Ülke olarak koronavirüsü ne kadar ciddiye alıyoruz?

Ülke olarak koronavirüsü ne kadar ciddiye alıyoruz?

Türkiye, salgın hastalıklar gibi toplum sağlığını ilgilendiren konularda ‘siyasi’lerine güvenmeyen bir ülke.

Geçmişte bu güvensizliği yaratan kimi olaylar hala anımsanıyor. Koronavirüsüne de ne kadar hazır olduğumuz tartışma konusu.

Hızla yayılan ve dünya çapında büyük bir tehlikeye dönüşen koronavirüsü hakkında hem millet hem devlet olarak ne kadar hazır olduğumuzu ciddi olarak düşünme zamanı.

Açık konuşalım: Toplumsal felaketler hatta toplum sağlığı açısından yaşanan olumsuz gelişmeler karşısında Türkiye’nin pek de iyi bir sicile sahip olduğu söylenemez.

Elbette Cumhuriyetimiz, Refik Saydam, A. Hulusi Alataş, Kemali Bayazıt, Ekrem Hayri Üstündağ, Behçet Salih Uz  gibi efsane sağlık bakanları yarattı.

Bu efsane insanlar toplum sağlığı konusunda müthiş işler başardılar: Sıtma ve verem Türk insanı için kader olmaktan çıktı. Bugün bu hastalıkların adını bile anımsamıyoruz.

Ancak Cumhuriyetimizin toplum sağlığını önceleyen bu anlayışının üzerinden çok sular aktı!

Uzağa gitmeye gerek yok; son yaşadığımız depreme bakıldığında iktidarıyla, muhalefetiyle, Kızılay’ıyla, profesörleriyle, tv yapımcılarıyla, hukukçularıyla ailecek yaşadığımız kakafonik ortam pekala bir fikir verebilir.

Hele 99 depreminden sonra alınması gereken önlemlerin alınmaması gibi mide bulandırıcı durum,  filan…

1986 Nisanında Sovyetler Birliği’ne bağlı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin Pripyat şehri yakınlarında Çernobil Nükleer Santrali’ndeki 4 numaralı reaktörde yaşanan o kazadan sonra Karadeniz’in bu yakasının da (yani bizim yaka!) radyasyon rüzgarlarının etkisinde kaldığı bilim adamlarınca açıklanmıştı.

Tüm Türkiye’nin Karadeniz’in çayını içtiği düşünülünce, nasıl bir belayla karşı karşıya olduğumuz şimdi bile tahmin edilebilir.

Bu gerçek karşısında, önlem yerine, dönemin sağlık bakanı Cahit Aral o meşhur fotoğraftaki görüntüyü vermiş ve kameralar önünde çaydaki radyasyonun tehlikeli olmadığını kanıtlamak için şapırdatarak çay içmişti. (Gerçekten 84 yaşına kadar yaşadı, üstelik kalpten temiz biçimde öldü; o başka!)

Ama 90’ların, Karadeniz Bölgesi halkı için kanser kabusuyla geçtiğini, ömründe tek bir sigara içmemiş temiz havada yaşamış babaannesini akciğer kanserinde kaybetmiş bir yazar olarak iyi bilirim.

Resmi rakamlar asla açıklanmadı!

KORONA KARŞISINDA ‘AIDS’ YILLARI!

Çin’den yayılmaya başlayan koronavirüsü tehlikesi haberine ülke olarak ilk Elazığ depremi şamatası içinde vakıf olduk; pek kulak asmadık.

Şimdi bakınca bizi yönetenlerin klasik yöntemle, “Bize bulaşmaz” mantığıyla hareket ettiklerini söyleyebilirim.

Toplum olarak bizlerin de böyle davrandığını, hatta bu davranıştan mutlu olduğunu bile iddia edebilirim.

Ki biz AIDS belasından bile korkmamış, prezervatif alırken kasiyer kızdan hala utanan bir millet olarak “atın ölümü arpadan olsun” karakterinde bir milletiz!

Dünya, AIDS hastalığını 1981 yılında öğrenmişti. Dört yıl sonra da Türkiye’de Murtaza Elgin’le!

Sezen Aksu, İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur ve Orhan Gencebay’ın arkadaşı olan hatta İbrahim Tatlıses’in vokalistliğini yapan Murtaza Elgin, nam-ı diğer “Murti” ülkemizde ilk kayıtlı AIDS hastasıydı.

Bomba gibi patlayan AIDS haberi üzerine, bu nahoş olayla bulaşan hastalık nedeniyle, Murtaza Elgin’in hayatı derinlemesine araştırıldı.

Sanat “camiası” AIDS kaparım düşüncesiyle onu ziyaret bile etmedi.

Test yaptırmak istemeyen Murtaza Elgin’e devlet zorla test yaptırdı. Ardından onu tecrit koğuşuna kapattı. Elgin’e AIDS teşhisi koyan doktor Hüseyin Sipahioğlu adını bu hastalıkla duyurarak ünlü oldu.

1992 yılında Murtaza Elgin AIDS’ten ölünce cenazesi ilaçlı suyla yıkandı ve “kireçlenerek” gömüldü”!

*

Ben doktor değilim, değerli yazar değerli doktor dostum Prof. Gülümser Heper bağışlasın. Soner Yalçın gibi “doktorlarüstü” de değilim.

Peki bütün bunları neden anımsadım:

Dün İstanbul’da yaşanan “koronavirüslü Çinli çocuk vakası”ndan sonra yaşanan gelişmeler beni gülümsetti ve zavallı rahmetli Murti’yi anımsattı.

Hastası Çinli çocuğa hastanenin resmi tanı sayfasından “koronavirüslü hasta” kutusunu işaretleyerek kesin yargısını bildiren doktor hakkında soruşturma açıldığı duyuruldu.

Bu gelişme karşısında  Çapa Tıp Fakültesi rektörünün yaptığı hemen olayı örten açıklama Cahit Aral’dan ya da Munti karşısındaki yetkililerden pek farkı yok bence:

“…Biz mevcut hastalığının mevsimsel bir grip olduğunu başından beri düşünüyorduk. Laboratuvarda tekrar test ettik, hastamızın İnfluenza B virüsü olduğunu tespit etmiş olduk. Sosyal medyada görmüş olduğumuz bazı üzücü olaylar bizi gerçekten üzmüştür… Kesin Coronavirüs tanısı kondu şeklinde bir takım paylaşımlar yapıldı. Bu paylaşımlar bizi gerçekten üzmüştür. Çünkü hastanın örnekleri laboratuvara yeni gönderilmiştir. Burada kesin tanı çıkması zaten mümkün değildir. Şunu rahatça söyleyebilirim durumunun iyi olması, ateşinin düşmüş olması ve influenza b virisünün çıkmış olması hastanın mevsimsel anlamda bir gribal enfeksiyon geçirdiğini göstermiştir…”

Oysa bu virüslerle ilgili  R0 değeri gibi bir şeyden bahsediyorlar. Bu değer virüsün bulaşıcılık oranını ölçüyormuş.. Corona için bu rakamın 1920’lerde 50 Milyon insanı öldüren İspanyol gribinin R0 değerinden yüksek olduğunu yazıyorlar.

Uzatmadan, “Murti”ye karşı hem resmi kurumlar hem halk olarak gösterdiğimiz -mizahi diyemeyeceğim- tavır, salgın hastalıklar karşısındaki temel karakteristiğimizin göstergesidir.