Üç muhabbet-2

Üç muhabbet-2

“Ne konuşuyorsunuz?” dedi sertçe. Bakışlarında intikam ve haz karışımı bir iğrençlik vardı. Sinirli miydi yoksa gülüyor muydu bu adam? Acı çekiyor gibiydi, aynı zamanda zevk aldığı da kesindi.

Bir şey konuştuğumuz yoktu. Bizim dışımızdaki askeri öğrenciler sınıflarına çekilmişler, kayıt/evrak işleri ile uğraşıyorlardı. Biz 10 kişi ise bir ip olmuş, ellerimiz bacaklarımıza yapışık, dimdik hazır ol duruşunda bekliyorduk. Diğer öğrencilerden ayrıydık, farklıydık çünkü bizler disiplinsiz birer vatan hainiydik. Nedenini bir türlü anlayamıyorduk, hainliğimizin sebebini kavrayamıyorduk. Aklımız henüz ermiyordu bu gidişe. Oysaki Kara Harp Okulu’na askeri liselerden derecelerle/takdirnamelerle mezun olup gelmiştik. Peki, bize müstahak görülen bu kötü muamele nereden kaynaklanıyordu?

Okulu terk etmemizin gerektiği, asla subay olamayacağımız, dayanaksız/disiplinsiz/hain olduğumuz söyleniyordu. Kara Harp Okulu Sakarya Taburu’nda Ercan, Cumhur ve Mehmet üsteğmenler bir olmuş bizi okuldan ayrılmaya zorluyorlardı. Hiç hak etmediğimiz hakaretlere ve işkencelere maruz kalıyorduk, gece gündüz, aralıksız, uykusuz, öylece elimiz kolumuz bağlı.

Ercan üsteğmen “Ne konuşuyorsunuz lan?!” diye tekrar kükredi. Sonra yanındaki yardımcı son sınıf Harbiyeliye döndü ve “Bundan sonra bunlara muhabbet tayfa diyelim.” dedi pis pis sırıtarak.

Adımız muhabbet tayfa olmuştu. Nedenine bir türlü akıl erdiremediğimiz hainliğimizin cezasını bu tayfa içerisinde çekecektik, amansız. Herhangi bir subay “muhabbet tayfa!” diye bağırdığında hemen kendi bölüğümüzden ayrılıyor ve aralıksız farklı muamelelere/işkencelere tabi tutuluyorduk.

Bizlere okuldan ayrılasıya kadar yemek yoktu. Aslında vardı, çöpten yiyebiliyorduk.

Bizlere okuldan ayrılasıya kadar su yoktu. Aslında vardı, çamurlu su içebiliyorduk.

Bizlere okuldan ayrılasıya kadar uyku yoktu. Aslında vardı, ayılana kadar 5-10 dakikacık bayılabiliyorduk

Bize neden böyle davranıyorlardı?

Zevk alıyorlardı, kuşkusuz.

***

Askeri okullar muhabbet fedailerinin iştahını kabartıyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sızmayı başarmış tek bir muhabbet fedaisi onlar için büyük bir başarıydı. Öyle ki askeri okula sızan bir öğrenci “İslam’ın Fatih’i” konumuna yükseltiliyor, adeta kutsanıyordu. Henüz 13-14 yaşında olan bu çocukların zihinlerine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dinsiz olduğu ve bu nedenle ordunun fethedilmesi gerektiği aşılanıyordu. Gerçeklerse çok farklıydı. Yüce dinimiz İslam’ı ve kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i çarptıkları gün gibi açıktı. Her şeyi kendi menfaatlerine göre yorumluyorlardı. Yabancı güçlere hizmet ediyorlardı. Arkalarındaki derin istihbarati yapılar muhabbet fedailerinin yerden biten zehirli mantarlar gibi çoğalması için durmaksızın çalışıyordu.

1980’li yıllardan itibaren sayıları süratle artan ışık evleri, kaynağı belirsiz servetler, toplanan himmetler, her köşe başında çocuklarımızı avlamak için bekleyen abiler/ablalar…

Türkiye ölümcül bir girdaba doğru hızla sürükleniyordu.

***

Kara Harp Okulu’nda sivil liseden mezun öğrenciler ve sayıları çok az olmakla birlikte askeri lise mezunu bazı öğrenciler çok rahat bir dönem geçiriyorlar, hiçbir zorlukla karşılaşmadan teğmen çıkıp TSK bünyesine katılıyorlardı. Muhabbet tayfa gibi gruplara dahil edilen zavallı öğrenciler bir bardak temiz suya hasretken, kayrılan öğrenciler kantinlerde/gazinolarda takılıyorlardı. Bizler koğuşumuza girip yastığa başımızı koyamazken, muhabbet fedaisi öğrenciler mavi pijamalarını giymiş birbirleri ile şakalaşarak dişlerini fırçalıyorlardı.

Bizden ne istiyorlardı?

Bize karşı duydukları bu kinin/öfkenin mantıklı bir açıklaması var mıydı?

Yırtıcı hayvanlar gibi üzerimize saldırıyorlardı. Bütün kinlerini üzerimize kusuyorlardı. Bize yönelttikleri o keskin öfke ve kin duyguları muhabbet tayfa dedikleri avlarını dehşete düşürüyor, ellerini/kollarını/dillerini bağlıyor, hedef öğrencileri adeta felç ediyordu.

Üzerimizde yoğunlaşan bu felç edici öfkenin geçerli bir izahı var mıydı?

Vardı, çünkü muhabbet fedaisiydi onlar. Kinle, öfkeyle yoğrulmuşlar, intikam ateşiyle tutuşmuşlardı. Beyinleri yıllar önce yıkanmış, zihinlerinin en saf ve en güzel odaları örümcek ağlarıyla ilmik ilmik örülmüştü.

Muhabbet fedailerinin bizlere uyguladıkları işkenceler açıkça bir “şok doktrini” idi. Muhabbet tayfa dedikleri birer şok mangasıydı. Şok mangasına girenin kurtuluşu yoktu, ya atılır ya da ayrılmak zorunda kalırdı. Subay olmak için gece gündüz çalışan idealist disiplinli başarılı öğrencilerin üç dört saat ya da bir iki gün içerisinde ayrılma dilekçelerini vermeleri çok garipti.

Naomi Klein’in “Şok Doktrini” kitabında bahsettiği deneylerin bir kısmı bizim üzerimizde de acımasızca uygulanıyordu. Besbelli yaratılan şok ve dehşet korkuyu tetikliyor, daha öncesinde hazırlanan vahşi reçeteler kolayca hayata geçiriliyordu. TSK’dan kendilerinden olmayan öğrenciler hızla tasfiye ediliyor, sivil liselerden kitleler halinde yeni alınan öğrencilerle TSK’nın temeli değiştiriliyordu. Tabii bu değişim ancak hızlı bir şok dalgası ile gerçekleştirilebilirdi. Şok ve dehşet muhabbet fedailerinin TSK’da hızla hâkimiyet sağlamak adına kullandığı iki sinsi taktikti. Böylesine hain bir değişim ancak düşmanlarını felç edecek bir şok ve dehşet dalgasıyla gerçekleştirilebilirdi. Ancak bu sayede değişime karşı gelebilecek insanlar engellenebilirdi.

2006-2014 yılları arası askeri okullarda yaşadığımız işkencelerden yıllar sonra incelediğim Stanford Hapishane Deneyi ile başımıza gelenleri daha iyi çözümlemeye başladım. CIA gibi güçlerle temas halinde olan muhabbet fedaileri üzerimizde bu deneyin acımasız metotlarını kullanmıştı. Onlar kutsanmış, güçlü gardiyanlardı. Bizlerse aşağılık, güçsüz mahkûmlardık.

Muhabbet fedaileri planlı bir şekilde bireysel kimliğimize saldırıyor, bizleri insan-dışılaştırıyor, sürekli kontrol altında tutuyor ve uyumamıza, bir an olsun dinlenip soluk almamıza dahi izin vermiyordu. Deneyinde gösterdiği üzere tüm bunlar ortaya öğrenilmiş çaresizlik durumu çıkarıyordu. Böylece sürekli başarısızlık, hakarete ve iftiraya uğrama ve ceza ile pasif feragat ve depresyon haline giriyorduk. Tüm bunları çok kısa bir zaman diliminde sürekli uygulanması bizlerde büyük bir şok ve dehşet yaratıyor ve böylece okuldan kopuşlar hızlanıyordu. Onarılması çok zor olan zihni operasyonları ardı ardına yiyor, güçsüz düşüyorduk.

***

9 Mart 2020 tarihinde Barış Terkoğlu’nun “Bir su şişesi ile neler yapılır?” başlıklı harika bir yazısı yayınlandı.

“9 yıl önce Fethullahçıların bizi hapse atmak istediğini biliyorduk. Bugün de iktidar içinde yargıyı etkileyebilecek gücü olan çeteler aynı şeyi istiyordu.” diyor Terkoğlu ve devam ediyor:

“Dışarıdayken bana hapishaneyi en çok hatırlatan şey, plastik su şişesinin kıvrılma sesiydi. Orada bir çöp tenekesine düşünmeden atarsınız. Burada ise çok şey yaparsınız. İçine çoraplarınızı, çamaşırlarınızı, su ve deterjanla atar da sallarsanız çamaşır makinesi olur. Bir sopanın ucuna asar da kaldırırsanız spor aleti. Duvar diplerine dizerseniz çıtırtının gürültüye dönmesini önler. Güneşin altında bekletirseniz ılık banyo yardımcısıdır. Onunla delikler kapatılır, yangına karşı hazırlık yapılır. Bir plastik şişe her şeye yeniden başlamanın aracıdır.” 

Bu yazıyı okuduğumda “bir plastik şişe” gerçekten nelere kadir, dedim kendi kendime.

Yaratıcı vahşet eylemleri konusunda donanımlı olan muhabbet fedaileri bizlere 1.5 litrelik plastik şişedeki suları 30 saniyede zorla içiriyordu. Bitince pis kahverengi suları tuvalet musluklarından doldurup geliyor, tekrar 30 saniyede içmeye zorlanıyorduk. Üç dört defa midemiz patlayana, içimiz dışımıza çıkasıya kadar. En sonunda kusuyor ve kusmuğumuzda sürünüyorduk. “Okuldan ayrılmak istiyorum.” diyesiye kadar bu işkence her gün acımasızca tekrarlanıyordu.

Boş 1,5 litrelik plastik şişeleri ayağımızın ucuna koyuyor, eğilip ona dokunuyor ve el dokunuk vaziyette şişenin etrafında hızlıca 30 kere dönmemiz emrediliyordu. İşkenceye uğrayan 10 kişilik muhabbet tayfa bunu yaparken yan yana dizilmiş oluyordu ve kafaları birbirine “küt!” diye her dönüşte hızla çarpıyordu. Otuz dönüşü ilk tamamlayana birkaç dakikalık dinlenme ödülü veriliyordu.

Muhabbet tayfa haricindeki kayrılan öğrenciler istedikleri zaman diledikleri kadar rahatça temiz su içebiliyordu. Ardından çöplerini bahçeye atıyorlardı. Muhabbet tayfa ise geceleyin 2-3 gibi tüm bu 200-300 kadar şişeyi 3 dakika içerisinde toplamaya çalışıyordu. Toplayıp başlarındaki komutanın yanına gidip tekmil veriyorlardı. Komutan ise bu öğrencilerin kollarına vurup şişeleri düşürüyor “Aaaa, dalga mı geçiyorsunuz? İşte şişeler yerlerde, beceriksiz herifler!” diye bağırıyordu.

3 dakikamız var, topla, tekrar tekrar topla götür ve muhabbet fedaisi komutan kollarına vursun, şişeler yerlere düşsün, sonra komutan çocuk gibi şişeleri tekmeleyip dağıtsın, biz bu plastik şişelerin peşinden koşup duralım…

Yaşarken yoruldum, hatırlarken daha çok…

Hakikaten bir plastik şişe nelere kadir?

(muhabbet tv ile devam edecek)