Ümmet ayağa kalkar mı? 

Yavuz Alogan yazdı...

Ümmet ayağa kalkar mı? 

Bir dizi iktisadî, sosyal ve siyasî oluşumun birbirini etkileyerek yarattığı duruma “konjonktür” diyoruz. Bir eylemi ya da etkinliği kuşatan, hatta akıl yürütme tarzını belirleyen koşulların oluşturduğu bu “toplu durum” ideolojik fikirlerin, siyasî akımların, insanlık ideallerinden beslenen büyük davaların içinde doğup geliştiği ortamı oluşturur.

Elverişli bir ortamda netice alamayan her hareket zamanla gücünü kaybeder ve sönümlenerek yok olur. İçine doğduğu, geliştiği toplu durumu, tarihin önüne koyduğu fırsatı değerlendiremeyen gecikmiş bir ulusal ya da devrimci hareketin zamanla bölünmesi, yozlaşması ve yenilmesi kaçınılmazdır.

Latin Amerika’da 60’lı yıllarda yükselen kıtasal devrim hareketleri ya da aynı yıllarda emperyalist batı ülkeleri ile sosyalist blok dışında kalarak ulusal egemenliği, toprak bütünlüğünü, bağımsız iktisadî ve toplumsal kalkınmayı savunan Üçüncü Dünya hareketleri ne düşünce ne de eylem düzeyinde 21. yüzyıla ulaşabildiler. Afrika’da sömürgelikten kurtularak bağımsız olan ülkeler önce yeni-sömürgeciliğin etki alanına girdiler, şimdi de çokuluslu şirketlerin deney laboratuvarına ve sömürü alanına dönüştüler. Değişen konjonktürün gerektirdiği devrimci dönüşümü sağlayamamışlardı. Geçmişten çok şey öğrenebilirsiniz ama onu tekrarlayamazsınız.

Aynı durum Filistin Kurtuluş Hareketi için de geçerlidir. 1964’te kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) bütün Arapları tek bir millet olarak gören ihtilalci, laik ve ilerlemeci Arap Baas Hareketi’yle birlikte yükseldi, durakladı ve nihayet etkisini kaybetti. Körfez savaşlarıyla birlikte hareket bölündü. Bugün Ortadoğu’ya baktığımızda Mişel Eflak gibi Hıristiyan Arap milliyetçileri, Cemal Abdülnasır gibi milliyetçi sosyalistler, Hafız el-Esat gibi ihtilalci Baasçılar, ilk dönemindeki Muammer el-Kaddafi gibi ateşli Arap Birliği yanlıları ve yine ilk dönemindeki Yaser Arafat gibi modern savaşçı liderler görmüyoruz. Emperyalist sistem onları politik ve ideolojik miraslarıyla birlikte tasfiye etti.

Konjonktür değişmişti. Bölgenin tamamı kısa süre içinde dinî ve mezhebî olarak bölündü. Arap ülkelerinin önemli bir kısmının el altından desteklediği El-Kaide gibi vahşi, İslamî nihilist hareketler, İhvan-ı Müslümin gibi emperyalizme yaltaklanarak hegemonya kurmaya çalışan siyasî İslam hareketleri ortaya çıktı. Filistin Kurtuluş Hareketi de milliyetçi Arap ideallerinden uzaklaşarak kendi içinde pek çok siyasî cemaate bölündü. Bölgede ittifak kurabildiği, ciddiye alınabilecek tek hareket Lübnan’da üstlenen İran yanlısı Hizbullah hareketidir. Onun da amacı Filistin’in kurtuluşundan çok İsrail’in yok edilmesidir.

FKÖ’nün gerilemesi ve giderek bölünmesi için bir başlangıç tarihi vermek gerekirse, 1990-91 Körfez Savaşı’nın hemen öncesine bakmak gerekir. O sırada İntifada etkisini kaybetmişti. Yaser Arafat, Irak’ın Kuveyt’i işgalini destekledi ve Koalisyon güçlerinin hazırlık aşamasındaki saldırısına kararlı bir tutumla karşı çıktı. Onu asla affetmediler. Paris’te hangi şartlar altında nasıl öldüğü bile anlaşılamadı.

“Ortadoğu’nun Prusyası” denilen (bütün Arap devletlerini ve kabilelerini Bismarck gibi yukarıdan birleştirecek güç anlamında) Irak parçalandı ve ezildi. Saddam Hüseyin Yankeeler tarafından yakalandığında, Amerika’nın Irak’a atadığı bölge valisi Paul Bremmer “We got him” (onu enseledik) dediğinde, ne İslam ümmetinden ne de Arap milletinden ses çıktı. Saddam Hüseyin’i Amerikan Conileri Bağdat’ın Şii mahallesinde astılar. İdam sehpasına çıkarken Saddam üç şey söyledi: Fârısilere (İranlılara) güvenmeyin, mezhebî olarak bölünmeyin, Filistin Araptır. İdam edilirken kendisini yuhalayıp güldüler. Son sözünü onlara söyledi: “Erkek olun, erkek!”

Ümmet ayağa kalktı mı? Çokuluslu şirketler Irak’ın kaynaklarına el koyarken, müzeleri boşaltılırken, kadınlarına tecavüz edilirken Arap ümmetinde bir hareket görüldü mü?

Kaddafi’yi linç eden güruhun içinde İngilizce ve Fransızca konuşan tipler vardı. Hillary Clinton dünya televizyonlarının önünde “Wooow!” diyerek linçi kutladı, kahkahalar atarak yanındakilerle “çak” yaptı.

Ümmetten bir ses çıktı mı? Arap başkentlerinde milyonlar sokaklara döküldü mü?

Filistin Kurtuluş Hareketi'nin iki kırılma noktası oldu. Birincisi, Filistin sorununda Arap halklarını bölen Camp David Sözleşmesi’dir (1978). İkincisi, Hamas’ın ve İslamî Cihad Hareketi’nin güçlenmesi, El-Fetih hareketinin zayıflamasıdır (2000’lerin başı). Filistin Kurtuluş Hareketi’nin sönümlenmesi için kesin bir tarih vermek gerekirse, Ocak 2006’da yapılan Filistin genel seçimlerine bakmak gerekir. Bu seçimlerde İslâmi Direniş Hareketi Hamas oyların % 60’ını aldı. Filistin halkı milletleşemeden ümmetleşmeye başladı.

Ve nihayet ABD Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı. 15 Mayıs 1948’de yaşanan, İsrail ordusunun 500’den fazla Filistin köyünü yakıp yıktığı, 800 000 Filistinliyi kendi topraklarından sürdüğü birincisinden sonra bu kez ikinci El-Nakba (Nekbet: talihsizlik düşkünlük) günü yaşandı. Yahudiler Kudüs’te ABD elçiliğinin açılışını coşkuyla kutladılar. Bu arada keskin nişancılar sokakta protesto gösterisi yapan Filistinlileri kurşunluyordu.

Ümmet ayağa kalktı mı?

İsrail kasabı Ariel Şaron 2005 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı Kudüs’te “Yahudi milletinin başkenti ve İsrail’in başkenti Kudüs’e hoş geldiniz” diye karşılayıp, “Hoş bulduk” cevabını aldığında siyasî İslamcılar Ankara ve İstanbul’da ellerinde Filistin bayraklarıyla sokaklara fırladılar mı? Fırlamadılar! Selahaddin Eyyubî’nin kemikleri sızladı.

Şimdi ne oldu da Türk Dışişleri Bakanı “Ümmet adım atmamızı bekliyor” ve “Gerekirse Kudüs’e asker göndereceğiz” diye kurusıkı atıyor? Kaybedilmiş bir davanın fedailiğini yapmak bize mi düştü? Dinî duyguları istismar ederek taraftarların duygularını köpürtmek için yapamayacağı şeyleri söylemek, halkı enayi yerine koymak Devlet adamına yakışıyor mu? Bölge ümmetinde adım atacak hâl mi kalmış? İbrahimî Anlaşmalar yapan ya da anlaşmaya katılmak için can atan bölge ülkelerinde bir hareket, ortak tavır alma eğilimi? Yok! Filistinlilere yapılan zulüm son bakışta bir insan hakları sorunudur artık, ümmetle ne alakası var?

İsrail askerlerinin Mescid-i Aksa’ya tecavüzü karşısında sadece İran basınından şiddetli protestolar yükseldi, diğerleri kınamakla yetindiler. Arap başkentlerinde milyonlar sokaklara döküldü mü? Arap ümmeti ayağa kalktı mı?

Sadece Türkiye’deki ümmet ayağa kalktı. Birkaç saat içinde başta İstanbul ve Ankara olmak üzere cüppeli sarıklı, çoğu Türkçe konuşmayan insanlar, tevhid bayrakları ve Filistin bayraklarıyla, şaşılacak kadar kısa süre içinde hazırlanmış pankartlarla yürüyüşe geçtiler. Anında örgütlenme ve harekete geçme kabiliyetleri çok yüksek. Ateşle oynayan Saray, bizzat örgütlediği bu kitleyi krizin ileri aşamalarında nasıl tatmin edecek, nasıl yatıştıracak? Yoksa onları karşıdevrimini tamamlamak için, mesela seçim ortamlarında yedek güç olarak mı kullanacak? En önemli sorular bunlardır. AKP’nin içinde akıllı adam kalmadı mı?

Ayrıca çok istiyorlarsa Filistin’deki İslamî örgütlere katılabilirler. El-Kaide’ye katılmışlardı mesela. Türkiye’den 2000-2200 kişi kafa kesmeye gitmiş, 900 kadarı geri dönerek olağan hayata karışmıştı (DW, 03. 11. 2017). Bir ara Türkiye’de Işid’le aynı görüşleri benimseyenlerin oranı % 8 olarak verilmişti. Bu kez Gazze’ye gidebilirler. Gerçi eskisi gibi silahlı Filistin kampları yok ama, en azından taş atarlar. Hizbullah’a katılamazlar, çünkü onlar Şii.

Neyse, uzatmayalım…

Son olarak size bir şey söyleyeyim: Saray’ın başını yiyecek olan dış politikayı ülke içinde oya çevirme gayretleridir. Türkiye’nin geleneksel dış politika aklını, diplomasinin soğuk kanlı gerçekçiliğini tahrip etmiştir. Sadece bu yüzden ödeyeceğimiz bedel bile çok ağır olacaktır.

yalogan@gmail.com