Üç muhabbet -1

Üç muhabbet -1

Kuleli Askeri Lisesi’ne kaydolduğumda sene 2006 idi ve ben “muhabbet fedailerinin” ileride hayatımızı bu kadar derinden etkileyeceğinden bihaberdim. Kimdi bu insanlar? Bizden ne istiyorlardı? Kendilerine neden muhabbet fedaileri diyorlardı?

Başımızda bizlere vatan ve bayrak aşkını, Atatürk’ü, devlet adabını, okumayı, araştırmayı, düşünmeyi, Türkiye ve Dünya gündemini yakından takip etmeyi, dürüstlüğü, çalışkanlığı, fedakârlığı, cesareti, disiplini aynı zamanda dansı, sporu, medeniliği ve daha birçok meziyeti, bilgiyi, görgüyü öğreten komutanlarımız bulunuyordu.

Komutanlarımıza büyük bir hayranlık duyuyorduk. Yürüyüşleri, bakışları, duruşları, ses tonları… Lise çağında vatan aşkıyla çarpan yüreklerimize cesaret ve umut aşılıyorlardı. Biz de onlar gibi olacaktık. Geleceğin bugün gördüğümüz şeklinden endişe etmemize hiç gerek yoktu, çünkü biz vardık.

Pantolonumuzdaki hafif bir kırışıklık, ayakkabımızdaki bir toz, yatağımızdaki en küçük bir bozukluk bizim için affedilmez bir hata, tekrarı büyük bir yanlıştı. Türk subayı kendini görünüşüyle belli etmeli, zihniyeti ve yüreğiyle her zaman her yerde farkını ortaya koymalıydı.

Taşıdığımız üniformanın getirdiği sorumlulukların gayet farkındaydık. Bu farkındalık bizleri gece gündüz çalışmaya ve sürekli gelişmeye teşvik ediyordu.

***

Sonraları çevremizin muhabbet fedaileri tarafından kuşatıldığı hissine kapıldım.

Sene 2009 idi. Ferdi önlemler aldım, mücadeleye giriştim, yakınlarımı uyardım, geceler boyu düşündüm, belli noktalarda harekete geçtim. Henüz 17 yaşında bir askeri öğrenciydim.

Başarısız oldum, gafil avlandım. Yıllar sonra öğrendim ki en yakın silah arkadaşlarımdan bazıları da muhabbet fedaisi idi. Her yerdelerdi. Bizi bizden iyi tanıyorlardı. Okuduğumuz gazeteyi, takip ettiğimiz dergiyi, kimlerle arkadaşlık ettiğimizi, ailemizi, nelerden hoşlandığımızı, nelerden korktuğumuzu… Hakkımızdaki hemen her şeyi biliyorlardı. Gizli kapaklı dosyalar açılmıştı adımıza. Birileri bizi fena fişlemişti.

Casuslara dönüşen bu muhabbet fedaileri bizlerin yanı başındaydı, ensemizde soluyorlardı.

***

Sessizliğe gömülmek bir çare miydi?

“Sessiz Bir Yer” (A Quiet Place-2018) filmi geliyor aklıma. Etrafı canavarlarla dolu hayatta kalmaya çalışan bir aile, sessizliğe gömülmek zorundalar, konuştukları an insan sesine duyarlı canavarlar tarafından avlanıyorlar, vahşice öldürülüyorlar. Tek çare; yaşamak için susmak!

Bizim açımızdan susmak da bir çare değildi. Eninde sonunda muhabbet fedaileri sizi bulur, avlardı. Hayatta kalmak, okulu bitirip subay olabilmek için ya bir muhabbet fedaisi olmanız ya da üst rütbeli bir muhabbet fedaisi tarafından korunmanız gerekirdi. Bu, gerçek bir Türk subayına asla yakışmazdı. Bir Türk subayı şerefi için yaşardı, kimseye biat edemez, beynini ve ruhunu satamazdı. Ama etrafımız sarılmıştı.

Bu dönemde korkmadan konuşanların, sorgulayıp haksızlıklara karşı gelenlerin çoğu avlandı, atıldı, ayrılmak zorunda kaldı, rütbeleri söküldü, öldürüldü, kumpaslara uğradı, zindanlara atıldı. Çok azı sistem içerisinde yaşayabildi.

Bu muhabbet fedaileri artık hepimizin yakından tanıdığı Fetullahçılardı. 2006-2014 yılları arasında 4000 askeri öğrenciye işkence yaptılar, onları okullardan zorla attılar, 15-50 bin arası değişen maddi tazminatları ödemek zorunda bıraktılar. Hayatlarının baharında birçok gencimizi avladılar, hayallerini çaldılar, hayatlarını kararttılar.

Onlardan boşalan yerlere kitleler halinde muhabbet fedailerini soktular, soruları çaldılar, kul hakkına girdiler. Giderek güçlendiler, güçlendikçe arsızlaştılar ve kontrolden çıktılar. Kendilerinden olmayan herkesi yiyip bitiren çok tehlikeli canavarlara dönüştüler.

Sessizliğe gömülmek mi, susup kurtulmak mı?

Sessiz kalmak yüreği vatan aşkıyla çarpan Mustafa Kemallere yakışmazdı, birer birer avlandılar. Lise-üniversite çağındaki bu küçük askerlerin onları koruyacak kollayacak büyükleri yoktu, yoksa vardı da biz mi göremedik? Belki de şahsi ikballerinin peşlerine düşmüşler, makam ve mevki için susuyorlardı? Belki de korkuyorlardı? Belki hiçbir şeyden haberleri yoktu?!

Kimse işkence dolu bu geceleri görmüyor, bu küçük askerlerin çığlıklarını duymuyordu. Bilgi sahibi olmak sorumluluğu, sorumluluk ise yarın asılacağını bilse de üzerine düşen vazifeyi yerine getirmeyi emrediyordu. Bunu bilenler gerçekleri, işkenceleri, şikâyet dilekçelerini, ölümleri, yardım çığlıklarını, intiharları görmeyerek sanırım bu sorumluluktan kaçıyorlardı. Bu sayede yataklarında rahatça uyuyup seneye alacakları daha üst model arabaları, daha lüks evleri düşlüyorlardı?

Konuşanlar mı?

Harekete geçenler mi?

Onlar hayâsızca avlanıyordu. Şerefleriyle oynanıyor, itibar suikastına uğruyor, hapsediliyorlardı.

***

Muhabbet fedaileri bu zafere nasıl ulaştı?

Buna birçok neden gösterilebilir, konu hakkında binlerce sayfa yazılabilir ama en temele gidelim, sağlıklı bir insan için su içmek, nefes alıp vermek kadar basit olan bir temele; muhabbete gidelim.

Muhabbet ne demektir?

Muhabbet; sevgidir, dostluktur, yarenliktir.

Fetullahçılar henüz 11’li yaşlarında devşirdikleri çocuklara öyle yoğun bir sevgi ve dostluk veriyorlardı ki bu çocuklar böylesine derin duyguların altında eziliyor ve kendilerini borçlu hissediyorlardı. Ailelerinden uzaklaşıp FETÖ’ye bağımlı hale geliyorlardı. Namazlardan sonra çaylar eşliğinde edilen muhabbetler o küçücük masum kalpleri ısıtıyordu. Kendileriyle sürekli ilgilenen abileri, ablaları onların gözünde birer melek haline geliyordu, bu melekler ise yavaşça onları esir ediyordu.

Işık evlerindeki bu muhabbetler küçücük çocukları giderek muhabbet fedaisine, bu fedailer de giderek bizleri avlayacak canavarlara dönüşüyordu. “Amaca giden her yol mubah” diyen bu insancıklar en yakınımıza sızıyor, bizi can evimizden vuruyordu.

Şantaj, tehdit, işkence, illegal ses-görüntü kaydı, soru hırsızlığı, hâkim kiralama ve akla gelebilecek her türlü şeytanlıkla önlerini açıyorlar, devlet kademelerinde hızla yükseliyorlar, stratejik noktalardaki nüfuzlarını arttırdıkça daha çok masumun canını yakıyorlardı.

Süreç öyle bir noktaya geldi ki 15 Temmuz 2016’da ensemizde soluyan bu muhabbet fedailerinin emredildiğinde kendi milletine de kurşun sıkabileceklerini ve pişkince katil olabileceklerini gördük. Askeri okullarda bizlere işkence eden muhabbet fedaileri o gece tam teçhizatlı ölüm kusan birer yaratık oldular.

Muhabbet fedaileri evimizdeki bahçıvan, mutfağımızdaki aşçı, kapımızdaki bekçiydi; dertleştiğimiz dost, âşık olduğumuz kadın, saygı duyduğumuz komutan idi.

Muhabbet fedaileri maskeli birer katildi, haindi, sonunda hepimizi yutacak bir canavara dönüştü.

(“muhabbet tayfa” ile devam edecek.)