nasıl bir filozof ve Türk mistiği olduğunu görelim.

Otman Baba devrimci karakterde bir Türk sufisi ve filozofudur. Rumeli gazalarında pek çok savaşlara katılmış, orada büyük yararlılıklar göstermiş, bu yiğitliği ve mertliği sayesinde çevresinde birçok mürit toplanmış ve büyük bir güç haline gelmiştir. Tabi ki hurufi, Şii ve Batıni düşünceleriyle tanındığı için de Fatih Sultan Mehmet ve onun idaresi karşısında çok onaylanan bir isim de olmamıştır. Oysa Alevilik ile Şiiliğin birbirine karıştırılması daha çok Şah İsmail hatayi dönemlerinde sık karşılaşılan bir durumdur. Bu yüzden Otman baba’yı Şii olması mümkün değildir. Çünkü Fatih Sultan Mehmet döneminde merkezi bir yapıya sahip olan Osmanlı devleti dağlarda, yüksek yerlerde yaşayan yörük ve Türkmenleri bir anlamda dışlamış bulunuyordu. Bu dışlanan, merkeziyetçi idareye karşı çıkan göçmen ve Türkmen grupların en önemli liderlerinden birisi de Otman Baba’dır. O, hem siyasi anlamda Osmanlı idaresiyle ters düşmüştür hem de dine bakışı, hayatı yorumlayışı bakımından ters düşmüştür. Her iki etken de Osmanlılarla, yörükler ve Türkmenler arasındaki bir çekişmeyi günümüze kadar yansıtmıştır. İdareye yakın olan medreseliler ve fakihler tarafından sürekli olarak Osmanlı idaresine şikâyet edilmiş ve zaman zaman da Otman Baba tutuklanmıştır.

Anadolu’yu Türk yurdu haline getirenler aslında başta Otman Baba olmak üzere pek çok Türk filozofudur, Türk erenleridir, Türk sufileridir. Bu bakımdan, yurt haline getirdikten sonra Anadolu’da Osmanlıların merkeziyetçi bir yapıya kavuşması ve bir anlamda daha çok Ortodoks bir dini görüşü benimsemeleri sonucunda Anadolu’yu Türkleştiren ve yurtlaştıran bu Türkmen dervişleri kenarda kalmışlardır. Kenarda kalmaları Osmanlı Devletiyle yüzyıllar süren bir gerilimi beraberinde getirmiştir.

Otman Baba, Melami, Hurufi ve Batınidir. Melami, batıni ve Hurufi düşünceler Antik Çağ’dan bugüne kadar bir takım filozofların etkilerini de beraberinde getirmiştir. İnsan düşüncesi tarihsel süreç içerisindeki yeni fikirlerden etkilenerek bambaşka bir duruma gelebilmektedir. İşte Melami, Batıni ve Hurufi düşünce de yüzyıllar boyunca İslam dininin İslam öncesi fikirlerden ve mirastan yararlanarak bugüne kadar Türk Rönesans’ında ve Türk filozoflarının düşünce sisteminde yansımasını dile getiren bir durumu anlatmaktadır.

‘Melami’ demek tanrıdan başka her şeyi kötüleyen ve Tanrı’dan başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayan anlamına gelmektedir. Başka bir deyimle Melamiler Kalenderidir. Melamiler kaşlarını ve saçlarını kazıtırlar; hem kendi nefislerini kötülerler hem de dünyayı kötülerler. Dünyadan ve kendi canlarından vazgeçtikleri içinde militandırlar. Bir anlamda savaşkan, devrimci bir ruha sahiptirler. Dikkat edersek Türk Rönesans’ının temelinde bulunan bu Türk sufiliğinin bir lokma bir hırka gibi çok basit bir şekilde anlatılamayacağını ifade etmektedir.  Yani ‘benim karnım doysun, başımı sokacak bir evim olsun, dünya umurumda değil’ gibi bir felsefeyi değil daha çok ülkesi, halkı, etrafı ve varlıkları için kendi canından vazgeçen, kendi zenginliklerini, imkanlarını bir kenara bırakan ve bu bakımdan Tanrı’dan başka hiçbir şeyi önemsemeyen bir felsefenin burada kendini gösterdiğini görmekteyiz. Anadolu’nun Türkleşmesi, Türk Rönesans’ının ortaya çıkmasında hep bu savaşkan Türk filozoflarının felsefelerinin katkısı olmuştur. Dünyayı, dini ve varlığı simgelerle ifade etme, kendini kötüleyen sadece Tanrı’ya ihtiyacı olan bir profil üzerine oturtmaları Otman Baba’nın da özellikle savunduğu fikirlerdendir.

Burada dikkat etmemiz gereken önemli nokta şudur: Türk Rönesans’ının önemli figürlerinden olan Otman Baba insan ile Tanrı arasındaki her türlü dini bürokrasiyi bir kenara atmıştır. Adeta Türk filozofları zincirinin bir halkası olarak Anadolu’da Türke özgü, Anadolu toprakları ve kültürüne özgü yeni bir dini anlayış yaratmaya çalışmıştır. Burada yalvaçlardan, kutsal kitaplardan, Kuran’dan söz edilir ancak bunlar artık bir Anadolu İslam’ının, Anadolu’nun evrensel, insancıl, hümanist bir İslam anlayışının görüntüsüdür. Medreselilerin ve fakihlerin ortaya koymuş oldukları yazılı bir takım emirlere dayalı olan dini anlayışından öte, doğrudan doğruya insanı ve insanın Tanrı ile aracısız ilişkisini dile getiren bir şifahi kültürün uzantısıdır. Artık her kavmin, her milletin bir yalvacı, bir kutsal kitabı olduğuna göre, Türk Rönasansı’nın da, Türklerin de Anadolu’ya ve Anadolu kültürüne özgü bir liderleri, bir takım kuralları içeren gelenekleri olmalıydı. İşte Otman Baba’nın benzeri diğer Türk filozoflarının Menakıbnameleri, Vilayetnameleri ve Buyrukları da aslında bu geleneğin yazılı eserleridir. İnsanlar, Otman Babaya göre Tanrı dışında hiçbir şeyi önemsemeye ihtiyaç duymamalıdırlar. Bu doğrudan doğruya deistik bir din veya inançtır. Anadolu’ya özgü din ve dünya anlayışıdır. Bu bakımdan Otman Baba, yapayalnız kalan Anadolu insanının kendi dünyasını ve felsefesini kendisinin kurduğunu gösteren çok önemli bir figürdür.

Otman Baba çok renkli bir kişiliktir. Ona, ‘sufilik nedir, nasıl anlatırsınız ya da abdallık nedir’ diye sorduklarında, ‘Anadolu Türk sufiliği Tanrı’dan başka hiçbir şeyi önemsememektir’ diye yanıt vermektedir. Şimdi Tanrı’dan başka hiçbir şeyi önemsemeyen bir figür dünyaya, dünyadaki varlıklara, dünyevi çıkarlara kesinlikle dönüp bakmayan, canını bile kutsal saydığı ülkesi için, halkı için verebilecek kadar gözü kara insan anlamına gelmektedir. Menakıbname’de ‘Kutuplar Kutubu’ (Kutbu’l-Aktab) inancı vardır. Otman Baba kutbu’l-aktab bir figür olarak sunulur. Yani kutuplar kutubudur.

İslam öncesi Türk inançları arasında Şamanizm kültürü Otman Baba’nın Menakıbnamesine yansır. Bu Şamanist kültürde doğa olaylarını, mevsimleri, varoluşları, yok oluşları denetleyen kişi bütün kutupların kutbudur. Bir yerde bu Tanrı’yla birleşmiş, adeta Tanrı’nın halefi, yeryüzündeki vekili olmuş insan figürüdür. Zaten Otman Baba da Tanrı’nın kendinde tecelli ettiğini ileri sürmüştür. Bu bir hulul inancıdır. Aslında hem hulul yani inkarnasyon, Tanrı’nın insan ruhuna veya bedenine girdiği, insan gibi göründüğü, hem de insan ruhunun bedenden bedene aktarıldığını ileri süren tenasüh yani reenkarnasyon inancı Otman Baba’da vardır. Buradan çıkarmamız gereken, öncelikle hulul düşüncesi dediğimiz ve çoğu kişinin doğrudan doğruya küfürle özleştirdiği düşünce aslında şunu anlatır; Otman Baba kutuplar kutbudur.  Nasıl ki doğada melekler tarafından bir takım işlerin Tanrı adına görüldüğü bir dini rivayetler varsa, Otman Baba da tam bu rivayetleri kendi figürü içerisinde canlandırmıştır. Yani yağmur yağdıran, güneşi doğduran, mevsimleri peşisıra getiren, kutupların kutbu Otman Baba’dır. Ve bunu Tanrı adına yapmaktadır. Bir anlamda bu Tanrı’nın insanda tecelli etmesidir. Seyit Nesimi’de, Hatayi’de, Kaygusuz Abdal’da ve diğer pek çok Türk filozoflarında olduğu gibi Otman Baba’da da insan, Tanrıyı aramaz çünkü Tanrı’yı aramak insanın hak ile arasına perde koymasıdır demektedir. Yani O aranmaz çünkü her yerde vardır. Ve bütün doğa insanın içerisinde saklıdır, demektedir. Otman Baba insanı tanımlarken ‘insan Tanrı’nın bir görüntüsüdür’ diye ifade etmektedir. Daha geniş bir düzlemde düşünüldüğü zaman insan makrokozmoz dediğimiz yani büyük evren karşısında, mikrokozmozdur; küçük evrendir. Bu görüş Antik Çağ’da yaygın bir şekilde  geçmektedir. İnsan bütün âlemlerin, evrenin özünü mikro evreninde toplayan bir numunedir. Bu anlamda düşünüldüğü zaman Otman Baba, ‘insan bu âlem ve bu alemin içindeki her türlü mümkün varlıkların kendi zihninde saklı olduğu varlıktır’ diye ifade etmektedir. Yani insanlığı temsil eden insanlar bu insanlık düşüncesinde henüz olgunlaşmış, belli bir düzeye gelmiş değildir.  Bu olgunlaşma devam etmektedir. Mükemmel insan olmayacağı için, zayıf ve eksikli olan her insanda tecelli eden Tanrı’nın ilerde büyük bir potansiyel olarak mükemmel bir insanlıkla ortaya çıkacağını, kendisini göstereceğini anlatmaktadır. Bundan dolayı Otman Baba bu mistik kurgunun örneği bağlamında kutuplar kutbu olarak kendisini adlandırmaktadır.

Otman Baba’ya göre bütün evren ve içindekilerin olanakları insan zihninde saklı ise bu  bize şunu düşündürmektedir: bugün yapay zeka ile ilgili batıda ve Türkiye’de yoğun çalışmalar vardır. Acaba insan zihni şu anda bulunduğu yerde midir? İnsan zihni daha fazla mekanik bir düzeye getirildiği zaman acaba biz daha mutlu, daha yaşanılabilir bir yaşamı yakalayabilir miyiz? sorusu önümüzde durmaktadır. Dikkat edersek yapay zekayla ilgili gelişmeler çok hızlı bir şekilde ilerlemektedir. İnsansız hava araçlarından, dijital teknolojiye kadar yansıyan bir takım teknolojik donanımlara bakarak biz insan zihninin artık geri dönülemeyecek kadar hızlı bir şekilde ilerlediğini ve kendisini bilim ve teknolojide nasıl yansıttığını görmekteyiz. Bunun ilerde bütün insanlığın yapay zekası şeklinde daha olgunlaşmış, gelişmiş, topyekün bir mekanik zekaya veya akıllı robota dönüştüğünü düşündüğümüz zaman da Otman Babanın bu sözüne hak verebiliriz. Antik çağdan, yapay zeka sürecinden devam ederek yapay insana doğru evrilen bu ilerlemeyi takip ettiğimiz zaman, 15. Yüzyıl‘da Otman Babanın bütün evreni insan zihninin bir potansiyeli olarak anlatmış olması bu aşamalar arasında sayılabilir. Belki yapay zeka değil, belki mekanik bir düzen bilmiyor, belki bilimsel anlamda bu dönemdeki gelişmeleri işaret etmiyor ama insanların bir halkası, bir zinciri olarak zihninde bütün evrenin ve içindeki varlıkların potansiyel olarak mevcut olması ile ilgili sözü aslında insanın sürekli ilerleme, zihinsel anlamda gelişme, ruhsal anlamda kendini yüceltme aşamalarını geçmek zorunda olduğuna ilişkin bir söz olarak düşünülmesi gerekmektedir.

Otman Baba Türkçe konuşan bir Türk filozofudur. Onun gerçek hikâyesini anlatan Menakıbnamesi’nde, ‘Otman Baba derler idi ve kendisi oğuz dili söyler idi’ diye yazılıdır.. İlginçtir ki Oğuzca konuşan, Horasan’dan göçen Türkmenlerin lideri olarak bilinen bir Otman Baba’dan söz etmekteyiz. Otman Baba’nın Menakıbnamesi kendisinin çok yakın arkadaşı olan Küçük Abdal tarafından beş yıl sonra yazılmıştır. Biz Otman Baba’da İslam öncesi pek çok din, kültür ve medeniyetin izlerini gördüğümüz gibi İslamla birlikte bunların nasıl karışıp çok farklı bir düşünce sistemi geliştirdiğini görebilmekteyiz. Otman Baba’nın takip ettiği yollar arasında ‘mahaba’ yolu yani korku yolu ile ‘mahabbe’ yolu yani sevgi yoludur. Sevgi yolundan değil daha çok korku yolundan giden bir üsluba sahiptir. Çünkü sürekli düşmanlara karşı, sürekli Türkmenleri dışlayan merkeziyetçi yönetime karşı uyanık bir vaziyette olması gerekmekteydi ki gevşemesin ve savaşkan ruhu sönmesin. Mahaba yolu bundan kaynaklanmaktadır. Otman Baba, Baba İlyas, Şeyh Bedreddin, Şah İsmail gibi savaşkan ve yeryüzünde hakkı hâkim kılmayı amaçlayan, evrensel adaleti sağlamak için her türlü fedakârlığı göstermeye hazır olan bir liderdir, bir filozoftur. Özellikle hakları yenen Türkmenler ve yörüklerin adaletli bir şekilde haklarının iade edilmesini ve bu adaletin Anadolu’dan başlayarak bütün dünyada egemen kılınmasını özellikle vurgulayan bir filozoftur.

İslamın ilk dönemlerinden bu tarafa mehdilik inancı bulunmaktaydı. Özellikle Emeviler döneminde mehdilik ile ilgili pek çok uydurma hadis ortaya çıkmıştır. Burada  Otman Baba’nın kendisini Kutbul Aktab diye adlandırarak mehdilik iddiasında bulunduğunu söyleyebiliriz. Bunu belki Emeviler döneminde mehdilik hareketlerinden farklı olarak değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü Otman Baba’nın mehdiliği, kurtarıcılığı, kutuplar kutbu olması aslında Anadolu İslamiyeti veya Türkün din ve dünyayı kendi kültürel kodlamalarına özgü olarak yorumlamasıyla doğrudan ilişkilidir. Yani Otman Baba’da çok daha fazla dini tonlar yoktur. Daha dünyevi ama daha fazla kendisini feda etmeye hazır bir profil görmekteyiz. Otman Baba en büyük Abdallardandır. Abdalların mezarları, aileleri, evleri, herhangi bir zenginlikleri yoktur. Bundan dolayı dünyadan vazgeçmişlerdir. Dünyadan vazgeçmişlikleri aslında dünyayı özellikle kendi ülkesini küffara karşı korumak anlamına gelmektedir. Yani kendi bireysel çıkarlarından uzaklaşıp canını, bedenini ve bütün varlığını ülkesine ve özellikle Anadolu halkına vakfetmesi anlamına gelmektedir. Otman Baba bu anlamda fedakâr, savaşkan bir inandır. Deli Umur ve Kaymal, Otman Babanın kutuplarıdır. Onun adına dünyayı yönetirler. Otman Baba kutuplar kutbudur. Bu bize Türk insanın kendi elçisini, kendi dünyasını, kendi dini görüşünü yarattığını göstermektedir. Çünkü bütün bu vurgular İslam düşüncesinde de geçer. Fakat Otman Baba’nın bunu, her insanın sağ ve solunda iki melek vardır inancından kalkarak Deli Umur ve Kaymalı sağında ve solunda kendi emirlerini bekleyen ve kendi adına dünyayı yöneten kişiler olarak gördüğünü burada anlayabiliyoruz.

İslam geleneğini bu günlere taşıyan pek çok kutsal metine veya rivayete dayalı İslam kültürünün Otman Baba’da bir Anadolu inanç geleneğine, bir Abdalizme dönüştüğünü görmekteyiz. Abdalizmin en önemli kaynağı da zaten Otman Baba’nın Menakıbıdır. Barak Baba, Abdal Musa, Abdal Yunus, Geyikli Yunus, Kaygusuz Abdal, Kızıl Deli, Seyit Ali Sultan gibi ünlü Abdalların yaşam ve inançları aynen Otman Baba’nın Menakıbında geçer. Bu saydığımız Türk sufi filozofları Otman Baba zinciriyle devam edip gitmektedir. Burada kendinden ve canından geçmiş bir cengaver olan Otman Baba’yı biz 12. Yüzyıl’da İtalya’nın Assisi kentinde doğan ve Hristiyan dünyası tarafından çok iyi bilinen Assisili Fransesco ile karşılaştırabiliriz. Asili Fransesco, Nikos Kazancakis’in romanlarında Haçlı Seferlerine Hıristiyan askerlerle birlikte katılıp moral subayı olarak hizmet ettiğini bilmekteyiz. Assisili Fransesco bütün varlığından ve canından vazgeçmiş, Müslümanlara karşı bir savaşta savaşkan bir din subayı olarak moral vermeye gelmiştir. Ancak savaşa fiilen katılmamış, üstelik Haçlı askerlerinin Müslüman halka karşı kılıç kullanmalarını şiddetle protesto ederek Assisi’ye geri dönmüştür. İşte bizdeki Otman Baba da İslam dünyasında benzer bir figüre sahiptir. Ama Francesco’dan fazla olan yanı vardır: Otman Baba yalnız bir moral subayı değil, aynı zamanda elinde kılıcıyla düşmana karşı savaşan bir alp erendir.

Otman Baba’ya göre tarikat önemli değildir, hakikat önemlidir. Hakikat, hakla beraber olmaktır. Tanrı’yı biz insanlarda görürüz. Bizim bildiğimiz bu tarikatlarla bu anlamda herhangi bir ilişkisi yoktur. İslam öncesi inançlardan özellikle Şamanizm’den gelen bir takım görüşleri ve mucizeleri kendisine atfettiğini bilmekteyiz. Mesela, suda yürümek, ateşin yakmaması, evrenin düzenlenmesi, yağmurun yağdırılması, tabiat olaylarını yönlendirme ve yönetme gibi durumlar tamamen Otman Baba’nın tasarrufunda bulunmaktadır. Aslında etrafına toplanan mağdur, ezilmiş Anadolu halklarının Otman Baba tarafından dini bir figürle ayağa kaldırıldığını görmekteyiz.