Türk’ün Spinoza’sı ve Husserl’i: Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin

Türk’ün Spinoza’sı ve Husserl’i: Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin

Şeyh Bedreddin, cahil bir kimse değildir. Devrinin hemen bütün ilim dallarında öğrenim görmüştür. Bursa, Konya ve Kahire’de sırasıyla, Kelam, Mantık, Astronomi ve Hadis dersleri aldı. Sonra Batıni tesirler altında kalarak Mısır’da Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin’e bağlandı ([1]). Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiştir, yani hafızdır. Mevlana Şahidi’den Bilimlerin Başlangıcı, Mevlana Yusuf’tan Arap dili ve grameri dersleri almıştır. Mısır’a tahsil için giderken Konya’da, Mevlana Fazlullah’ın öğrencilerinden Feyzullah’tan, bazı ilimleri ve nahiv ilmini dört ay boyunca öğrenmiştir. Hocalarının kim oldukları hakkında ise bilgi yoktur.

Bedreddin, Mübarekşah Mantıki (v. 816)’den Mantık, Felsefe ve Teoloji derslerini almıştır.

Kahire’de Şeyh Ekmelüddin’den ders okumuştur. Mısır’da öğrenimini bitiren Bedreddin, Mısır melik’i Seyfeddin Barkuk’un oğlu Ferec’e öğretmenlik etmiştir. ([2]).

Şeyh fıtraten süluk ve mükaşefeye yatkındır. Çağdaşları tarafından filozof, tabip veli olarak anılışı, bu zatın yalnız sufi olmayıp, aynı zamanda bir tabip ve filozof olduğunu göstermektedir.

Görülüyor ki Bedreddin belli başlı bilim dallarında önde gelen bir Türk sufisidir. Onun sufilik yönü daha ağır basmaktadır. Ansiklopedik bir bilgi zenginliğine sahip olan Şeyh, tasavvufi fikirlerini, çeşitli hocalardan tahsil ettiği belli başlı bilimler etrafında kendine özgü şekle sokmuştur.

Bir filozofun düşünce sistemini ortaya koyabilmek için, ders aldığı hocaları ve okuduğu bilim dallarını bilmek kadar, eserlerini de bilmek önemlidir.

Eserleri:

Genel olarak hukuk, özel olarak İslam hukuku alanında, bu gün Karşılaştırmalı Hukuk Felsefesi diyebileceğimiz yapıtları, henüz araştırmacıların ve ona ilgi duyan insanların dikkatini yeterince çekmiş değildir.

Camiu’l-Füsulayn, Letaifü’l-İşarat ve bu sonuncusunun açıklaması olan  Camiu’l-Füsulayni’L-Teshil, hukuk bilimi ve hukuk felsefesi hakkındaki en önemli yapıtlarıdır.

Füsusu’l-Hikem Haşiyesi Meserretü’l-Kulüb ve Varidat Şeyh Bedreddin’in mistik felsefe konusundaki üç temel yapıtıdır.

Nuru’l-Kulub ise Kuran tefsirine ait yapıtıdır.

Ukudu’l-Cevahir ve Çerağu’l- Fütuh adlı yapıtları, gramere ilişkindir.

ŞEYH BEDRETTİN VE VARİDAT ÜZERİNE TARTIŞMALAR

Varidat adlı yapıtının en eski nüshası 16. Yüzyıla aittir. Ahmet Cevdet Paşa’nın dediği gibi, Varidat, Muhyiddin İbn Arabi’nin Fusus’un taklidi değildir. Çünkü Varidat, açık-seçik ve yalın bir dil ile yazılmış; içerik son derece anlaşılır düzeydedir.

Bu gün Deliorman ve Trakya’da Bedreddinlü, Bedreddin Sufileri veya Simaveni Tayfası, ‘Şeyh Sünni olduğu halde nasıl olur da Balkan Aleviliğini temsil eder?’ diye şaşkınlık içindedirler. Safeviler henüz ortada yokken nasıl olur da Alevilik buralarda ortaya çıkar? Alevilik, Safevilerle başlamamıştır. Başka türlü dersek, Aleviliğin başlangıcını, Şii Safevilik oluşturmaz. Alevilik, bir Anadolu İslam yorumu olarak, Türklerin Müslümanlıkla ilk tanıştığı 9. Yüzyılın başlarına kadar gider. Bu nedenle Şiilikle Alevilik, farklıdır.

Şeyh Bedreddin, ölümünden sonra da sürekli suçlanmış hatta kâfir ilan edilmiştir. Ebussuud, 16. Yüzyılda Simaveni taraftarlarını kâfirlikle itham etmiştir. [3] Kanuni  Sultan döneminde ünlü Şeyh Sofyalı Bali Efendi (1553) Bedreddiniler’i şarap içmek, kadın-erkek karışık sohbet etmek, ‘Enel- Hakk’ deyip şeyhlerine secde etmek, mumları söndürüp sedd-i şeraiti (şeraitin sınırlarını) yıkmakla suçlar. Celvetiye Şeyhi Aziz Mahmud Hüdayi (ö. 1628) I. Ahmet’e sunduğu bir layihada, ilhad (dinden dönme) ve ibaha (haramları helal sayma) üzre olduğunu söylediği Şeyh Bedreddin yanlılarının (Simaveniler) Safevilerle ittifak halinde olan Rafızîler olup İran şahı Kızılbaşın ortaya çıkmasını bekleyen zındıklar olduğunu söyler.

Aynı Ebussud ve Aziz Mahmud Hüdayi, Anadolu erenlerinin hepsi için benzer iftira ve karalamalarda bulunmuşlardır.

Şeyh’in kişiliği ve görüşleri gibi, Varidat’ı da tartışmaların merkezinde yer almıştır. Peki, Varidat neden tepki çekiyor? Yapılan eleştiriler bilimsel mi yoksa imancı refleksin sonucu mudur?

Şimdi Varidat’a geçen belli başlı dinsel terimlere Şeyh’in nasıl anlamlar verdiğine bakalım:

Allah:  Şeyh  Bedreddin’e göre Allah yalvaçlar gönderdi. Vahiy haktır. Varlık âlemi Allah’ın bizzat kendisidir. Âlem ezeli ve ebedidir. Her şey Allah’tır, O da her şeydir. Birisi kalkıp ‘ben Allah’ım’ derse, O’nun cevherinden oluştuğu için doğru söylemiş olur. Allah’ın zati eğilimi, küçük nesnelerle ortaya çıkar. Var olan yalnız Allah’tır. Bütün varlık aşamaları, cisimler âleminin içindedir. Bu cisimler yok olunca, ruhlar ve diğer soyut varlıklardan başka her şey yok olur.

Etki Allah, etkilenen kul ve yaratılanlardır. Tüm işler Allah’a aittir, suretler ise araçlardır. Alet ve sanatkar ayrı değilse, Allah ve suretler de ayrı değildir. Allah bütünden müzezzehtir, bütün O’ndadır ve O bütündedir.[4]

Alem:  Yaratılmamış; kadim ve ezelidir. Allah en güzel surette insanda tecelli etmiştir. Alemdeki tek tek şeylerin toplamı Allah’tır. Allah varlıklara güçleri ve yetenekleri ölçüsünde irade kullanır. Kıyamet zamanı verilmiş olsa da, Kıyamet yoktur. Evren sonsuzdur. Evren sinsi, türü ve özü bakımından kesin olarak kadimdir ve onun ortaya çıkışı zamanla ilgili değil, zatidir.

Şeyh Bedreddin’in bu görüşü, Plotinos ‘un (ö. 270) südur teorisini anımsatmaktadır. Südur teorisi, Plotinos’tan sonra Türk filozofu Farabi (ö.970) tarafından İslam felsefesine uyumlu hale getirilerek sistemleştirilmiştir.

Yeniden Dirilme: Haşr, cesetlerin maddeten dirilmesi değildir. Ruh, bedenin yaşama yeteneğinden ibarettir. Ruh, bedenle birlikte ölür.

Cennet-Cehennem: Cahillerin öne sürdükleri gibi değildir. Cennet sevinç, cehennem üzüntüdür.

Şeyh Bedreddin evliya krametine, keşife inanır. Ona göre İsa bedenen ölü, ruhen diridir. Oysa bu düşüncesi, ruhun bedenle birlikte öldüğüne inanması ile çelişen bir yargıdır. Ona göre rüyalar, uyanıkken düşüncelerin yansımasından başka bir şey değildir. Şeyh Bedreddin, akılcılığına karşın cezbe ve coşkunluk halleriyle ruhen bocalamaktadır. [5]

Varidat metinlerini izleyerek Şeyh’in düşüncelerini öğrenmeye devam edelim:

İbadet: İbadetlerin amacı, gönülleri ölümlü varlıklardan sıyırıp ebedi ve yüce varlığa yöneltmektir. Fani varlıklara bağlı bir gönülle namaz kılsan dahi hiçbir sevap elde edemezsin.

Vahiy: Allah’ın buyruğu, kendi zatının gereğidir. Sözle, harflerle, Arapça veya başka bir dille açıklanmaktan münezzehtir.

Huriler, Köşkler: Hayal âleminin ürünleri olup duyu âleminde gerçekleşmez.

Varlık Felsefesi: Bütün, bütündedir. Varlıklar her nesnede, her zerrede vardır. Tüm kâinat bir zerrede, özde vardır.

İnsan: Adem’in sureti bütünün suretidir. Sadece insanda vardır.

Rüyalar: Uyanıkken düşünülen ve yaşanılan şeylerin aynısıdır. Çünkü insan gönlü imgelerden (tasavvurlardan) boş kalmaz. Bu görüşü, Freud’un rüyalar hakkındaki analizlerini hatırlatmaktadır.

Amel-Yöneliş:  Zikirler ve dualar gönlü Allah’ın isteğine yönlendirmek içindir. Bağlantı ve etki yapan yöneliştir. Yönelişten bir çok nesne ortaya çıktığı gibi, gaflet ehline saklı kalan hususlar da aydınlanır.

Allah dilediğini yapar mı?: Allah’ın seçimi ve isteği, kainatın potansiyeline göredir. Allah, nesnenin potansiyelinde bulunmayanı istemez ve dilek buna bağlıdır. Allah’ın isteği, potansiyelin dışına çıkmaz. Burada Şeyh Bedreddin, ‘doğa ile uyumlu yaşamı mutluluğun temeli gören’ Stoalılar’a yakın durur.

Allah, mümkün mü?: Mümkün, hakk olmayacağı gibi, Hakk’ın da mümkün olması imkansızdır. Fakat görünüş bakımından her ikisi de birdir ve gerçekte Allah’tır. Gerçeğin dışında bir varlık söz konusu değildir.

Gerçekte O’ndan başka varlık yoktur. Bin suretle ortaya çıksa da, yine O birdir. Ulu Tanrı bütünde, bütün de orada ortaya çıkar. Gerçeğine bakılırsa görünüş ve görülen aynıdır ve aradaki farklar görecelidir. ‘Allah’ın zatı aslıyla bilinmez’ demenin anlamı, bu âlemdeki bütün şekillerde vardır demektir. Bu husus, cahillerin ve medrese âlimlerinin öne sürdükleri gibi değildir.

 Burada Husserl fenomenolojisi ile karşılaştırmak mümkündür.

Şeriat: Tutkulardan kurtulmak için harcanan çabalar çağ ve zamanlara göre değişebilir. Bu nedenle şeri hükümler yasalar da değişebilir. Her iki dünyada ve evrende de Allah’tan başka bir varlık bulunmadığını bilen kişi, duyulur varlıklardan kurtulmuş olup cennete girmiş sayılır.

Deccal ve Dabbetü’l-Arz hiçbir zaman gelmeyecektir. Cahil halk tabakası ve medrese ulemasının uydurmalarıdır. Yalvaçların hepsi gerçeği farklı yollarla dile getirdikleri için hepsinin söylediği haktır.[6]

Şeyh Bedreddin (ö. 1418), Spinoza’nın (ö. 1677)  habercisi gibidir.

Spinoza’ya göre Tanrı zorunlu olarak vardır. Tektir. Sırf kendi doğasının zorunluluğu ile vardır ve etki eder. Her şeyin hür nedenidir ve şu ya da bu tarzda bu böyledir. Her şey Tanrı’dır ve O’na bağlıdır. O derecede ki onsuz hiçbir şey var olamaz ve tasarlanamaz. En sonra Tanrı her şeyi bir irade hürlüğü ile ya da mutlak keyif ve hevesle değil, mutlak doğasının yani sonsuz gücünün eseri olarak önceden gerektirmiştir.

Spinoza’ya göre eğer şeyler Tanrı tarafından şimdiki halde olduklarından başka türlü meydana getirilmiş olsalardı, Tanrı’nın zihni ve iradesi, özü de başka türlü olacaktı ki, bu saçmadır. Her şey Tanrı’nın gücüne bağlıdır. Şeylerin olduklarından başka türlü olabilmeleri için, zorunlu olarak Tanrı’nın iradesinin başka türlü olması gerekir, oysa Tanrı’nın iradesi, olduğundan başka türlü olamaz.[7]

Şeyh Bedreddin, etki eden olmak bakımından etki Tanrı’dır, etkilenen olmak bakımından etkilenen görünüşlerdir, der. Spinoza’ya göre, ister sonlu ister sonsuz olsun, fiil halinde zihin, nitekim irade, arzu, sevgi vb. Yaratıcı tabiata değil, yaratılmış Tabiata nisbet edilmelidir. Tabiatta zorunsuz olan hiçbir şey yoktur, fakat orada her şeyin şu ya da bu tarzda var olması ve bir eser meydana getirmesi tanrısal tabiatın zorunluluğu ile gerektirilmiştir.[8]

Spinoza tıpkı Şeyh Bedreddin gibi, Tanrı'nın her şeyin geçici nedeni değil, içkin nedeni olduğunu düşünür. Ona göre hiçbir şey Tanrısız olamaz ve Tanrısız tasarlanamaz; fakat tersine, her şey Tanrıdandır.[9]

Şu halde, Şeyh Bedreddin Türk dünyasının Spinoza’sıdır diyebiliriz.

Şeyh Bedrettin, Anadolu’da felsefenin, hukukun, mitolojinin ve sağlıklı bir din anlayışının meşalesi olmuştur. İdam edildiği 1420 yılından bu tarafa Anadolu’da Türk halkına özgürlük, eşitlik, hukuk ve adalet bilgisiyle ışık tutmaktadır. Şeyh Bedrettin iyi bir hukukçu, bir mutasavvıf aynı zamanda tıp bilimlerine de ilgi duyan, mitolojiyi, tarihi ve bütün insan bilimlerini de kendi döneminde iyi okumuş ama hakkı şimdiye kadar çoğu kez çiğnenmiş ve görmezden gelinmiş büyük bir Türk filozofudur.

Kaynaklara bağlı olarak yapılan çalışmalarda Şeyh Bedreddin’i değişik nitelemelerle görebilmekteyiz. Bazı kaynaklar Şeyh Bedreddin’in bir komünist olduğunu söyler. Başka kaynaklara baktığımızda Şeyh Bedreddin’in mülhit, kâfir, sapkın olduğuna dair söylentiler vardır. Bazı kaynaklarda da iyi bir dindar, samimi bir Müslüman gibi nitelemeler yapılmaktadır.

 Şeyh Bedreddin ile ilgili karanlıkta kalmış, bugününe kadar çarpıtılmış bilgileri, önyargılarla bulandırılmış bulanık görüntüyü açıklığa kavuşturmamız gerekmektedir. Kendi aydın zihniyeti gibi aydınlığa çıkarmak tarih bilgisiyle, doğru bilgiyle, sağaltımla mümkündür. Şeyh Bedreddin için söylenmiş yaftalayıcı sözler bir bilgi değildir. Bizim zihnimizi ve ruhumuzu aydınlatmak aynı zamanda kendi kendimiz felsefeyle, bilgiyle ve tarih bilimiyle sağaltmak anlamına gelmektedir. Bu ideolojik yafta ve etiketlerden uzak durmazsak, daha çok çekişmelerin olduğu gerçek dışı bilgilere inanmaya ve Şeyh Bedreddin’i bir kurbanmış gibi izlemeye devam edeceğiz. Bu büyük bir karanlık ve hastalıktır. Bilgi eksikliği, çarpıtılmış ideoloji, önyargı, koşullanma kimin hakkında olursa olsun bu bir zihin ve ruh hastalığıdır.

Bu gerçek dışı bilgilere yer vermeden Şeyh Bedreddin ile ilgili genel bir çerçeve çizmemiz gerekmektedir.

Şeyh Bedreddin 1359’da yılında Edirne’nin Simavna kasabasında doğmuştur. Doğduğu yer Yunanca da dâhil bazı dilleri öğrenmesine olanak vermiştir. Simavna kadısının oğlu olarak bilinir. Asıl adı Mahmud Bin Abdul Aziz’dir. Babasının adı İsrail’dir. İsrail ismi her ne kadar Yahudi milletini çağrıştırıyorsa da o zaman ki Anadolu Selçuklularının Yahudi isimlerini kullandıkları bazı tarihi kayıtlarda geçmektedir. Örneğin, 1065’te ölen Tuğrul Bey’in amcasının ismi de İsrail’dir. Babasının ismi Mikail’dir. Kardeşi Çağrı’nın asıl ismi Davud’dur. Demek ki Anadolu Selçuklularında ve Türkler’de Yahudi isimlerine rastlamaktayız. Hatta Şey Bedreddin’i eleştirirken bazıları onun Yahudi kökenli olduğunu söylese de bu bilgi tamamen yanlıştır.

 Şeyh Bedreddin’in babası İsrail Bin Abdul Aziz, III. Alaaddin Keykubat ailesindedir ve Selçuklu Türklerindendir. Bu sebepten Şeyh Bedreddin Türk’tür ve Türk filozofudur. Şeyh Bedreddin Simona kalesinde doğmuştur ve babası ona Mahmud adını vermiştir. Simona kalesi fethedildiği sırada Yunan esirlerden biri olan annesinin adı o zamanlar Maria’dır. Fetihten sonra Müslüman olmuş ve Melek adını almıştır.  Bedreddin’in Grekçeyi de ondan öğrendiği bilinir. Bu kalede Selçukluların özellikle ilk akıncılarının aldıkları kalelerden birisidir. Alınan o kaleye babası İsrail Bin Abdulaziz kadı olarak tayin edilmiştir. Dolayısıyla  Simona kadısı oğlu Şeyh Bedreddin diye ünlenmiştir. Fakat Mahmud ismiyle meşhur olmaz, ona artık Şeyh Bedreddin denmektedir.  Bedreddin ilk eğitim ve öğretimini ailesinden almıştır. Küçük yaşlarda Kuran’ı ezberler. Konya, Halep, Şam, Mısır gibi şehirleri gezerek Anadolu’nun en meşhur hocalarından dersler alır. Arap dili ve edebiyatıyla ve Farsça ile ilgili dersler almıştır. Bedreddin’in en önemli hocalarının arasında Şeyh Hüseyin Ahlati vardır. Mısırda karşılaştığı Ahlati’den mantık, felsefe, tasavvuf gibi dersleri de alır. Tıp, astroloji, hadis ilmiyle ilgili de okumaları da olan Bedreddin çok yönlü bir bilgin olmuştur. Sadece Anadolu Selçukluların hakim olduğu topraklarda değil, bilimsel çalışmaların yapıldığı dünyanın bir çok yerinde 14. Ve  15. Yüzyıl’da bir hukuk mantıkçısı olarak bilinir. Yazdığı eserlerden  onun büyük bir hukukçu olduğunu görebiliriz.

 Şeyh Bedreddin’in tanınmasını ülkemizde sağlayan ilk kaynak Nazım Hikmet’in Bedreddin Destanı ve Bedreddin’in torunu olan Halil Bin İsmail’in yazmış olduğu Menakıp Name’dir. Şeyh Bedreddin’i en iyi tanıdığımız kendi eserlerinin başında ise “Varidat” gelmektedir. Fakat asıl bilinmeyen, adı duyulmamış olan hukuk felsefesi ve hukuk metedolojisiyle ilgili en az üç tane yapıtı vardır. İlki Camiu’l Fusuleyn, diğeri Letaifu’l İşarat, bir diğeri ise Teshil’dir. Bunlar Arapça olarak yazılmışlardır, Kültür Bakanlığı tarafından tercüme edilmiş ve şu anda piyasada okuyabileceğimiz duruma gelmiştir. Bu eserler hukuk felsefesiyle ilgilidir. Dikkat etmek gerekirse Türkiye’de hala hukuk felsefesiyle ilgili eserler yeterli değildir. Oysa bizim kimimizin komünist, kimimizin mülhit, kimimizin samimi dindar, kimimizin kesinlikle fikirleri kaale alınmaz diye yaftaladığımız Şeyh Bedreddin 15. Yüzyılın en büyük hukukçusu ve en büyük hukuk felsefecisidir. Yazmış olduğu hukuk felsefesine ait eserler Hanefi Fıkhını temel almıştır. Çünkü Hanefi âlimlerinden Hanefi mezhebine bağlı büyük üstatlardan Hanefi fıkhını öğrenmiştir. Ancak hukukla ilgili bu eserlerinde Hanefi fıkhının metodolojisi, Hanbelilik, Şafilik, Malikilik gibi İslam dünyasında bilinen Hanefilik başta olmak üzere temel mezheplerin hukuk metodolojilerini eleştirmiştir, en az bin yerde Şey Bedreddin bu hukuk mantığıyla ilgili problemlere, yanlışlıklara dokunmuş ve sorular sormuştur. Hukukla ilgili eserlerini dikkate almadan Şeyh Bedreddin’i tanımak çok zordur. Şeyh Bedreddin ile ilgili yorum yapanların geneli onun Varidat isimli eserine bakmaktadır. Sadece Varidat adlı eserinden yola çıkarsak Şeyh Bedreddin’in Osmanlılar döneminde Çelebi Mehmet’e karşı isyan hareketini başlatan bir devrimci, bir asi, düzeni toptan değiştirmek isteyen bir militan olarak tanımlamak mümkün müdür?

1402 yılında Bayezid, Timur karşısında Ankara savaşını kaybetmiştir ve 14 yıllık Osmanlı döneminde bir Fetret Devri başlar. Osmanlılarda da büyük bir otorite boşluğu vardır. Bu boşluktan sonra özellikle Şeyh Bedreddin’e isyancı olarak bakılması, müridleri olarak bilinen Torlak Kemal ile Börklüce Mustafa’nın onunla birlikte hareket edip Osmanlı devletinin kurulu düzenini yıkıp yerine başka bir devlet kuracaklarıyla ilgili bazı rivayetler ve yorumlar vardır. Bu konuda özellikle söylemek istediğimiz şudur: Ankara savaşında Bayezid’i yenen Timur, Anadolu’da kendisine, ileri gelenlerden bazılarını taraftar olarak toplamayı başarmıştır. Bu tam bir dönüm noktasıdır. Timur’un yakını olarak bilinen Musa Çelebi Edirne’de padişahlığını ilan ettiği sırada Şeyh Bedreddin’i yanına alır ve ona Kazaskerlik verir. Yaklaşık iki buçuk yıl bu görevi yapmıştır. Bedreddin Anadolu’da fakir, topraksız Türk ve Rum köylülerine tımar vermesi dolayısıyla etrafına pek çok sempatizan toplamıştır. Yani, Şeyh Bedreddin sevilmektedir. Bu sefer onu çekemeyen çevreler sürekli olarak Bedreddin’i şikayet etmeye başlamışlardır. Musa Çelebi kardeşi Çelebi Mehmet tarafından tahttan uzaklaştırılınca Bedreddin de artık görevini yapamaz olmuştur. Sonra Çelebi Mehmet tarafından İznik’e sürgüne gönderilmiştir. Hatta maaş bağlıyor, sen yerinde otur ben çok ortalığın karışmasına müsaade etmem diyerek uyarıda bulunuyor. Bütün bunların sebebi Çelebi Mehmet’e, Şeyh Bedreddin’in etrafında ne kadar zındık, ne kadar mülhit, ne kadar dini yönden zayıf insanlar varsa etrafına toplanıyor ve güç elde ediyorlar diye şikayetlerin gitmesidir. Buradaki ince nokta Osmanlılarda zındık denilen kişilerin pek çoğu aslında Osmanlı iktidarına karşı başkaldırmasa da, onları sevmeyen hoşnutsuz kitlelerden gelen insanlara zındık denilmesidir. Yani Osmanlılar iktidarlarına karşı gelen herkese zındık diyebiliyorlar. O bakımdan Şeyh Bedreddin’in Musa Çelebi döneminde toprak reformu yapıp, Anadolu’daki insanlara adil şekildetoprak bölüştürülmesi konusunda yardımda bulunmasından dolayı pek çok halk kesimi onu kendilerine yakın bir lider olduğunu kabul etmişlerdir. Bu ise Çelebi Mehmet’i rahatsız etmiştir. Çelebi Mehmet ayaklananların hepsini ortadan kaldırmıştır ve Şeyh Bedreddin’i asmıştır. Bunların içerisinde doğru olan şey Bedreddin’in Anadolu’da kendisine fazla sayıda taraftar topladığıdır. Çünkü iyi bir devlet adamı yardımcısıdır. Diğer taraftan çok derin bir filozoftur. Osmanlılar henüz İslam felsefesiyle ilişkilerini bitirdikleri ve kendini tekrara başladığı anda Şeyh Bedreddin ortaya çıkmıştır. Felsefe, özgürlük, eşitlik, adalet kavramları Şeyh Bedreddin’de yeniden dillendirilir olmuş, onunla vücut bulmuş ve yeniden Anadolu’da alevlenmiştir.

 Şeyh Bedreddin’in idamına gelecek olursak, onun idamı dinen değil örfendir. Çünkü hangi kadıyı, hangi mahkeme başkanını getirseler Bedreddin’i mülhitlikten ya da kâfirlikten değil, halk arasında isyan çıkarmak bakımından, kendilerine gelen dedikodulara dayalı olarak cezalandırmışlardır. Hatta Çelebi Mehmet son anda idamdan vazgeçmek üzeredir fakat Çelebi Mehmet’e haber getirenler Şeyh Bedreddin’in mutlaka idam edilmesi gerektiğini, çünkü Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal’in Bedreddin’in müritleri olduğunu, isyanların hep birlikte planlandığını özellikle belirtmişlerdir. Müritleri idam edilmiştir çünkü gerçekten de Börklüce Mustafa etrafına birçok insan toplamış ve Fetret Döneminde bir ayaklanma çıkarmıştır. Bu aslında adaletin, eşitliğin, özgürlüğün, ekonomik refahın dibe vurduğu dönemlerde toplumsal refleksi anlatan örnek olaylardan bir tanesidir.

 Başta Şeyh Bedreddin olmak üzere yani asıl adıyla Mahmud Bin Abdul Aziz, Torlak kemal ile Börklüce Mustafa’nın her ne kadar eş zamanlı isyanları olmasa da birbirlerini bu şekilde etkilemiş olmaları ve karşı çıkmış oldukları köhnemiş düzene başkaldırmış oldukları kesindir. Şeyh Bedreddin felsefeyle başkaldırmış, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal de eylem olarak başkaldırmıştır. Sonuçta felsefe eyleme dönüşmüştür. Eylemli bir felsefe yeniden Anadolu’da özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin, birlik ve beraberliğin ateşini yakmıştır. Şeyh Bedreddin’in asıl karşı çıktığı birinci derece merkezi yapıdır. Çünkü Türkmenler oldum olası merkezi yapıya karşıdırlar. Ve Osmanlıda da bu yapıya karşı isyanlar olacaktır. Bunun sebebi ise merkeziyetçi yapının Anadolu’daki halkı yönetimin kıyısında bırakmış; saraylarında yönetimin, idarenin kendilerine sağladığı imkanları azınlığın tekeline özgülemiş olmasıdır. Bedreddin’in isyanının temelinde  felsefe vardır. Şeyh Bedreddin’i 10. Yüzyıl’ dan itibaren başlayan Anadolu’nun Türkleşme sürecinin öncüsü olarak değerlendirebiliriz. Bedreddin ve etrafındaki insanlar halkın egemen olmasını istemiş ve bunun için mücadele etmişlerdir. Bu mücadelenin ayrıntıları ve püf noktaları Varidat adlı eserinde ve hukuk felsefesiyle ilgili yazdığı eserlerde karşımıza çıkmaktadır.

Şeyh Bedreddin Türk’ün Spinoza’sı ve Husserl’idir. Anadolu’da Türklük bilinci ve düşüncesinin devrimci filozoflarındandır.

[1]  Yurdaydın, H. Gazi, İslam Tarihi Dersleri, s. 104-105.

[2] M. Şerafeddin, Simavna Kadısıoğlu B. Stmavi, s. 8-11.

[3] Bkz. Ertuğrul Düzdağ, Şeyh Ebussuud Efendi, Fetvaları, Enderun yayınları, İst. 1972, s. 194.

[4] Bkz. Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, Varidat, Çev. Cengiz Ketene, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990, ss. 20-65.

[5] Bkz. Ahmet Yaşar Ocak, Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler 15-17. Yüzyıllar, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İst. 2013, ss. 159-235.

[6] Şeyh Bedreddin, Varidat, ss. 20-65.

[7] Spinoza, Etika, Çev. H.Z. Ülken, Dost Kitabevi, Dördüncü Baskı, Ank. 2011, s. 68.

[8] Spinoza, Etika, ss. 62, 60.

[9] Spinoza, etika, ss. 46-54.