Ülkemizde felsefi düşünme sorunu ve öneriler -1

featured
service

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Felsefe öğretimi için başvurulan kaynaklardan bazıları hem içerik hem de yöntem açısından sorunludur. Kaynaklar tek taraflıdır. Felsefe öğretimi özelde Kıta Avrupası’nı merkeze almakta; daha geniş açıdan ise, Avrupa merkezci kaynaklara münhasır kılınmaktadır. Başta İslam Düşüncesi ve Medeniyeti olmak üzere Doğu hikmet ve felsefesi, felsefe öğretiminde ya hiç yer almamakta ya da yine, öğretilirken, Oryantalist bakış açısının elverdiği sınırlar içinde kalınmakla yetinilmektedir. Felsefe, XIX. Yüzyıl Mantıkçı Pozitivist Yöntemin varlık, bilgi, etik ve estetiğe yüklediği anlamlarla yetinmekte; XX. Yüzyıla doğru Eleştirel Felsefenin pozitivist; nesnelci-doğalcı yönteme getirdiği ciddi eleştiriler bile yeterince dikkate alınmamaktadır. Türkiye’de felsefe öğretim içerikleri, söz konusu nesnelci-doğalcı yöntem tarafından belirlenmeye devam etmektedir. Bu belirlenim, hem felsefe bölümlerinde çoğunlukla benimsenen Avrupa merkezci felsefe öğretiminin, hem de İlahiyat Fakültelerinde yine çoğunlukla benimsenen İslam merkezli felsefe öğretiminin içeriklerindeki tek taraflılığı beslemektedir. Başka bir deyişle, doğalcı-nesnelci ya da pozitivist yöntem, bir yanı Doğu’ya, diğer yanı Batı’ya odaklanmış olmasına rağmen farklı her iki öğretim içeriğini tek taraflı olarak belirlemeye devam etmektedir. İslam ve doğu kaynaklı felsefe öğretimi, Avrupa merkezci öğretim kaynaklarından; Avrupa merkezci öğretim de İslam ve Doğu kaynaklarından yoksun kalmaktadır. İçeriksel olarak tek yanlı; parçalanmış; sistemsiz, yeniliklere kapalı, ilerleme istidadı olmayan ve çağın düşünce sorunlarına çözüm üretmekte yetersiz kalan bir öykünmeci felsefe öğretimi karşımıza çıkmaktadır. Felsefe tüm pozitif ve beşeri bilimlere yöntem sağlayan bir yöntembilim olduğu halde, içerikteki bu parçalanmışlık ve tarafgirlik nedeniyle, bizzat kendisi yöntemsiz kalmaktadır. Felsefe öğretimindeki bu yöntem sorunu, üniversitelerdeki diğer bilimlerin öğretiminde de yöntem sorunlarının ortaya çıkmasına kaynaklık etmektedir. Felsefedeki tek yanlılık, böylece diğer pek çok bilim dallarında tek yanlılığa neden olmaktadır.

Kısaca vurgulamak gerekirse, içerikteki ayrışma, felsefenin holistik açısını daraltmakla kalmamakta; XIX. Yüzyılda her türlü hakikati mantıkçı-pozitivist yöntemle keşfe çalışan deneyci-doğalcı tutumun gittikçe güçlenmesine yol açmaktadır. Tekçi yöntem, yine karşısında en az onun kadar tekçi ve taraflı yöntemleri doğurmaktadır. Böylece yöntemsel bütünsellik ve çeşitlilik işlevsiz kalmaktadır

Felsefe, Antik Yunan’dan öncesine uzanan, hatta insanlığın yeryüzü serüvenine başlamasından itibaren var olan bir bilme, düşünme, anlama ve anlamlandırma etkinliği; sistemli bir sorgulama yöntemidir. Ontoloji, epistemoloji, aksiyoloji ve estetik, felsefenin belli başlı sorunlarıdır ancak bu sorunlar aynı zamanda doğrudan insanın neliğine ilişkindir. Başka bir deyişle, felsefe insanın öyküsüdür. İnsana dair ne varsa felsefenin bu temel sorunları içinde yer alır ve irdelenir. Bütün bilimlere yöntem sağlaması bakımından felsefeyi kısaca yöntembilim olarak adlandırıyorum. Bilimler de insan elinden çıktığına göre, felsefeye aynı zamanda bir “insanbilim” adı vermenin sakıncası olmamalıdır.

Şu halde hiçbir bilim pozitif ya da beşeri olsun felsefenin dört temel sorunu dışına çıkılarak kurulamaz ve kurulamamıştır. İnsan da aynı şekilde felsefeden ve onun bu dört temel dalından koparak kendini ve evreni çözemez. Aksi halde insan anlamsızlığa, bilimler yöntemsizliğe mahkûm olur.

Türk üniversitelerinde felsefe öğretimi, yeterli olmasa da sayıları son zamanlarda artan felsefe bölümlerinde gerçekleştirilmektedir. Ders çeşitliliği ve öğretim alanı itibarıyla felsefenin bütün alanlarına hitap eden bir öğretim sistemi mevcuttur denilebilir. Yanı sıra İlahiyat Fakülteleri’nde yer alan Felsefe ve Din Bilimleri bölümleri, ders çeşitleri, kapsam alanı ve yaklaşım tarzı bakımlarından felsefe bölümleri gibi zengin hatta daha geniş kapsamlı bir müfredata sahiptir. Felsefe ders kredileri ve ders çeşitleri felsefe bölümlerindekilerden daha fazla ve çeşitlidir diyebiliriz.

YÖNTEMBİLİMİN ÖĞRETİLMESİNDE YÖNTEM HATALARI

Öğretim yöntemi için aynı olumlu tabloyu görmek pek mümkün değildir. İlkin, felsefe, diğer alanlardaki öğretimden pek farklı bir yöntemle öğretilmemektedir. Dahası bence felsefe için öğretme ve öğretim kavramlarını kullanmak tartışmalıdır. Çünkü XVIII-XIX. Yüzyıl Aydınlanma filozofu Kant’ın dediği gibi, felsefe öğretilmez, felsefe yapmak öğretilir. İlk yöntem hatası, demek oluyor ki, felsefeyi de diğer alanlarda yaptığımız gibi öğretmeye girişmek; ama öğretirken onu tarih, coğrafya ya da kimya gibi bilgi yığınına dönüştürmek;  bir bilgi yığınından öteye geçemediğimiz pek çok alandaki yöntemsizlik tehlikesi ile felsefe alanında karşılaşmakta olduğumuzdur. Diğer bilim dallarında her ne kadar yeterli düzeyde olmasa da kümülatif bilgi aktarımı  gereklidir; ancak kendisi bir yöntembilim olan felsefenin öğretiminde yöntemsizlik sorununun olması, değil felsefe yapmayı, felsefe tarihini bile öğretmemizi zorlaştırmaktadır.

İkinci yöntem hatası, XX. Yüzyılın ikinci yarısından sonra, belki bu gün bile etkili olan Analitik düşünme yönteminin salt felsefeye özgü bir yöntem olarak hala uygulanıyor olmasıdır. Analitik yöntem, olgucu, doğacı-nesnelci bir bilim yöntemidir. Sadece pozitif bilimlerde sonuç veren; bilim ve teknolojiyi borçlu olduğumuz bilimsel metottur. Kıta felsefesi ve Eleştiri felsefe geleneği ile bilimsel yöntemin insanın tüm sorun alanına genelleştirilmesi tartışmaya açılmıştır. Başka bir deyişle, doğadaki maddi varlıkları akıl eşliğindeki deneyle bildiğimiz bilimsel yöntem, insan bilimlerine ait manevi ve kültürel alanda da geçerlidir düşüncesi, yaklaşık iki yüz yıldır ülkemizdeki öğretim sisteminde egemenliğini doğrudan ya da dolaylı olarak sürdürmektedir.

Batı düşüncesinde kökleri XVII. Yüzyıl filozofu Descartes’ın Kartezyen felsefesine dayanan bu yöntem, tartışılmakta ve insan bilimleri için artık farklı bir yöntemin gerekliliği yüksek sesle dile getirilmektedir. Doğalcı-nesnelci bilim yöntemi, sadece maddi şeylerin bilgisini elde etmeye özgü kılınırken, insan bilimleri için felsefenin çoğulcu yöntemi tercih edilmektedir. Felsefenin hala Türkiye üniversitelerinde bilimsel yönteme sıkıştırılması insan bilimleri için bir paradigma eksikliğinin sürdüğünü göstermektedir.

Paradigma aksiyomu temellendirir ve kendini aksiyom şeklinde ifade eder: “Her doğal olgu determinizme boyun eğer”, “Tam anlamıyla insani olan her olgu kendini doğanın karşıtı olarak tanımlar.”[1]

Paradigma her kuram, öğreti ya da ideoloji içinde hem gizli hem egemen bir rol oynar. Paradigma bilinçsizdir, ama bilinçli düşünceyi besler, denetler ve bu bağlamda bilinç üstüdür de. Burada, Descartes’in formüle ettiği ve Avrupa tarihindeki gelişmelerin XVII. Yüzyıldan beri dayattığı ‘büyük Batı paradigmasını hatırlayalım. Descartes’çı paradigma özne ile nesneyi, her birini kendi alanıyla birlikte ayırır, felsefe ve düşünceye dayanan araştırma bir yana, bilim ve nesnel araştırma bir diğer yana. Bu ayrışma evreni boydan boya kuşatır.[2]

Dünya üstüne, insanüstüne ve bizzat bilginin kendi üstüne sorgulamalara olanak veren biyoantropolojik koşullar (insan zihninin yetenekleri), toplumsal kültürel koşullar (diyaloğa ve düşünce alışverişine olanak veren açık kültür) ve noolojik koşullar (açık kuramlar) bulunduğunu anlamak zorundayız.[3]

Batı düşüncesi, bilimsel yöntemin insan bilimlerine uygulanmasıyla insanın, evrenin, kısacası tüm varlık alanının nasıl parçalandığını; bilim ve teknoloji yoluyla insanlığın Edmund Husserl’in vurguladığı gibi maneviyatını ve kültürünü nasıl yerle bir ettiğini 1. Ve 2. Dünya Savaşları’nda bizzat tecrübe etmiştir. Öyleyse, insanı ve kültürünü; bilgi ve anlamasını sağlayacak olan, nesnelci bilimsel yöntem değil kültürel köklerinden kopartılmış felsefenin yeniden insanın dünyasıyla buluşmasına bağlı insan bilimsel yöntem olacaktır. Batı’da varılan sonuç budur. Çünkü yeni bir paradigma ortaya çıkmıştır.

Türk üniversitelerinde ise durum farklı görünmektedir. Felsefe hala bilimin kendine özgü yöntemiyle öğretilmektedir. Felsefe ile din arasındaki uçurum açıldıkça, üniversitelerimizde her biri diğerine kapalı bir yöntemle öğretilmektedir. Felsefe, din ve dini kültürden ayrı düşünülmekte; neden olarak da felsefenin bilimsel bir etkinlik olduğu, dinin ise salt inanca özgü bireysel bir duygu işi sayılması gerektiği yolundaki önyargıdır. Felsefenin alanı, bilimsel yöntemle sınırlandırılmakta; bilimsel yöntemden olgucu, doğalcı nesnelci pozitivist bilgi türü kastedilmektedir. Oysa bilim ve bilimsel yöntem, bir yöntembilim olan felsefenin sadece bir tarzı, bir yoludur. Felsefe, soruşturmasını tamamlamış ve yinelenen deneylerle kesin maddi bir bilgiye ulaşılmışsa artık sonuç, bilime bırakılır ve soruşturmayı bilim, felsefenin bıraktığı yerden alıp sürdürür. Ne ki felsefenin görevi burada bitmiş değildir. En somut bilimsel sonuçlar, veriler ve nesnel bilgiler elde edilmiş olsa da bu kez felsefe, ortaya çıkan bilim dalının felsefesini yapar; bilim felsefesi böylece ortaya çıkar.

Felsefe, doğa bilimlerine yöntemsel açıdan yaklaşır; sonuçlarının doğru olup olmadığını bilimin kendisine; analitik sağlamaya bırakır. Felsefeyi bilimin somut sonuçlarıyla ölçmek, bu süreci tersine çevirmektir. Ne bilim ne de felsefe bu şekilde öğretilemez.

İslam medeniyeti ve kültürü, Türk felsefe öğretimi için vazgeçilemez bir birikimdir. Edebiyattan sanata, dilden astronomiye kısaca, medeniyetimizin tüm zenginliklerini, felsefeyi doğalcı yönteme hapsederek bilim-dışı saymak, dini felsefeye karıştırmayalım görüşünün çıkmazıdır. Felsefeyi salt bir bilim olarak ilan ettiğimizde, din ve insana dair her şey, bilime aykırı gerekçesiyle felsefenin uğraş alanı dışında kalır. Bu ise felsefe öğretimini olumsuz yönde etkilemekle kalmaz; bilimsel gelişmeleri saptırdığı gibi, insan-din, insan-kültür ilişkisini kopartır.

Üçüncü yöntem hatası ise, ikincilerle ters yönden aynı noktada birleşir. Dini hassasiyetleri nedeniyle felsefeyi din ve onun yarattığı medeniyetten uzak tutarak felsefeye yaklaşanlar, onu dine bir tehdit olarak görmektedirler. İslam, kesin inanç ilkelerine tabi olmak ve tam teslimiyette bulunmayı gerektiren dogmalara şekilsiz inanmak olduğuna göre, kuşkucu, sorgulayıcı, araştırıcı yöntemler üreten felsefe, İslam ile karıştırılmamalı; tarihsel süreçte ilkin Yunan’la başlayıp bu güne kadar da Hıristiyan Avrupa düşünce sistemiyle süregelen beşeri bir çabadır. Beşerin sınırlı ve kuşkucu aklı ile doğaya ilişkin kıt bilgiler ile sınırsız ve yanılmaz bilgi kaynağı olan vahyi yan yana koymak, İslam’ın ruhuna aykırı görülür. Bu yüzden felsefe öğretimi, felsefe aleyhinde bir uyarılar manzumesine dönüşür; bu yaklaşıma göre felsefe ancak sırf dini inançları savunmak amacıyla öğretilmelidir, çünkü iman ve teslimiyetimizi tartışılır hale getirebilecek kuşkucu sorgulamaya karşı hazırlıklı olmak gerekir.

Sözünü ettiğim bu yaklaşım, ikinci yaklaşımla şu noktada birleşir: Felsefe ile din birbirinden kategorik olarak ayrıdır. Böylece dini öğretim felsefeden ayrılarak insan varoluşuyla tümden ilişkisini kesmiş olur. Felsefe ise, İslam medeniyetine ait zengin içerikten yoksun kalır. Bu haliyle ne din felsefi yöntem olmadan öğretilebilir, ne de felsefe içeriksiz şekilde varlığını koruyabilir. Türk ve İslam medeniyeti ve kültüründen yoksun bırakılan felsefe öğretimi, bir felsefe tarihi öğretiminden öteye gidememektedir. Felsefe yapmak öğretilmesi gerekirken felsefe tarihi öğretilmeye çalışılmaktadır ve bunda da başarı yeterli düzeyde değildir. Felsefe bölümlerinde milli ve dini birikimlerin içerikleri değerlendirilmediğinden yaratıcı bir Türk ve İslam felsefesi ortaya konulmasında zorlandığımızı tespit etmek istiyorum.

Akıl, akılsal düşünme ve bilgi meselesini yeni baştan felsefe yoluyla ele alıp sorgulamak zorundayız. Mantıkçı pozitivizmin kökleri her ne kadar Descartes’in Kartezyen felsefesine kadar uzanıyorsa da Descartes, yöntem üzerine bize bir takım ilkeler vermekte ve düşünmenin koşullarını açıklamaktadır.[4]

Bu ilke ve yöntemler, XIX. Yüzyılın sonundan itibaren indirmeci yönteme kapı açıp felsefe ile bilimlerin arasını ayırdığı gibi yeniden birleşebilmeleri için de kapıyı aralayabilecektir diye düşünüyorum.

KAYNAKLAR

[1] Edgar Morin, Geleceğin Eğitimi İçin Gerekli Yedi Bilgi, Çvr. Hüsnü Dilli, İstanbul Bilgi Üniversitesi Y., 4. Baskı, İstanbul 2013, s. 45.

[2] A.g.e., A.Yer.

[3] A.g.e., A.yer.

[4] Bkz. Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, Çvr. Özcan Doğan,Doğu Batı Y., İstanbul 2104, ss. 34-44.

Devam edecek…

Ülkemizde felsefi düşünme sorunu ve öneriler -1

Abonelik

VeryansınTV'ye destek ol.
Reklamsız haber okumanın keyfini çıkar.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Giriş Yap

2 Yorum

  1. 4 ay önce

    Ayrıca bir felsefe metnini yazarının dilinden okumadan diploma almak da, derin ve yaygın, önemli bir meseledir. Burada çocuklar değil direk sistem sorumludur, ilk yıl (misal) Osmanlıca’dan Ingilizce’ye, Eski Yunanca’dan Almanca’ya yoğun bir dil eğitimi hazırlığı ve hakiki felsefe metinleri (büyük filozofların ilk ağızdan kendi söylediklerinin) okunması çalışmaları yapılabilir, mümkündür. Çocuklarımızın farklı diller öğrenmeleri onların zihinlerinde farklı dünyalar açacaktır.
    Ek olarak: ‘kaliteli üniversitede felsefe bölümü olur’ düşüncesiyle bölümler açıp bilim/ilim sahibi olmayan genç akıllara, sadece filozofların ne söylediklerini belletmek, felsefeye ve en çok da çocuklarımıza ve bu ülkeye haksızlıktır.
    Düşüncelerinize kalpten katılıyorum, iyi ki varsınız ve iyi ki söylemekte-yazmaktasınız hocam, saygılarımla

    Cevapla
  2. 4 ay önce

    Ne ilke kaldı hocam nede bilgi bindik bir elamete gidiyoruz kıyamete.Felsefe desen aval aval bakıyorlar organik zekalar yapay zeka olmuş Hocam farkında bile değiller.Üniversite desen tam bir çukur yerler olmuş özellikle devlet üniversiteleri ..yazdıklarınızı anlayacak pek kimse kalmadı.

    Cevapla
Giriş Yap

VeryansınTV ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya abone olun!