Üç devrimin öncüsü: Abdal Musa

Şahin Filiz yazdı...

Üç devrimin öncüsü: Abdal Musa

Diğer adı Kösre Musa olan  Abdal Musa’nın türbesi, dergâhı Antalya’nın Tekke köyünde bulunmaktadır. Her yıl Haziran ayının 3. Haftasında Tekke köyü binlerce insanın ziyaret ettiği bir açık hava dergahıdır. Tekke köyü Abdal Musa ile birlikte tanınan ve meşhur olan bir yerdir. Abdal Musa 14. Yüzyıl’da yaşamış ünlü Türk düşünürü ve ozanıdır. 14. Yüzyıl Türk Rönesans’ının en önemli figürleri arasına girmiştir. Kaygusuz Abdal’la birlikte anılmaktadır. Henüz 600 yıl   öncesi  gibi erken bir dönemde Abdal Musa ile ilgili bir takım tarihsel, somut, bilimsel kanıtlara istediğimiz gibi ulaşamamaktayız. Biz ulaşabildiklerimiz ve okuyabildiklerimiz ile Abdal Musa’yı anlatabiliyoruz. Çünkü Abdal Musa anlatılmadan Kaygusuz Abdal’ı ve Tekke köyünü anlamak, Osmanlının ilk dönemini anlamlandırmak mümkün değildir. Abdal Musa’yı tanımadan Fatih Sultan Mehmet Dönemine kadar Osmanlının felsefesinde hâkim olan Türk dervişliğini, Türk Rönesans tohumlarını anlamlandırmak mümkün olmayacaktır. Bu nedenle Abdal Musa’yı 14. Yüzyıl’a sığdırmak mümkün değildir. Çünkü Hacı Bektaş-ı Veli’den sonra Piri Sani (İkinci Pir) sayılır. 

Hacı Bektaş-ı Veli’ye bağlandığı, onun müridi olduğu bilinmektedir. Bu sürek,  manevi intikal bakımından düşünüldüğü zaman Ahmet Yesevi geleneğine dayanır. Bu gelenek Hacı Bektaş-ı Veli ve onun müridi olan Abdal Musa’ya ondan da Kaygusuz Abdal’a aktarılmıştır. Bu bakımdan Abdal Musa kilit durumundadır. Nasihatname’sinden Veliahtname’sine kadar kendisine nispet edilen eserlere baktığımız zaman, adeta insan, Tanrı ve evren arasındaki ilişkiyi bütün mistik, felsefi ve kültürel derinlikle işleyen bir filozof olduğunu görürüz. Anadolu’nun Türkleşmesinde önemli bir etkendir.  Osmanlılar’da Yeniçeri Teşkilatının kurulmasında büyük katkısı olduğu bilinmektedir. Bu bakımdan biz geriye dönüp ileriye yürüyemez isek Abdal Musaları unutup yabancı kültürlerin insanlarını sürekli ön plana çıkarırsak bu sefer Anadolu’nun Türkleşmesi süreci sancılı bir hal alır ve en sonunda da Türkler Anadolu’da barınamaz hale gelir. 

Abdal Musa Rum Abdallarından biri olarak geçmektedir. Bildiğimiz gibi Ahi Evren Moğallar tarafından Kırşehir’de şehit edildikten sonra Rum bacılarını örgütleyen eşi Fatma Bacı Abdal Musa’nın yanına gelip ona sığınmıştır. Bu bireysel sığınmanın ötesinde Anadolu’nun gelişmesi, teşkilatlanması ve örgütlenmesi açısından birbirlerini çok iyi tanıdıklarını görmekteyiz. Diğer taraftan Suluca Karacahöyükte yani bugünki Hacı Bektaş ilçesinde Kadıncık Ana vardır. Kadıncık Ana Abdal Musa’nın çok sevdiği ve yakından tanıdığı Türk kadınlarındandır. Abdal Musa maddi ve manevi devrimlerin de babasıdır;  hem ruhen devrimcidir hem bedenen devrimcidir. 

Bursa’nın fethedilmesinde müritleriyle beraber ön saflarda çarpışmıştır. Anadolu’nun Türkleşmesine karşı olan her şeyle mücadele etmiştir. Maddi ve manevi devrimcilik özellikle Türk Rönesans’ını yaratan Türk sufilerinde kendini göstermektedir. Manevi devrimcilik ruhun arındırılmasıdır. Ruhun arındırılması bütün dünya bağından, dünya sevgisinden, paraya, çıkara tapmaktan ruhu arındırma devrimidir. Bir de zihinsel devrim vardır. Zihinsel devrim, zihnin entelektüel olarak donatılmasıdır. Eğer zihinsel devrimi yapmasaydı  adından bugüne kadar söz ettirmiş olmazdı.  

Abdal Musa için üç devrimin babasıdır demek tam da yerinde bir tanım olacaktır. Bu devrimler ile birlikte Atatürk devrimleri vücut bulmuş ve kendini göstermiştir. Abdal Musa ve diğer Türk filozofları Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından 600 yıl önce gerekli zemini yaratmışlardır ve buna son noktayı en mükemmel şekilde koyan da Atatürk olmuştur. Abdal Musa gerçekten derinlikli bilgisi olan yani hem İslam, hem evren hem toplum kültürü bakımından kendini yetiştirmiş ve donatmış biridir. Abdal Musa Geyikli Baba’yla birlikte de fetihlere katılmıştır. “Bir lokma, bir hırka”,  özdeyişi Abdal Musa ve diğer Türk filozofları için geçerli bir söz değildir. Çalma, çırpma, gasp, yağma ve halkın sırtından geçinme gibi kötü gelenek, Abdal Musa ve onun yetiştirdiği düşünürler için söz konusu olamaz. Haram yememek, insanalrın haklarına el uzatmamak, eli, dili ve beli tutmak anlamında yorulursa, işte o zaman bu söz geçerli olabilir.

Türk Rönesans’ının önde gelen bu sufileri hiçbir zaman bir lokma, bir hırka dememişlerdir. Gönüllerindeki dünya sevgisini ortadan kaldırmışlardır. Dünyadan yararlanmışlardır ama hiçbir zaman dünya sevgisini gönüllerine yerleştirmemişlerdir. İşte Abdallık bir mertebedir. Payesiz sultanlıktır. Aslında dünya nimetlerini, çıkarlarını gönlünden söküp atan insan sultandır. Bir sufiye “tasavvuf nedir” diye sorulduğunda, “tasavvuf hiçbir şeye sahip olmamak, hiçbir şey tarafından da sahip olunmamak” diye cevaplamaktadır. Günümüzün azgın,  şehvet ve servetperest tarikatçıları, cemaatçileri ve din satıcıları ile hiçbir benzer yanları yoktur. 

Abdal Musaları hiç kimse egemenlikleri altına alamamışlardır. Hiç kimse onun sahibi olamamıştır, o da hiç kimsenin sahibi olmamıştır. Ne köle edilmiştir ne de köle olmuştur. Bundan dolayı özgür insanlardır. Kelle koltukta Anadolu’yu korumak için müritleriyle birlikte her an cihada, mücadeleye hazırdır. Karşılığında hiçbir maddi veya manevi ikbal gözetmemişlerdir. Tüm varlıkları, işte o “bir lokma, bir hırka” olmuştur. Dünya ile ilgili hiçbir sevgi onu kendi ideolojisinden, zihinsel, ruhsal ve bedensel devrimciliğinden ayırmamıştır. Kutsalların yanında savaşabilmesi için Abdal Musa bize gönlümüzden her türlü dünya endişesini, kaygısını, sevgisini, muhabbetini atmamızı istemiştir. 

Abdal Musa Bursa civarında birçok fetihleri katılmıştır ve en sonunda kendisine Tekke köyüne gitmesi söylenmiştir. Her Türk filozofu Anadolu’nun farklı bölgelerine yerleştirilmiştir. Bunun amacı ise Anadolu’nun Türkleşme sürecinin örgütlü bir harekete dönüşmesi ve her alanda Türk önderlerinin bulunmasını sağlamaktır. En stratejik yerlerde Anadolu’nun çepeçevre Türk ozanlarının maneviyatlarıyla, mücadeleleriyle kuşatılıp Türkleşmesini her noktadan aynı anda başlatmaktır. Her biri bulundukları yerde bir Türkleşme merkezi kurmuşlardır. Bu filozoflar buralara rastgele gelmiş değildir, bu stratejik bir süreçtir. 

Abdal Musa da Tekke köyüne rastgele gelmiş değildir. Tekke köyüne yerleştikten sonra etrafta tanınmış ve sevilmiş, sayılmıştır. Bu sefer bazı beyler, ağalar Abdal Musa’yı çekememişlerdir. Bunlar kişisel bir çekememezlik değildi. Bir ideolojisi, bir inancı olmayan, gelecek kaygısı yaşamayan, Anadolu ile ilgili uzun vadede fikri olmayan insanların takındığı bir tavırdı. Bu tip yöneticiler Abdal Musa’yı ortadan kaldırmak için her şeyi denemişlerdir. Hatta bazı şeyleri biz menkıbelerden öğrenmekteyiz. Çocukların bir şey söylemeye çalışıp onu masalımsı bir takım figürlerle anlatması gibi menkıbeler de gerçeği masalımsı, insanların dikkatini çekecek bir sıradanlıkla, ilginçlikle anlatırlar. Aslında içinde bir gerçeklik vardır. Abdal Musa kendisine yönelik olan pek çok saldırıyı geri püskürtmüştür. Menkıbelerde anlatılır. Hatta içeride Abdal Musa’nın yanmasını sağlamak için türbenin etrafına ateş yakılmıştır. Anlatılan menkıbeye göre ateşin içinde kaldığı halde Abdal Musa yanmamıştır. Bu benzetme aslında İbrahim’in Firavun tarafından ateşe atılıp da yanmaması olayından esinlenilerek anlatılır. Bu nedenle, akla gelen dinlerde anlatılan benzer olaylar ile Türk sufilerinin, Türk Rönesans’ının filozofları ile ilgili anlatılan menkıbeler arasında büyük benzerlikler vardır. Menkıbeler doğrudan doğruya gerçeği değil, gerçeği dolaylı olarak süsleyerek sanatsal yöntemle, mitolojik bezemelerle anlatırlar. 

Abdal Musa zihinsel, ruhsal ve bedensel fedakârlığıyla, ülkenin ve Anadolu’nun korunmasında, kısacası Anadolu’nun aydınlanmasında çok önemli bir rolü olduğu için de Tekke köyü ve civarındaki bütün yerleşim yerlerinde iyi tanınmıştır. Abdal Musa’nın birçok müridi vardır. Müritlerinden Kaygusuz Abdal ona saygısını, sevgisini ve bağlılığını gösteren şiirler yazmıştır. Bunlardan birini yazarsak; 

  “ Beylerimiz çıktı avlan üstüne

     Onlar gelür Sultan Abdal Musa’ya

     Bağlar gelür Sultan Abdal Musa’ya 

     Her matem ayında kanlar dökerler

     Uyandırıb hak çerağın yakarlar

     Demine hu deyüb gülbang çekerler

     Sağlar gelir Sultan Abdal Musa’ya”

Dilgüşada ve  Dolapname gibi eserlerinde Abdal Musa için yazmış olduğu bu ve benzeri dörtlükler, beyitler vardır.

Abdal Musa ile ilgili menkıbelere geri dönmemiz gerekirse, Abdal Musa onları aydınlatmasının bir karşılığı olarak, müritlerinin geçimlerini temin etmek amacıyla köylülere der ki “siz susuzluktan yanıyorsunuz ben size su çıkaracağım ama su çıkardıktan sonra da siz hasatlarınızdan bizim dergâha bir takım paylar vereceksiniz.” Çünkü müridler Abdal Musa’nın önderliğinde aydınlanmanın birer öncüsü olarak pek çok fetihlere katılıyor, hem de zihinsel ve ruhsal aydınlanmayı gerçekleştiriyorlar. Yeter ki biz susuz kalmayalım diye köylüler bu isteği kabul eder. Tekke köyüne yakın bir yerde bulunan Uçar sudan Abdal Musa suyu çıkartır fakat köylüler sudan yararlanıp tarım ürünlerini hasat ettikten sonra dergahına hiçbir pay vermezler. Sonunda köylüler yazın susuz kalır, kışında kesinlikle sudan geçemezler.

Menkıbede anlatılan budur. Bu menkıbe bize İbrahim’in çölde sopasıyla vurup su çıkarmasını hatırlatmaktadır. Demek ki hemen hemen referanslar İslam düşüncesi ve tarihi ile ilgilidir ama Türkleştirilmiştir. Bu bir dini kültürün Anadolu’da bir Türk kültürüne dönüştürüldüğüne dair  antropolojik bir örnektir. 

Abdal Musa’nın Nasihatname’sinde yer verdiği düşüncelerine bakalım: İlk olarak sır saklamak kavramını ele alacak olursak bizim felsefi sağaltım dediğimiz ruhun ve zihnin arındırılması hatta bedene sirayet eden eksikliklerin, dedikodu yoluyla gelen bir takım zarar ve ziyanın önlenmesi bakımından da sır saklamanın, dedikoduya son vermenin çok önemli olduğu vurgulanır. Bu ahlaksal bir arınma, ahlaksal bir sağaltımdır. Felsefi sağaltımın çok önemli bir parçasıdır. Diğer taraftan kavgalı yerden uzaklaşmak der, yani kavgaya katılmamak, kavganın bir tarafı olmamakla daha barışçıl bir insan ilişkisi tercih ettiğini görmekteyiz. Bir diğer öğüdü  ise birinin başına  gelene gülmemektir. Bu tamamen Anadolu’daki Türk erenlerinin yaratmış olduğu ahlaksal bir gelenektir. “Senden olanlarla mücadele etme” derken de, dostlarını, yakınlarını, akrabalarını, canlarını yolda bırakma, demek istemiştir. 

 “Başa gelene direnin”,  “acılara katlanın” ve “hiçbir zaman kendinizi bırakmayın ve gevşemeyin” der. Zaten eğer gevşeselerdi Anadolu bize yurt olarak kalmazdı. “Önce düşün sonra söyle sözü” de, aslında felsefi sağaltımın  başka bir konudur bu yani insan bin düşünüp bir söylemez aksine, bin söyler bir düşünürse sözleri kendisine silah olarak döner. “İbadetlere ve mala güvenme, “yumuşak huylu ve yapıcı ol”, “dünyaya fazla bel bağlama”, “çıkar uğruna dindarlık satma”, “zahir padişahına yakın olma” yani dünyalık çıkarlar için yöneticilere tabasbus (yalakalık) etme, “iyi desinler diye sofuluk yapma”, elden geldikçe tek başına yemek yeme”, hak divanından ayrılma”, “vaktini boşa harcama”, dışını değil içini düzelt”, “Hz. Muhammed’e ve Ali evladına candan dost ol, onları sev”, “yoldan çıkmış, dönek, pirsiz insanlarla yola çıkma zira erkân bozulur” gibi sözleriyle bize kutsalın nasıl insanlıkla birleştiğini, ahlakın temel kurallarını göstermektetir. 

Abdal Musa’nın Velayetname’si 1630 yılında Veli Baba tarafından çoğaltılmıştır. Bu Velayetame’de Teke yöresinde yaşanan olaylar ve menkıbeler anlatılmaktadır. Abdal Musa tekkesinin ve onunla ilgili bilgilerin bir kısmı Evliya Çelebi’den alınmıştır. Onunla ilgili belirtmemiz gereken en önemli husus ise onun aydınlarla halk arasında önemli bir köprü, büyük bir sufi ve Türk filozofu olduğudur.

Yerli ve yabancı araştırmacılar büyük bir merakla Abdal Musa’yı ve düşüncelerini araştırmaya devam etmektedirler.

Türk gençleri Anadolu’daki geleceklerini erdem, yiğitlik, dürüstlük, kahramanlık ve Türklük mirasını Abdal Musa’lardan alarak kurabilirler.