Umut etmek direnmektir

“Mesele umut etmeyi öğrenmektir. Çöküşten kurtulma yolunu bulamayanlarda, korku umudun önüne ve karşısına geçer.” (*)

Umut etmek direnmektir

Yılbaşı geliyor.

İnsanlarda bir heyecan, bir umut…

Sokaklarda ve çarşılarda piyango satıcıları tarafından uzatılan demet demet hayaller…

Tatiller ayarlanıyor. Gece nerede eğlenileceği tasarlanıyor.

Ekonomik durumları uygun olmayanlar evlerinde karınca kararınca hazırlık yapıyor.

Kimisi de güya hiç umursamıyor.

Her neyse…

* * *

Çevremdeki bu yeni yıl hareketliliğini izlerken, anılarımda birkaç yıl öncesine gittim.

2012’yi nerede karşılamıştım?

Hadımköy’deydim.

Eskiden askeri tesis olarak kullanılmış, sonra terk edilmiş, daha sonra da tutukladıkları subaylar hapishanelere sığmayınca özel olarak tadilat yapılmış bir binada…

Binanın bütün çevresini dikenli tellerle, silahlı askerlerin nöbet tuttuğu yüksek kuleler ile çevrelemişlerdi. Odaların bütün pencerelerine demir parmaklık monte etmişler, binayı kameralarla donatmışlardı. Savaş alanının ortasındaki bir esir kampı gibiydi. Tek farkla; esir alanlarla esir alınanlar aynı ülkenin insanlarıydı.

Hapishane odasını paylaştığım Amiral Sadi Ünsal ile birlikte, yaşadığımız bütün kötülüklere inat kendimize bir yılbaşı programı yapmıştık.

Odanın ortasına küçük masayı çekmiş, üzerine kuruyemiş ve meyve koymuş, radyomuzu açıp bir de mum yakmıştık.

Hadımköy’de, haksız ve hukuksuz şekilde kapatıldığımız bir hapishane odasında yılbaşı kutlaması nasıl olacak? Biz de loş bir odada, müzik eşliğinde sohbeti derinleştirmiş ve geçmişimizle doyasıya hesaplaşmıştık. Zaman zaman gözlerimizden yaşlar akmıştı, sessizce.

İçimizde haksızlığa ve ihanete isyan vardı… İçimizde özgürlüğe özlem vardı… İçimizde ailemizin, dostlarımızın yokluğu vardı… İçimizde çocuklarımız…

Duygularımız yoğundu, ruhlarımız hassas.

Sadi diyordu ki, “Çocuklarımızı iyi eğitmeliyiz, yaşamları boyunca tokat yiyenin yanında olmalılar”…

Sohbetimiz konudan konuya atlamıştı. Gözlerimizi yaşartan çok konu vardı. Türkiye’nin neler yitirdiğini konuşmuştuk. Yıllardır Hasdal’da yatan, aslan gibi SAT komandolarını anmıştık. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada nadir bulunan çok değerli subaylardı.

Gözümüzü yaşartan diğer tutuklular ise genç subaylardı. Bütün meslek yaşamını kuyumcu terazisi hassaslığı ile icra edip bir tuzakla hapse düşen albaylar, daha bunları yapmaya zaman bile bulamayan teğmenler…

Sarı simleri ışıldayan subay kokartını cüzdanının içinde kutsal bir emanet hassasiyeti ile saklayan ve hapishaneyi ziyarete gelen Kuvvet Komutanına “Üniformamı giymek istiyorum Komutanım. Onu çok özledim!” diyen teğmenim…

En az otuz yılını kaybetmişti bahriye. Nasıl seviniyordur birileri, nasıl seviniyordur onların işbirlikçileri demiştik kızgınlık ve üzüntüyle.

Gece yarısına on dakika kala yemekhane olarak kullanılan salona geçmiştik. Televizyonda Leydi Gaga şarkı söylüyor, kalabalık çılgınca dans ediyor ve eğleniyordu. 5, 4, 3, 2, 1, Heyooooooooo!!!!! Alkışlar… Yeni yıla girmiştik.

Önce bizi izleyen gardiyan erleri öperek başlamıştık yeni yıl tebrikine. Sonra birbirimize sarılıp yeni yılda özgür olacağız demiştik milli piyango alanların sahip olduklarına benzer bir umutla.

Sonra da içimizdeki fırtınayı dindirmek için dört yanı duvarlarla çevrili bahçeye çıkmıştık. Hava soğuk ve nemliydi. Karanlık duvarlarda çınlayan kahkahalar atmıştım. Hapiste bile kahkaha atabildiğim için takılmışlardı bana.

* * *

Bir yıl sonra…

Bu kez Silivri Hapishanesi’nin soğuk, karanlık ve nemli beton duvarları arasındaydım.

Gece çok soğuktu.

Aynı kaderi paylaştığım çoğu general ve amiral olan koğuş sakinleri de moralsizlik içinde yılbaşı kutlamasına gece kadar soğuk yaklaşmışlardı.

31 Aralık aynı zamanda Doğan General’in doğum günüydü. Ufak bir hazırlıkla kutlayalım istemiştik.

Malzeme olarak, kantinden bulabildiğimiz çikolata ve kek vardı. Semaverde suyu kaynatmış, üzerine yerleştirdiğimiz küçük tencerenin içine de beş kare çikolatayı koyarak buhar gücüyle eritmiştik. Sekiz tane yuvarlak ‘Dan Kek’ açmış ve başka bir tencerenin içine yan yana dizmiştik. Erimiş çikolatayı keklerin üzerine döküp buzdolabında dondurmuştuk. Bir tane kivimiz vardı. Kivi dilimlerinden ‘2013’ yazarak pastamızın üzerine yerleştirmiştik.

Akşam yemeğinden sonra çay demlemiş, pastayı dolaptan çıkarıp masanın üzerine koymuş ve Doğan General’e olmayan mumu üflüyormuş gibi yaptırıp, kesmiştik. Aslında kesememiştik, çünkü çikolata donunca taş gibi olmuştu. Biz de pastayı kesmek yerine kırıp parçalayarak paylaştırmıştık.

Televizyon kanallarında yılbaşı eğlence programları vardı. TRT ise gâvur adetlerini reddettiğinden olsa gerek kutlama yapmıyordu. Ben hüzün duygusunun ağır bastığı bu yılbaşı gecesine saat on bir buçuğa kadar dayanabilmiş ve sonra hücreme çıkıp yatmıştım. Yeni yılın ilk dakikalarında yatağımda uyuyordum.

* * *

2013’ün yılbaşı akşamı herkesin kendisini odasına kapattığı bir gece olmuştu. 2013’ü 2014’e bağlayan gece ise tam tersi…

Hayri General ile birlikte yine bir pasta yapmıştık. Bisküvi, çikolata, süt, kuru kayısı, kuru incir içerikli. Geçen yıl olduğu gibi önce Doğan General’in doğum gününü kutlayacaktık…

Nasıl yapılacağını dört duvar arasında geçen yıllar içerisinde öğrendiğimiz muhammara, acı soslu balık salatası, sirkeli soslu kırmızıbiber salatası gibi yılbaşına özel hazırlıklarımız da vardı… Hatta Mustafa Amiral ayva tatlısı bile yapmıştı…

Hapishane idaresi de tavuk, bulgur pilavı ve çorba verince güzel bir akşam yemeğimiz olmuştu.

Silivri hapishanesindeki koğuşta ilk kez bir akşam yemeği bir buçuk saatten fazla sürmüştü. Masadan kimse kalkmamış, sohbet edilmiş, televizyondaki eğlence programları izlenmişti.

Zaman zaman nerede olduğumuzu unuttuğumuz bir gece yaşamıştık.

Tek sevincim geçen yıla göre daha yüksek moralli ve umutlu olmamızdı.

* * *

Antalya’nın yemyeşil bir köşesinde oturduğum bankta, o karanlık hapishane yıllarında aylarca görme şansımızın olmadığı güneş bedenimi sımsıcak ısıtırken, gözlerim Mavi Vatanın sonsuzluğuna dalıp gitti. Özellikle son dönemlerde Türk Ulusuna yapılan kötülükleri düşündüm… Bu kötülükleri yapanların bir kısmının bugün ne hallere düştüklerini düşündüm… Geleceği düşündüm…

İç dünyamda yaptığım böyle bir yolculuktan sonra da sizler gibi güzel insanlara bir şeyler söylemek istedim.

Bugün sahip olduklarınızın değerini iyi bilin. Yarın nerede ve hangi koşullarda olacağınızı kestiremezsiniz.

Hangi koşullarda olursanız olun yaşama sevincinizi yitirmeyin.

Umutsuz olmayın. Umut etmek direnmektir. Sizi yenmek isteyecekler önce umudunuzu yok etmeye çalışacaklardır.

Nerede olursanız olun kahkaha atmayı ihmal etmeyin. Kahkaha atabilmek de direnmektedir.

Hiçbir olumsuzluk sonsuza değin sürmez. Mesele sizin teslim olup olmadığınızdır.

Sevdiklerinizle birlikte hepinize güzellikler ve mutluluklar diliyorum.

Sevgiyle kalın.

(*) Ernst Bloch / Umudun İlkesi