Uyan(a)mayan aydın…

Hümay Göbel yazdı...

Uyan(a)mayan aydın…

“Daha sade ol –öyle konuşuyorsun ki, sanki seçilip gönderilmişsin. Bırak üstünlüğün mahmuzlarını, in aşağı önümüzdeki üç bin yılın fiyakalı atından, yaşayabildiğin kadar yaşa, zaten içinde olmadığın bir zamanın içine gireceğim diye uğraşma, bırak amaçları uykuda kalsın, adını unut, kendini unut, ölümünü unut!” (Sinek Azabı – Elias Canetti)

Hepimizin, hayatında derin uyuya daldığı bir dönem -belki de dönemler- olmuştur ve dahi olacaktır. Yaşam, her zaman üst düzey bir bilinçlilik haliyle tecrübe edilecek kadar açık değil çünkü. Bazı uykulara bile isteye yatarız, bazılarınıysa ancak uyandığımızda fark ederiz.

Uyku, benliğini keşfetme sürecindeki azimli insan için en yerli yerinde metaforlardan biri bana göre. Uykuya dalma ve uykudan uyanma nedenleri bireyin aydınlanma sürecinin de temel dinamikleri aynı zamanda. Başa çıkılması imkansız sanılan bir acıdan, sürekli hortlayan bir utançtan, artık diğerlerinin arasında kendine yer bulamamanın yarattığı o melankolik yalnızlık buhranından ya da kendinden kaçmak için sığınılan uykular… Uyanınca başkası olacağına dair çocuksu bir umut, uyku öncesi her şeyin silinmiş olacağına dair bir beklenti… Uyanış vakti çok şey vadeder böyle anlarda. Başka bir hayatın içine uyandığını düşünür insan. Oysa dünya aynı dünyadır. Dönüşen zaman ve kendisidir. Bir başkası değildir elbet, ama içinin karanlıkta kalmış yanlarıyla yüzleşmiş bir insanın bilgeliğinden nasiplenmiştir artık o da…

2014 yılında Cannes’dan Altın Palmiye ile dönen Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filmi üzerine çok konuşulmuş, yazılmış, çizilmiş sinema filmlerinden biri. Film üzerine yapılan tartışmalar çok çeşitli boyutlarda olmakla birlikte, Türk aydının pasifist tutumu daha da ötesi eylemsizliği başı çeken eleştiri noktası oldu. Aydın imgesinin bu kadar belirgin olduğu bir tartışma ortamında filmin temas ettiği diğer gerçeklikler ve insani durumlar da haliyle biraz gölgede kaldı.

Nuri Bilgi Ceylan filmlerinin asıl starı manzara’dır. Uzayıp giden yollar, uzun çekim taşra manzaraları ve iç mekan çekimlerindeki görsel gerçeklikle seyirciye her şeyi görerek yorumlama fırsatı sunar. Neredeyse tüm filmlerinde anlatıcı rolünü kasttan çok, mekan ve doğa üstlenir sanki. Seyirci en çok konuşulmayanları duyar ve yorumlar. Benimsediği bu üslupla Nuri Bilge Ceylan, yalnızca Türk sinemasında değil evrensel boyutta da kendine özgü bir alan yaratmış ve kendisi için bir imzaya dönüşen landscape (manzara) vurgusunu her filmiyle farklı bir boyuta taşımayı ustaca başarmıştır.

Filmlerinde diyalogları kısa ve kesik tutmayı yeğleyen Nuri Bilge Ceylan burada da seyirciye rol çalma imkanı sunar aslında. Uzun sessizlikler ve kimi zaman yakın yüz çekim sahnelerle yaratılan gerilimli ortamda seyirciye, filmin içine girip o diyaloğun bir tarafı olma alanı verir. Öfkelenme, üzülme, acıyı sindirme ya da neşelenme için yeterli zamanı tanıyan suskunluklarla filmlerinde sessizliklerin yerini ayarlamayı çok iyi bilir. Bu temel özellikleriyle Nuri Bilge Ceylan filmleri, keyifli zaman geçirme için alternatif bir aktivite olmaktan çok varoluşsal bir yüzleşme fırsatı ya da verdiği huzursuzlukla küçücük bir farkındalık yaratma vadeden zihinsel bir etkinlik gibidir aslında.

Tüm filmlerinde yukarıda zikredilen temel noktaları ustaca harmanlayan Nuri Bilge Ceylan’ın, Kış Uykusu Filmi ile görece farklı bir düzey yakaladığını söylemek mümkün. Zira bu filminde diğer filmlerinde hiç olmadığı kadar yoğun bir diyalog bulunuyor. Belki de ilk kez bir filminde oyuncuların manzaradan çok daha fazla söyleyecek şeyi var. Filmin ana karakterleri Aydın, Necla ve Nihal. Öte yandan yan karakterler de gerçekçi bir toplumsal alegori sunulabilmesi için oldukça doğru seçilmiş. Manzara işindeyse Ceylan, yine engin vizyonunu sergileyerek Kapadokya’nın masalsı temasından yararlanmış. Sanıyorum bir kış uykusu portresi çizebilmek için Türkiye’de biçilmiş kaftan neresi diye sorulacak olsa, neredeyse herkesin aklına Kapadokya gelecektir. Bu nedenle mekanla filmin anlatısı arasında tartışmasız bir uyum söz konusu.

Nuri Bilge Ceylan Kış Uykusu’nun senaryosunu oluştururken Çehov’un Karım ve İyi İnsanlar öykülerinden esinlendiğini belirtmiş. Hatta Aydın ve karısı Nihal arasındaki diyalogların bir kısmı doğrudan Karım öyküsünden alıntılar içeriyor. Bu bağlamda yine filmdeki belirgin Dostoyevksi etkisini de göz önüne alacak olursak Nuri Bilge Ceylan’ın kendisinin doğrudan aktarımıyla, Kış Uykusu’nun hayatın trajik boyutuna dair Rus ruhundan izler taşıdığını söylemek mümkün. Öte yandan Shakespear’den alıntılarla Avrupalı aydınlara da gönderme yapmayı es geçmemiş yönetmen.

Filmdeki karakterlerin ayrıntılı analizlerine girmeden önce İsviçre’li Psikanalist Carl Gustav Jung’un psikolojik tiplemelerine biraz değinmekte fayda olacak zira karakterlerimizi bu tiplemeler ışığında analiz etmek onları algılamamızı kolaylaştıracaktır.

“İnsanın kendi kişiliği konusunda yargısı esasında oldukça bulanıktır. Yargının bu öznel bulanıklığı özellikle yaygındır, çünkü her belirgin tipin, o tipin tek taraflılığını telafi etmeye özel bir eğilimi vardır… Telafi ikincil belirgin özellikleri yani ikincil tipleri oluşturur.” (Psikolojide Tipler – Carl Gustav Jung)

Jung’a göre tüm insanlar, çok genel bir bakış açısı olduğunun altını çizmekle birlikte iki tip üzerinden incelenebilirler: dışa dönük ve içe dönük tipler. Dışa dönük tip, yaşamla olan ilişkisini nesnel bir düzlemde kurar. Kararlarının ve davranışlarının belirleyicisini somut nesnel olaylar olarak görür. Bu nedenle her türlü durumda hem çıkış hem varış noktası özne değil nesnedir. Nesne dediği ise kendisi dışındaki belirleyicilerdir. Bu tipte Jung; nesnenin, öznenin eğilimlerinde mıknatıs görevi üstlendiğini onu büyük ölçüde belirlediğini hatta kendine yabancılaştırdığını belirtir. İçe dönük tip ise yaşamla olan ilişkisini bizatihi kendisi üzerinden yani özne vasıtasıyla kurar. İçe dönük tipe göre nesnenin önemi ikincildir. Nesnenin özne olmaksızın kendi başına bir öneminden söz edilmesi mümkün değildir. İçe dönük tipte nesne; öznel içeriğin görünen bir belirtisi, hislerin ve fikirlerin somutlaşması iken dışa dönük bakışta özne nesnenin bir eklentisi gibi yorumlanır. Ezcümle içe dönük tip olayları kendi koşullarına dayanarak değerlendirmeyi yeğlerken dışa dönük tip nesnel koşulları gözeterek değerlendirme yapar.

Jung bu iki genel tip tanımını yaptıktan sonra, insanların iki tipten de bazı özellikleri taşıdığını ancak görece baskın olan özelliklerin birincil tipi belirlediğini belirtir. Öte yandan bilinç düzeyi ile bilinçaltı tipleri arasında daima bir çatışma mevcuttur. Bilinç düzeyinde dışa dönük sayılabilecek birinin bilinaçtı içe dönüktür ve bu üstünlük çatışması zaman zaman dengelerin değişmesine neden olabilir.

Dışa dönük tiplerin daha entelektüel bir davranış eğiliminde olduğunu belirten Jung, içe dönük tiplerinse kendi kendiyle mücadele eden ve daha yoğun iç hesaplaşmalarla boğuşan özellikler gösterdiğini savunur. Dolayısıyla dışa dönük tipler daha kolay sosyalleşebilirken içe dönük tipler için küçük ve rafine insan grupları daha caziptir.

Filmimizin ilk ana karakteri Aydın’dır (Haluk Bilginer). (Nuri Bilge Ceylan, Aydın isminin tesadüfü bir isim olduğunu aydın imgesine gönderme yapmadığını belirtmiştir.) Aydın, bir seyirci olarak benim gözlemime göre Jung’un dışa dönük tipinin bir örneğidir. Öte yandan içe dönük yanıyla çok çetin bir savaş verdiğini ve bu savaşın zaman zaman kendi dışında taştığını da gözlemleriz film boyunca. Eski bir tiyatro oyuncusu olan Aydın, babadan kalma otellerinin işletmesini yapmak için kız kardeşi Necla ve genç eşi Nihal ile birlikte, İstanbul’daki hayatlarını bırakarak, Kapadokya’ya gelir. İstanbul’daki hayatında aradığını bulamamış biri olarak, ihtiyaç duyduğu her neyse, Kapadokya’da bulacağına inanmış ve baba yadigarı otellerinde bu ağır arayışını sürdürmektedir.

Diğer karakterimiz Aydın’ın kız kardeşi Necla’dır (Demet Akbağ). Eşinden boşanmış ama boşanma travmasını henüz yenememiş bir kadındır Necla. Hala geride bıraktığı hayata bir özlem duyduğuna dair izler yakalarız film boyunca geçen diyaloglarda. Necla Jung’un içe dönük tipine daha yakın bir tavır sergiler. Olayları ve durumları ele alış biçimi itibariyle asıl belirleyicinin kişinin kendisi olduğuna inandığını oldukça belirgin şekilde ortaya koyar.

Nihal (Melisa Sözen), yani üçüncü ana karakterimiz Aydın’ın genç eşidir. İçinde patlamaya hazır bir volkan varmış da sürekli kendini baskılıyormuş gibi bir portre çizer film boyunca. İçinde bulunduğu durumdan asla hoşnut olmayan ama değiştirmek için de yapabileceği bir şey olmadığına inanmış bir tutum sergiler. Yaratılan bu algıyla Nihal karakterinin de görece dışa dönük tipe daha yakın konumlandığını düşünüyorum.

Filmde küçük burjuva ve alt sınıf ayrımını çarpıcı bir şekilde sunar Nuri Bilge Ceylan. Aydın’ın Kapadokya’daki gayrimenkullerinden birinin kiracısı (İsmail), dramatik bir olay nedeniyle hapse girmiş, işinden olmuş ve bu nedenle de kirayı bir süre ödeyememiştir. Aydın, gayrimenkullerin idaresini Hidayet’e bırakmıştır. Hidayet, taşradaki cahilliği ile mutlu ama aynı zamanda kurnazlığıyla herkesten üstün olduğuna inanan ve aynı zamanda kraldan çok kralcı son derecek rahatsız edici bir karakterdir. Bu özellikleri ile cahil kibrinin somutlaştırılmış halidir.

“Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli varlık yoktur. En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar.” (Çürümenin Kitabı – E. M. Cioran)

Hidayet, taşra hayatını ve zorluklarını çok iyi bilen, bunları tecrübe etmiş biri olmasına karşılık İsmail ve ailesinin durumuna son derece zalim ve zorba bir tutumla yaklaşır. Aslında bu durum Aydın’ın da işine gelir gibi görünmektedir. Zira böyle küçük işler için kendini pisliğe bulamasına gerek kalmıyordur. Küçük insanlarla doğrudan muhatap olmaktansa Hidayet vasıtasıyla işini halletmek onun için de çok daha caziptir. Bu yüzden film boyunca Aydın’ın Hidayet’i dizginlemeye çalıştığına hiç şahit olmayız.

Filmin en çok konuşulan karakterlerinden bir diğeri İmam Hamdi karakteridir. Hamdi İsmail’in kardeşidir. Evin eline para geçen tek bireyidir. Çalışıp kazandığı üç kuruş paranın büyük kısmı da İsmail’in içkisine gitmektedir. Bu nedenle net ve can sıkıcı bir şekilde yoksulluğun cisimleştiği zirve nokta Hamdi’dir aslında. Hamdi’nin üzerine çok konuşulan bir karakter olmasının nedeni ise taşıdı din görevlisi sıfatı ve takındığı tutumun çelişkisidir. Daha kararlı ve emin bir tavırda olması beklenen Hamdi, Aydın’ın karşısına her gelişinde ezilip büzülen, kaderini kabullenmiş ve kendisine layık görülen küçültücü tutumu da benimsemiş bir portre çizer.

“Bildiğim en aşağılık duygu, ezilenlere karşı duyulan tiksintidir; bu tiksinti ezilenlerin niteliklerinden yola çıkarak ezilmişliklerini mazur göstermeyi gerektirir. Pek yüce ve dürüst filozoflar bu duygudan uzak değildir.” (Sinek Azabı – Elias Canetti)

Aydın’ın Hamdi ve ailesine olan yaklaşımı da filmin en çok konuşulan noktalarından biridir. Özellikle Hamdi’nin kendisiyle görüşmek için otele geldiğinde çamurlu ayakkabılarıyla odasına girip orayı kirletmemek için ayakkabılarını çıkarmış olması karşısında Aydın’ın duyduğu tiksinti nedeniyle camı açma ve Hamdi’nin yeğeni İlyas ile otele geldiğinde İlyas’a elini uzatma sahnesi Aydın’ın kibrinin kanlı canlı aktarıldığı çarpıcı sahnelerdir. Aydın, kendini yaşadığı toplum için gerekli ve önemli bir figür olarak gören, görece toplumun diğer bireylerinden daha zeki, daha bilgili ve daha aydınlanmış olduğuna inanan ancak sahip olduğunu sandığı tüm bu yetkinlikleri yeterli imkana sahip olamayan ötekiler için kullanmaya yanaşmayan, bunun için ilgi de duymayan soğuk, sorumsuz, duyarsız, aslında tam tabirle “aydınlanamamış” aydın kibriyle kuşatılmış bir karakterdir.

Kapadokya’da yerel bir gazetede köşe yazıları yazmaktadır Aydın. Asıl hedefi ise hiçkimsenin yazmaya cesaret edemediği külliyatlı Türk Tiyatro tarihi kitabını yazmaktır. Ama bir türlü o kitaba başlayacak ilhamı bulamamaktadır. Yerel gazetede yazdığı yazılardan birinin ardından bir okuru, ondan yardım ister. İmkansızlıklar içindeki bir köyde (köyün adı Garip) kadınlar için nakış kursu binası yapmaya girişmişlerdir ancak maddi imkansızlıklar nedeniyle bina yarım kalmıştır. Aydın’dan bu konu ile ilgili destek istenir. Aydın konuyu Nihal ve yakın dostu Suavi ile görüşür ve neler yapılabileceğini değerlendirmeye çalışır. Suavi ensesi kalın bir dosttur. Nihal ise zaten yıllardır topladığı yardımlarla çocuklar için okul yaptıran ya da halihazırdaki okulları onaran bir yardımseverdir. Dolayısıyla durumu değerlendirmek için bu iki isimden yardım ister Aydın.

Bu yardım isteği karşısında özellikle Nihal’in tutumu çok dikkat çekicidir. Yıllardır okullarla ilgili yaptığı yardım çalışmaları göz önüne alındığında bu yardım çağrısı karşısında hevesli ve rehber olması beklenen Nihal, son derece soğuk bir tavırla bu isteğin bir şımarıklık olduğunu, o kadar çocuğun okula ihtiyacı varken böyle bir isteğin yerine getirilemeyeceğini söyler. Kimi yorumcular Nihal’in tutumunu kıskançlıkla ilişkilendirerek yardım isteyenin kadın olması nedeniyle Nihal’in bu tepkiyi verdiğini belirtmişlerdir. Ben böyle düşünmüyorum. Nihal’in tepkisi aslında dışa dönük karakteriyle tam anlamıyla örtüşen doğal bir tepkidir. Kendini adadığı durumun ehemmiyetine o kadar inanmıştır ki geriye kalan dünyanın gereklilikleri onun için önemsiz birer ayrıntı, birer şımarıklık emaresidir. Bu yüzden kendini adadığı yolun dışındaki her yol yeterince kutsal ve gerekli olamayacaktır.

Suavi ise ensesi kalın bir vurdumduymazın sıradan tepkisini verir: “Yoksulluk, fakirlik bir tür doğal afet gibi. Allah’ın takdiri bir yerde. Kadere karşı gelemezsin ki.” Burada sınıf ayrımının güzel bir örneğini sunar Ceylan bizlere. Fakirlerin adaletsizlik diye savaştıkları yoksulluk zenginlere göre kaderdir. İki sınıf arasındaki ayrım bu kadar net ve bu kadar keskindir işte.

Filmin diyalogları en bol sekansları Necla ile Aydın’ın sahneleriyle oluşturulmuş sanıyorum. İkili arasında geçen diyaloglar aslında her seyirci için de birer iç hesaplaşma köprüsü kuruyor. Örneğin “kötülüğe karşı koymamak” ile ilgili Necla’nın ortaya attığı tez ve Aydın’ın bu teze karşı çıkış argümanları ikilinin karakterleri hakkında belirleyici bir çerçeve çiziyor adeta. Bu sekansla Ceylan bizi bu karakterlerin adeta varoluşsal düzlemine kadar indiriyor. Ve bir kez daha idrak ediyoruz ki doğru düzlemde bir iletişim temelinin eksikliği harika bir tartışma konusunu bile kolaylıkla berbat edebiliyor.

Necla kötülüğe karşı koymamanın, kötülük karşısında kalıcı bir çözüm sunacak en geçerli yol olduğunda inanmaktadır. Pişmanlığa ve vicdan azabına fırsat verme eylemsizliği ile tüm kötülerin iyileşebileceğini savunmaktadır. Aydın’sa bunun baştan aşağı saçmalık olduğunu, ceza mefhumu olmadıkça insanların kötülükten sakınmayacaklarını ve Necla’nın savunduğu şekilde bir özgürlüğün kötülüğe yayılma ve meşrulaşma imkanı sunacağını savunmaktadır. Aydın’ın kaçırdığı nokta Necla’nın cezadan feragat ettiğine inanmasıdır. Necla’nın zihnindeki ceza algısı eylemsizliğin kendisidir. Eylemsizlikle yaratılacak özsorgu alanı neticesinde kötülüğün üzerine düşünme fırsatı bulacak insanlar bu yolla kötülüğün kendisinden zorlayıcı bir gerekçe olmaksızın uzak duracaklardır.

“Her türlü kötülüğün dış odaklı olduğunu düşünen o sürüye mi katılayım?” (Kış Uykusu – Necla)

Necla’nın kişinin özüne dönük tavrını hemen her sohbetinde tekrar tecrübe etme imkanı bulur seyirci. Nihal’le yaptıkları sohbet esnasında da yine bu yaklaşımı hakimdir. Eski kocası alkolik olmasına rağmen hala ona bir şans verip geri dönme çelişkisi yaşamaktadır Necla. Nihal’se eski kocasının artık kurtarılamaz olduğunu bu durumun Necla’yı tekrar ve daha fazla üzeceğini savunur. Necla ise yukarıda zikredilen bakış açısı gereği eski kocasının sorumsuzluğu ve alkol bağımlılığına ona sevgi göstererek, hatalı tarafın kendisi olduğunu dile getirip onun utanmasına vesile olarak bir çözüm bulacağına inanmaktadır. Akıllı insanın suçun yalnızca kendisi ile ilgili olan kısmıyla ilgileneceğini dile getiren Necla çözümü dışarda değil kendisinde aradığını gösterir. Öte yandan Necla’nın bu son derece ahlaklı olarak nitelenebilecek tutumuyla çelişen bir söylemi seyirciyi bir anda alt üst eder. Çukurcuma’da aldığı bardakları bulaşık makinesine atan temizlik görevlisine olan bakış açısı son derece çelişiktir. Eylemsizliği savunan Necla bir anda kadının aylığından kesmekten söz eder. Burada Ceylan, kanımca pasifist felsefe vurgusu yapmaktadır, Necla’nın yalnızca lafla peynir gemisi yürütmeye çalışan bir karakter olduğunu bu tutumuyla gözler önüne serer.

Nihal karakteri genç ama enerjisi eksik, hevesli ama kapana kısıldığına kendini inandırmış mutsuz bir kadındır. Aydın’la aralarında artık aşılması çok da mümkün olmayan duvarlar vardır. Birbirlerine hem çok yakın hem de hiç dokunamayacak kadar uzaktırlar. Bu algıyı verirken kullandığı çekim teknikleriyle Nuri Bilge Ceylan’a bir kez daha hayran olduğumu da belirtmek istiyorum. İkili arasındaki bu yakın-uzaklığı Rembrandtvari bir ışıkla ve genellikle aynadan ya da camdan yansıyan suretlerle kusursuz bir şekilde anlatır.

3 ana karakter de aslında derin bir uykudadır film boyunca. Anladığımız kadarıyla üçü de uykuda olduklarının farkında değildirler. Ama bir uyanış imgesi de yaratmayı bilmiştir Nuri Bilge Ceylan. Bu uyanış imgelerinin keşfini okurlara bırakacağım… Ama hepsi için filmin sonunda bir kardelen açtırmıştır Ceylan. Tazelik yaratan bir hava kaplar Kapadokya’nın karlı manzarasını.

“İsa ise Zeytin Dağı’na gitti. 2 Ertesi sabah erkenden yine tapınağa döndü. Bütün halk O’nun yanına geliyordu. O da oturup onlara öğretmeye başladı. Din bilginleri ve Ferisiler, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Kadını orta yere çıkararak İsa’ya, “Öğretmen, bu kadın tam zina ederken yakalandı” dediler. “Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?” Bunları İsa’yı denemek amacıyla söylüyorlardı; O’nu suçlayabilmek için bir neden arıyorlardı.

İsa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve, ‘İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!’ dedi.” (Yeni Ahit – Yuhanna 8)

Aydın’ı da Hamdi’yi de yerden yere vurmak özünde aynı kapıya çıkar. Günahsız olan buyursun er meydanına. Entelektüellik bir fildişi kuleden vaaz verme çılgınlığına dönüşürse, ki günümüz dünyasında ne yazık ki böyledir, bilgi itibarsızlaşır. Aydınlanmışlık ya da entelektüalizm bir adanmayı, kimliklerden arınmayı beraberinde getiremediği müddetçe birer sıfattan öteye geçemez. İmam Hamdi’yi horgören ve onunla doğrudan muhatabiyetten kaçınan sözde aydın zihniyetinin gelişmemişliği aslında bugünün Türkiye’sindeki entelektüalizm algısının da özetidir. Öte yandan Aydın’ın içinde bulunduğu çiğliği görmezden gelmek de aynı kapıya çıkar. Yargılamadan önce anlamak gerekir. Anlamadığımız hiçbir şeyi yargılama özgürlüğüne sahip değiliz. Ne Aydın ne Hamdi ne İsmail ne Nihal ne Necla… hiçbiri ne tam ak ne tam karadır. Ama hepsi kendi gerçeklerine öyle körü körüne bağlıdırlar ki bu gerçekleri benimsetmek ve kabul ettirmek uğruna o kış uykusunda debelenip dururlar. Oysa farklılıklar ve acziyetlerle anlamlanır hayatımız. Hiçbirimiz kusursuz değiliz. Kusursuz olmak için değil doğru muhakeme yapacak kadar şeffaf bir vicdana sahip olabilmek için çabalamak daha güzel olmaz mıydı…

“Entelektüeller şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet imtiyazlarını sorgulayan kişiler olmalıdırlar.” (Entelektüel – Edward Said)

Aydınlanma ve entelektüalizm dinamik bir süreçtir. Bu yanıyla varoluşsal bir tamamlık vadetmesi mümkün değildir. Bu aynı zamanda gerçekten asgari niteliklerle donanmış bir aydın ya da entelektüelin herhangi bir sıfat ya da ön tanımlamaya ihtiyaç duymaması gerçeğini de yaratır. Bilinçli bir benlikle tecrübe edilmemiş durumlar karşısında rahatlıkla ahkam kesme lüksüne sahip bireylerin aydınlanma ya da entelektüalizmle ilişkilendirilebilmesi ne kadar mümkündür? Başkalarının gerçekliğini fark etmeyi engelleyen kibir perdesi aradan kalkmadığı müddetçe kim aydın ya da entelektüel sıfatının hakkını verebilir?

“Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik; eğer kıyaslamak, yaşamak’tan ayrılmaz olsaydı, mevcudiyetimizin ufaklığının açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak kendi boyutlarına karşı körleşmektir.” (Çürümenin Kitabı – E. M. Cioran)

Yaşamak bir rüyadır, uyanmak bizi öldürür; der Virginia Woolf. Her uyanış bir ölüm ve yeniden doğum belki de. Kendi küllerimizin içinde bir uyanış, aslında bir varolma savaşı veriyoruz bize tanınan süre boyunca. Uyanmak ve uykuya dalmak bir varolma sorunudur. Kendi boyutlarımıza karşı körlüğümüzün tedavisi mümkün sanki… Yeter ki uyandığımızda baktığımız aynada cesur bir yüzleşme yapmayı bilelim… Aşık Veysel’in dizeleriyle: Aynı vardan var olmuşuz, sen gümüşsün ben sac mıyım…

Sağlık ve sanat dolu günler…

Okuyucuya not: Kış Uykusu filmi doğulu aydın zihniyeti hakkında fikir vermektedir. Avrupalı aydın ve Avrupalı aydının bir Avrupalı tarafından eleştirisi için Elias Canetti’nin Körleşme kitabı çarpıcı bir örnektir.